5 Eylül 2012 Çarşamba

islam



DİN

İMAN
Allah'a (cc) iman
-Allah zatı sıfatları
-Allah subuti sıfatları
-Allah ın isimleri
-Allah ın varlığına ve birliğine deliller

Meleklere iman
-Kaç melek vardır?
-Dört büyük melek ve vazifeleri
-Kabir melekleri

Kitaplara iman
-Allah tarafından indirilen kitaplar nelerdir?
-Sayfalar kimlere indirilmiştir?

Peygamberlere iman
-peygamberler kimdir?
-Peygamberlerin sıfatları nelerdir?
-Günah işlerler mi?
-Kur'an-ı kerim de isimleri geçen peygamberler
-peygamberlerin hayatları
-Peygamberimiz Hz Muhammed (s.a.v) hayatı

Ahiret Gününe iman
-öldükten sonra dirilmek nasıl olur?
-kabirde yaşam nasıldır?
-kabir ziyaret etmek farz mıdır?Kabristanlıkta nasıl davranılır?
-Cennet –Cehennem
Cenaze
-Cenaze nasıl kefenlenir?
-Cenaze namazı nasıl kılınır?


Kader ve kazaya iman
-Kader ve kaza nedir?
-İnsan eceliyle mi ölür?
-irade-i cüziyye nedir?
-irade-i külliye nedir?

Temizlenmek (WC )
-Tuvalette temizlenme nasıl olur?
-Tuvalete girerken ve cıkarken okunacak dua var mıdır? Varsa Nelerdir?

Gusül:
-Gusül nedir hangi sular ile gusl edebiliriz?
-Guslün farzları nelerdir?
-Guslün sünnetleri nelerdir?
-Sünnet olan gusül nedir?
-Nasıl gusül abdesti alırız?
-Guslü gerektiren şeyler nelerdir?
-Cünüp ve hayızlıya haram olan şeyler nelerdir?

Abdest
-Abdestin farzları nelerdir?
-Abdest nasıl alınır?
-Abdestin sünnetleri nelerdir?
-Abdesti bozan şeyler nelerdir?
-Abdestin mekruhları nelerdir?
-Abdestsiz yapılabilen ve yapılamayan şeyler nelerdir?
-Mestler üzerine mesh nedir?Nasıl yapılır?
-Meshi bozan şeyler nelerdir?



Teyemmüm
-Teyemmüm nedir?
-Teyemmümün farzları nelerdir?
-Teyemmüm nasıl alınır?
-Teyemmümü bozan şeyler nelerdir?

İSLAM

Kelime-i şehadet
-Kelime-i Şehadet anlamı nedir?
_Kelime-i tevhid nedir?
-Yabancıların müslüman olmaları nasıl olur?
-Hangi hallerde kelime-i şehadet getiririz?

Namaz
-Namazın farzları nelerdir?
-Namazın vacipleri nelerdir?
-Namazın sünnetleri nelerdir?
-Namazın mekruhları nelerdir?
-Namazı bozan şeyler nelerdir?
-Namaz nasıl kılınır?
-Namaz vakitleri nasıl bilinir?
-Namaz sureleri ve Namazda okunan dualar nelerdir?
-Ezan ve kâmet

Oruç
-Oruç nedir?
-Kaç türlü oruç vardır?
-İftar ve sahur duası nedir?
-Orucu bozan ve kaza gerektiren şeyler nelerdir?
-Orucu bozan ve keffaret gerektiren şeyler nelerdir?
-Orucu mekruh edenler nelerdir?
-Orucu bozmayan şeyler nelerdir?

Zekat
-Zekat nedir?
-Hangi malların zekatı verilir?
-Zekat kimlere verilir?
-Sadaka-i fıtır nedir?

Hac
-Haccın farzları nelerdir?
-Hac nasıl yapılır?
-Haccın vacipleri nelerdir?
-Umre nedir? Hangi aylarda umre yapılır?

Kurban
-Kurban nedir?
-Hangi hayvanlar kurban olur?
-Kurban nasıl kesilir?
-Kurban kesemeyenler ne yapar?
-Kurban namazı nasıl kılınır?


Mezhepler
-İtikatta Mezhep nedir?
-Amelde mezhepler kactır?
-Hanefi Mezhebi
-Şâfi Mezhebi
-Malîki Mezhebi
-Hambelî Mezhebi
-Bozuk Mezhepler
-İtikadımız nasıl olmalıdır

Kadınlara mahsus haller
-Hayız
-Nifas
-İstihaza

Cenaze
-Vefat edecek olan kimsenin yanında ne yapılır?
-Cenaze nasıl kefenlenir?
-Cenaze namazı nasıl kılınır?

Nikah
-Nikah nedir?
-Dini nikah nedir?
-Nikah duası nasıl yapılır?

DİN
Din Allahü Teâlâ’nın yarattıklarını doğru yola iletmeleri için koymuş olduğu hükümler topluluğudur.Allahü Teâlâ zaman zaman peygamberlere hükümler göndermiştir.Yahudilik,Hıristiyanlık müslümanlık gibi.İslam dini geldikten sonra diğer dinlerin hükümleri kalmamıştır.Allah indinde geçerli tek din İSLAMdır Din ve Şeriat aynı anlama gelir.Allah Korusun bir insan kahrolsun şeriat derse küfre girer.Bunun manası hâşâ "Kahrolsun Alah’ın koyduğu kanunlar" demektir.Kahrolsun din demektir. Bizleri Allah muhafaza etsin.
İMAN
Peygamber Efendimiz'i (sav), Allah (cc) tarafından getirdiği şeylerin tamamında dil ile söyleyip kalp ile tasdik etmektir.Bu hususları takrir etmek söylemek ve tasdik etmek itikadi meselerdendir.Bu hususların tamamına inanmak gerekir.. Bu şartlardan her hangi birine inanmayan veya herhangi birini inkar eden kabul etmeyen imandan çıkmış olur.Müslümanlıktan çıkmış olur.İman sahibi olmak için önce Kelime-i şehadet getrmek lâzımdır.Kelime-i şehadet şudur;
Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Abdühû ve rasûlühû
Manası:
Ben şehadet ederim (kabul ederim) ki Allah’tan başka ilâh (yaratıcı) yoktur ve yine şehâdet ederim (kabul ederim) ki Muhammed (S.A.V.) Allah’ın kulu ve rasûlüdür.
İmanın şartları altıdır.
1-Allâhü Teâlâya iman
2-Meleklere İman
3-Kitaplara İman
4-Peygamlerine iman
5-Ahiret gününe iman
6-Kader ve kazanın Allah’tan olduğuna iman’dır.
Bir insan bu şartları kabul etmekle iman etmiş olur.

آمَنْتُ بِاللهِ وَ مَلَئِكَتِهٍ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ اْليَوْمِ اْلآخِرِ. وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى وَ اْلبَعْثُ بَعْدَ اْلمَوْتِ حَقٌّ. اَشْهَدُ اَنْ لآ اِلَهَ اِلاَّ اَللهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وُ رَسُولُه ...

Âmentü billahi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusülihî ve'l yevmi'l-âhıri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihi mine'llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l mevti hakk Eşhedü en lâ İlâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü  ve rasûlüh


Allâhü Teâlâya İman
İmanın birinci şartı Allahü Teâlâya inanmaktır.Şöyle ki Allâhü Teâlâ vardır.Hakiki bir iman için Allahü Teâlânın varlığını en iyi şekilde anlamak ve O’na inanmak lazımdır.
Tüm alemleri yaratan Allah’tır.Alemleri,kainatı belli bir düzen içerisinde yaratan da Allah’tır.
Allâh birdir.Şeriki (ortağı) yoktur.Doğmamış ve doğurulmamıştır.Eş ve çocuktan münezzehtir. Allahü Teâlâ bir cisim değildir.Bir cisme ,mekana ve zamana da bağlı değildir.
Allâh (C.C) hiçbir şeye muhtaç değildir.Mutlak hüküm sahibidir.Her şey O’na muhtaçtır.Allâhü Teâlâ yukarıda ,aşağıda,sağda,solda önde ve arkada değil her yerdedir. O’na mekan bağlayamayız.
Allâh’ın zâtı hakkında düşünmek son derece sakıncalıdır.Ancak zâtının sıfatlarını düşünebiliriz. Allâh’ın zâtını insan aklı almaz.
Allahin zati sifatlari sunlardir:
1.Vucüd, (Var olmak)
2.Kidem (evveli olmamak)
3.Beka (Ahıri olmamak)
4.Vahdaniyet (Tek olmak)
5.Muhalefetün lil Havadis (Sonradan olanlara benzememek)
6. Kiyam Binefsihi. (varlığı kendinden olmak,başkasına muhtaç olmamak)
1- Vücud
Allah'in var olmasi demektir. O, ezeli ve ebedi olarak vardir. Yok olmasi asla düsünülemez. Allah vardır, varlığı başkasından değil, zâtının gereğidir, varlığı zorunludur. Vücûdun zıddı olan yokluk Allah hakkında düşünülemez.
2- Kidem
Allah'in varliginin bir baslangici yoktur. Yani o sonradan degildir. Hiçbir zaman düşünülemez ki, bu zamanda Allah henüz var olmamış olsun. Çünkü zaman denilen şeyi de O yaratmıştır. Ne kadar geriye gidersek gidelim O'nun var olmadığı bir zaman düşünülemez, bulunamaz. Allah sonradan meydana gelmiş değildir. Ezelî (kadîm)lir. Kıdem sıfatının zıddı olan sonradan olma (hudûs) Allah (C.C.) hakkında düşünülemez. Allah'tan başka hiç bir şeyin ezelî ve öncesi yoktur.Ondan başka her şey sonradan var edilmiştir.
"O (Allah) evvel (öncesiz, ezelî) ve ahirdir..." (el-Hadîd, 57/3).
3- Beka
Allah'in varliginin bir sonu yoktur. Her varligin bir sonu vardir, ancak Allah'in varligi sona ermez. Ezelî olanın ebedî olması da zorunludur. Bekanın zıddı olan sonu olmak (fenâ) Allah hakkında düşünülemez. Ne kadar ileriye gidilirse gidilsin, Allah'ın olmayacağı bir an düşünülemez. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın ezelî ve ebedî oluşu hakkında şöyle buyurulur: "O, ilktir, sondur..." (el-Hadîd 57/3), "...Allah'ın zâtından başka her şey yok olucudur..." (el-Kasas 28/88).
4- Vahdaniyet
Allah birdir. Her yönüyle benzersizdir. Esi ve ortagi, yahut bir benzeri yoktur. Onun zati sifatlari bir baskasi için sifat olamaz. Vahdâniyyetin zıddı olan birden fazla olmak (taaddüd), eşi ve ortağı bulunmak (şirk), Allah hakkında düşünülmesi imkânsız olan sıfatlardandır. İslâm'a göre Allah'tan başka ilâh, yaratıcı, tapılacak, sığınılacak, hüküm ve otorite sahibi bir başka ilah yoktur. İhlâs ve Kâfirûn sûreleri ile Kur'an'ın pek çok âyeti Allah'ın tek ve eşsizliğini ortaya koyarken, şirki reddeder (bk. el-Enbiyâ 21/22; el-İsrâ 17/42; ez-Zümer 39/4).
5- Muhalefetün lil Havadis
Allah, sonradan yaratiklarinin hiç birine benzemez. Allahü Teâla hiçbir şeye benzemez.Her sey sonradan yaratilmistir. Yani hadis'tir. Allah ise ezeli ve ebedidir. “Sonradan olan şeylere benzememek” demektir. Allah'tan başka her varlık sonradan olmuştur. Allah, sonradan olan şeylerin hiçbirisine hiçbir yönden benzemez. Allah, kendisi hakkında bizim hatıra getirdiklerimizin de ötesinde bir varlıktır. Bu sıfatın zıddı olan, sonradan olana benzemek ve denklik (müşâbehet ve mümâselet) Allah hakkında düşünülemez. Kur'an'da şöyle buyurulur: "...O'nun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur..." (eş-Şûrâ 42/11).


6- Kiyam Binefsihi
Allahu Teâlânin varligi kendindendir. Var olmak için baska bir varliga ihtiyaci yoktur. Bütün varliklar ona muhtaç, O hiç bir seye muhtaç degildir.. Allah kendiliğinden vardır. Var olmak için bir yaratıcıya, bir yere, bir zamana, bir sebebe muhtaç değildir. Başkasına muhtaç olmak, Allah hakkında düşünülemez.Varlığının devamı için hiçbir şeye muhtaç değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu sıfatla ilgili olarak şöyle buyurulur: "De ki: O Allah birdir. O, sameddir (başkasına ihtiyaç duymayandır)..." (el-İhlâs 112/1-2), "Ey insanlar, Allah'a muhtaç olan sizlersiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur" (el-Fâtır 35/15).



Allâh’ın Subuti Sıfatları
1.Hayat (Canlı olmak)
2.İlim (Bilmek)
3.Semi (İşitmek)
4.Basar (Görmek)
5.Kelam (Konuşmak)
6.kudret (Güçlü olmak)
7.İrâde (Dilemesi anında olmak)
8.Tekvin (Yaratmak)

1- Hayat
Allah diridir. Hayat sahibidir. Diger canlilara hayat veren de O'dur. Allahü Teâlânın hayat sahibi olması biz insanlar ve Allah'ın diğer yarattıkları gibi değildir.
2- Ilim
Allah her seyi bilir. Hiç bir sey ilminin disinda degildir. O, olmusu bildigi gibi olacagi da bilir. Bilgisinde artma, eksilme ve degişme olmaz. Sinirsiz ilim sahibidir.Kader Allah'ın ilim sıfatının neticesidir.Kalplerde gizlenen niyetleri bilir.
3- Kudret
Allah'in her şeye gücü yeter. Ondan daha kudretli hiç birşey yoktur. Istedigi her seyi yapar. Sonsuz kudret sahibidir.
4- Basar
Allah görür. Görmek için göze ve ışığa ihtiyaci yoktur.Bunlar zaten Allah için düşünülemez. Gecede, gündüzde her yerde ve her zaman, her şeyi görür. Gece ve gündüzün olmadığı her yerde yaratılmış ve yaratılacak her yerde herşeyi görür.
5- Semi‘
Allah (C.C.) işitir.. Işitmek için kulağa ve sese ihtiyaci yoktur. Bunlar zaten Allah için düşünülemez.Gizli ve açik her seyi, her yer ve her zamanda işitir.Allah'ın yaratmış olduğu ve yaratacağı her yerde her şeyi işitir.
6- Irade
Allah külli irade sahibidir.Sonsuz dileme sahibidir. Istedigini yapar. Bir seyin olmasini isterse ona sadece ol der. O da derhal oluverir. Hiç bir kimse Allah'in diledigi seyin önüne geçemez.
7- Kelam
Alah konusur. Konusmak için sese ve agiza ihtiyaci yoktur.Bunlar zaten Allah için düşünülemez. Kur'an, Tevrat, Incil, Zebur ve diger suhuflar Allah'in kelamidirlar.
8- Tekvin
Allah yaraticidir, var edicidir. O'ndan baska hiç bir kimse hiç bir seyi yaratmaya güç yetiremez. Ancak icat edebilir.Yâni yaratılmış olan bir şey daha sonra ortaya çıkarılabilir.
Kısaca;
Allahü Teâlâ Ezelidir.Zamandan berîdir(Zamandan ayrıdır). Evveli ve Ahiri yoktur.İnsan aklı ile Allah’ın varlığını düşünebilecek kapasitededir. Ama zâtını düşünebilecek akla sahip değildir. İmam Ebu Hanife Hazretleri şöyle demektedir: "Şayet Allah, peygamber göndermemiş olsaydı, yarattığı (insan) üzerine, onun varlığını akılla bilmek vacip olurdu."
Bir kimse Allâhü Teâlâ kadim ve ezeli değildir derse küfre girmiş olur(imanı gider).Veya herhangi bir sıfatını inkar ederse kafir olur.
Allâhü Teâlâ tüm yarattıklarının ne zaman nasıl davranacağını düşüncelerini ezeli ilmi ile bilir.
Allâhü Teâlâ bütün kemal (mükemmel) sıfatlar iledir.Noksan sıfatlardan ayrıdır. Allah Teâlâ'nın sıfatlarının hepsi ezelî ve ebedî sıfatlardır. O'nun sıfatlarının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah'ın sıfatları, yaratıkların sıfatlarına benzemez. Her ne kadar isimlendirmede bir benzerlik varsa da Allah'ın ilmi, iradesi, hayatı, kelâmı; bizim, ilim, irade, hayat ve kelâmımıza benzemez. Biz, Allah'ın zâtını ve mahiyetini bilemediğimiz ve kavrayamadığımız için O'nu isim ve sıfatlarıyla tanırız. Kur'ân-ı Kerîm "Onu gözler idrak edemez. Fakat O, gözleri idrak eder. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır" buyurarak, Allah'ın zâtını idrak etmenin, mahiyetini bilmenin imkânsız olduğunu açıklamıştır. Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: "Allah'ın yaratıkları hakkında düşününüz. Fakat Allah'ın zâtı hakkında düşünmeyiniz. Gerçekten siz buna hiç güç yetiremezsiniz"

ALLAH’IN İSİMLERİ
"En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır."
Allah : O'nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir
Rahman : Yarattığı bütün canlılara nimet veren demektir.
"Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor! Rahmân'dan başka tapılacak tanrılar emretmiş miyiz? "

ALLAHIN VARLIĞINA DELİLLER NELERDİR?
Allah’ın varlığına en büyük delil alemlerin varlığıve alemlerdeki nizam ve intizamın devam etmesidir.
Dünyamız 4.6 milyar yaşındadır ve Samanyolu Galaksisinde yer alır .Samanyolu galaksisi evrendeki yaklaşık 250 milyar galaksiden sadece bir tanesidir.Her galakside 100 milyarın üzerinde yıldız bulunmaktadır.Uzayda galaksilere ulaşilabilen uzaklık 13 milyar ışık yılıdır.
Işık yılı, ışığın bir yılda boşlukta aldığı mesafeye denir.1 ışık yılı = Işık hızı (km./sn.) x bir yıl (saniye cinsinden)
Bir ışık yılı (9,460.530 x 10¹² km.) eşittir.Yani 9,460.530.000.000.000.000 Km dir.
149.597.870,691 ± 0.030 km.; Dünya ile Güneş'in merkezleri arasındaki uzaklıktır.Güneş sistemi'ne en yakın yıldız, ortalama 4,22 ışık yılı uzaklıkta olan Proxima Centauri'dir.Bu sayıyı 4,22X9.460.530X10¹² böyle yazabiliriz.Birde 13.000.000.000x9.460.530x10¹² bu da ulaşılabilmiş en uzak galaksidir.
Şöyle de anlatılabilir. Ellerimizi çırpmak bir saniyemizi alır..
B
ir kez el çırptığımız anda ışık,dünyayı 7 kez dolaşmış olur Ay’ı geçip gitmiştir bile.
Alkışlamaya başladığımız anda göndereceğimiz ışığın Güneş’e ulaşması için,8 dakika alkışlamayadevam etmeliyiz.Bu ışığın en yakın yıldıza ulaşması için de hiç durmadan 4 yıl boyunca alkışımızı sürdürmemiz gerekir.En uzak galaksiyi ise izah etmek neredeyse imkansız olmaktadır.
Şu örneği de verebiliriz ;Dünyanın evrendeki yeri, dünyadaki tüm okyanuslar içinde bir damla misali gibidir belki daha azdır…
İşte evrenin bu kadar büyüklüğü ve hiçbir yıldızın ,gezegenin ,hatta galaksilerin kendi yörüngelerinden çıkmadan hem kendi etraflarında hem yıldızların hem de galaksilerin etrafında dönerek belli bir nizam içinde gitmeleri Allâh’ın varlığının ve birliğinin en büyük delili değil midir?
Bu zamana kadar gelmiş geçmiş ve şu anda hayatta olan toplamı yüz milyarları geçen insanın her birinin ayrı DNA ‘larının olması da Allah’ın varlığının ve birliğinin bir delili değil midir?
" ... Güneş'i ve Ay'ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır." (Nahl Suresi, 12)
"Güneş de, kendisini için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir.(Yasin Suresi, 38)
Tüm bu deliller Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlamaktadır.Şöyle özetleyecek olursak Dünya evrende dünyadaki tüm okyanuslar içinde bir damla gibidir.Bizde o damlayı yeryuzundeki karalar misal edersek bir insan bir kum tanesi bile değildir.İşte bu Allah’ın yüce kudretini ispat etmektedir.
MELEKLERE İMAN
İmanın ikinci şartı meleklere inanmaktır.Melekler, ruh gibi lâtîf, nûrânî, mahiyetleri ancak Allah katında malum, varlıkları bizim dünyamıza ait olmayan bir takım görevleri bulunan gözlerimizle göremediğimiz varlıklardır. Akıl ve nutukları olup; erkeklik  ve dişilik yoktur,yemeleri, içmeleri yoktur. Evlenmezler. Çeşitli şekillere girebilirler. Allah'ın emrine asla isyan etmezler.Daima Yüce Allah'ı tesbih ve zikrederler.
Kaç melek vardır?
Meleklerin sayısı ve her birinin hangi işlerle vazifeli oldukları bizce malûm değildir. Ancak bunlardan bir kısmı ve vazifeleri Kur'an-ı Kerîm'de ve Peygamberimizin hadislerinde bildirilmiştir.
Dört büyük melek ve vazifeleri nelerdir?
İnsanların ve cinlerin peygamberi olduğu gibi meleklerinde peygamberleri vardır Cebrâil, Azrail, İsrafil ve Mikâil A.S dört büyük melektir.
Cebrail A.S
Vazifesi, Allah'ın emir ve nehiylerini peygamberlerine bildirmektir. Bütün vahiy onun vasıtasıyla nazil olmuştur.
Azrail A.S.
Allah'ın emri ve izni ile canlıların, ölecekleri zaman canlarını almakla vazifelidir.
" Ey Muhammed de ki; size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz." (es-Secde, 32/11)
İsrafil A.S Kıyamette surun üfürülmesine memurdur. "(İsrâfil tarafından birinci sefer) Sûr'a üflenince Allah'ın dilediği (melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr'a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar." (ez-Zümer 39/68)
Mikail A.S Bir kısım hadiselerin rüzgarların yağmurların vs Allah’ın izni ile meydana gelmesine memurdur. "Her kim Allah'a ve meleklerine ve peygamberlerine ve Cibrîl'e ve Mikâil'e düşman olursa Allah da kâfirlere düşmandır" (el-Bakara 2/98).
Bunlar dışında bir kısım melekler de vardır. Kiramen Katibin ve Hafaza melekleri İnsanların sevap ve günahlarını yazar ve insanları korurlar.
Münker ve Nekir melekleri kabirde insana Allah’tan, dininden, Peygamberinden, imandan sorular sorar.
Hz. Aişe (r.ah) validemiz anlatıyor: Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: "Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah'la buluşmayı hoş görmezse Allah da onunla buluşmayı hoş görmez." Ben bunu duyunca: "Ey Allah'ın Rasülü! Bu bahsettiğiniz durum ölümü hoş görmemek midir? Halbuki bizim hiçbirimiz ölümden hoşlanmaz." diye sordum; Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Hayır durum o değil. Fakat mü'mine ölüm geldiğinde melekler tarafından kendisine Allah'ın rahmeti, rızası ve cenneti müjdelenir. İşte o zaman mümin Allah'a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever.
Ölen kafir ise ona Allah'ın azabı ve gazabı haber verilir. O zaman kafir Allah'a kavuşmayı hoş bulmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşnut olmaz."(Hadir muttefekun aleyhtir)
"Kulumun kitabını (ismini ve amelini) "illiyyin"e yazın ve sonra onu bedeninin olduğu yeryüzüne götürün." buyurur. Ruh bedenle kabirde buluşur. O anda iki melek gelir. Bunlara "Münker ve Nekir" melekleri denir. Melekler ölüyü kabrin içinde oturturlar ve ona:
"Rabbin kim?"diye sorarlar.
O: Rabbim Allah'tır."diye cevap verir.
Melekler:"Dinin nedir?" diye sorarlar.
O:"Dinim İslam'dır" diye cevap verir.
Melekler: "Size gönderilen şu kimse (Muhammed (s.a.v) kimdir, onun hakkında ne diyorsun?" diye sorarlar.
O:"O, Allah'ın peygamberidir." diye cevap verir.
Melekler:"Amelin nedir?" diye sorarlar.
O:"Allah'ın kitabını okudum, ona inandım, içindekileri tasdik ettim." diye cevap verir. Bunun üzerine, gökten bir münadi şöyle seslenir:
"Kulum doğru söyledi. Ona Cennet'ten güzel düşekler hazırlayan, rahat ettirin, kendisine Cennet elbiseleri giydirin. Onun için Cennet'e bakan bir kapı açın." denir. Hepsi yapılır, kendisine Cennetin güzel kokuları gelir. Sonra kabri gözünün görebildiği kadar genişletilir. O arada ölen kimsenin yanına güzel yüzlü birisi gelir, kendisine güzel müjdeler verir. Vefat eden kimse: "Sen kimsin? Yüzün hayır getiren bir yüz" der. O da:
"Ben senin güzel amelinim" diye cevap verir. Bunun üzerine vefat eden kimse:
"Ya Rabbi! kıyameti kopar da aileme ve malıma kavuşayım." der.
Kafir veya münafık bir kimse de dünyadan işi bitip ahi-rete yönelince kendisine siyah yüzlü ve ellerinde kalın çullar bulunan melekler gelir. Gözünün gördüğü kadar geniş bir alanı doldururlar. O arada ölüm meleği gelir, başında durup:
"Ey küfür ve isyanla kirlenmiş habis ruh! Allah'ın gazap ve azabına çık!" diye seslenir. Ruh cesetten ayrılır, zorla çıkar. Ölüm meleği ruhu eline alır. Bu arada diğer melekler çıkan ruhu ölüm meleğinin elinden kaparak getirdikleri kaim kirli çullara sararlar. Ondan, dünyadaki en kötü leşten beter bir koku çıkar. Melekler onu alıp yükselirler. Yanlarından geçtikleri melekler: "Kim bu pis kokulu" diye sorarlar. Onlar da onun dünyadaki en kötü ismini vererek: "Falan oğlu filandır" diye tanıtırlar. Dünya semasına gelirler, göğün kapısının açılmasını isterler, açılmaz" Hz. Rasulullah (s.a.v) burada şu ayeti okudular:
"Ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenen ve imana yanaşmayanlar var ya, onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe Cennet'e giremeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız."( A'raf, 40.) Efendimiz (s.a.v) bu ölünün halini anlatmaya şöyle devam etti:
"Yüce Allah meleklerine: "Onun kitabını yerin en alt tabakasındaki "Siccîn"e=Cehennem'liklerin isim ve amellerinin yazıldığı deftere yazın." emrini verir. Ruhu şiddetli bir şekilde atılır. Ruh bedenle kabirde buluşur. Yanına iki melek gelir, onu oturturlar. Kendisine:"Rabbin kimdir?" diye sorarlar.
O:"Ne! Ne! Bilmiyorum!" diye cevap verir.
Melekler:"Dinin nedir?" diye sorarlar.
O:"Ne! Ne! Bilmiyorum!" diye cevap verir.
Melekler:"(Hz. Muhammed'i (a.s) kasdederek): Şu size gönderilen şahıs hakkında ne diyorsun? diye sorarlar:
O:"Ha, ha! Bilmiyorum" diye cevap verir. Bu arada semadan bir münadi şöyle seslenir:
"Hep yalanladı. Ona ateşten bir döşek serin. Kendisi için Cehennem'e açılan bir kapı açın." denir. Hepsi yapılır, Açılan kapıdan kabrine Cehennemin sıcaklığı ve zehirli alevleri ulaşır. Kabir onu öyle bir sıkar ki, kaburga kemikleri biribirine geçer. Karşısına çirkin yüzlü pis kokulu birisi gelir ve: "Bu sana va'dedilen gündür; seni üzüntüden perişan edecek akıbeti bekle." der. Adam: "Sen de kimsin, bu ne uğursuz yüz" diye sorar. O çirkin suratlı kimse: "Ben senin çirkin, kötü amelinim." diye cevap verir. Adam: "Ya Rabbi! sakın kıyameti koparma, helak olurum." der.( Ahmed, Müsned, III, 3; IV, 287; Ebu Davud, No: 4753; Hakim, Müstedrek, l, 37-40; Acurri, eş-Şeriatu, No: 879.)
"Sonra melek onun başına elindeki tokmakla bir darbe vurur. Adam öyle bir sayha atar ki, onu insan ve cinlerden başka bütün canlılar işitir."( Buhari, Cenaiz, 51; Müslim, Cennet, bab: 17.)
KİTAPLARA İMAN
Kitaplara iman demek Allah tarafından peygamberlere indirilen kitaplar ile sahifelere (sayfalara) inanmak demektir.Allah tarafından indirilen kitap ve suhuflar 104 tür.
ALLAH TARAFINDAN İNDİRLEN KİTAPLAR NELERDİR?
Allah tarafından Cebrail A.S. vasıtasıyla peygamberlere indirilen kitaplar 4 (dört) tür.
Bunlar Zebur HZ Davut Aleyhisselâma
Tevrat   HZ.Musa Aleyhisselâma
İncil  HZ. İsa Aleyhisselâma
Kur’ân-ı Kerim Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa Aleyhisselâma indirilmiştir.
Kur’an-ı Kerim
Kur’an-ı Kerim Allah tarafından Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla peygamberimize indirilen Allah kelâmıdır. 610 yılı ramazan ayında nazil olmaya başladı. 22 sene, 2 ay, 22 günde inmiştir.114 sure, 6666 ayet,30 cüzden oluşmaktadır. Âyetlerin sayısının 6236dan az veya daha çok olduğu meselâ 6666 âyet olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir âyetin, birkaç küçük âyet sayılmasından veya birkaç kısa âyetin, bir büyük âyet, yâhud sûrelerin evvelindeki Besmelelerin bir veya ayrı ayrı âyet sayılmasından ileri gelmiştir.İlk suresi Fatiha suresi son suresi Nas Suresidir.En uzun sure Bakara en kısa sure Kevser suresidir. Kur’an’ı Kerim’in son inen ayeti Maide suresinin 3. Ayetidir. Kurân-ı kerîm, Peygamber efendimize bir defâda, toptan gelmeyip, lüzûmuna ve hâdiselere göre, âyet âyet, bâzan sûre sûre vahyolundu. Yirmi üç senede tamamlandı. Mekkede nâzil olan âyet-i kerîmelere Mekkî, Medînede nâzil olanlara da Medenî dendi. Diğer semâvî kitap ve suhuflar ise bir defada inmişlerdir. Son kutsal kitap olan Kuran-ı Kerim, nazil oluşuyla birlikte diğer ilahi kitapların hükmü kalkmış, sadece Kuran-ı Kerim´e bağlı olmamız gerek­tiği yine Kuran-ı Kerim´de bize bildirilmiştir.
Peygamber efendimiz kendisine gelen vahyi ezberler ve aslâ unutmazdı. Alâ sûresinin altıncı ayet-i kerîmesinde meâlen; “Sana (Cebrâilin öğreteceği üzere Kurânı) okuyacağız ve sen hiç unutmayacaksın.” buyrulmuştu. Resûlullah efendimiz, kendisine gelen vahyi Eshâb-ı kirâmına okur, onlar da ezberlerdi. Emrinde husûsî vahiy kâtipleri vardı. Gelen vahyi, vahiy kâtiplerine yazdırır, her âyet-i kerîmenin hangi sûreye yazılacağını bildirirdi. Kurân-ı kerîm âyetleri, Resûlullah efendimizin sağlığında; derilere, kemiklere, taş parçalarına, hurma kabuklarına yazılıp en emîn yerlerde hürmet ve îtinâ ile muhâfaza edildi.
Cebrâil aleyhisselâm her sene bir kere gelip, o âna kadar inmiş olan Kurân-ı kerîmi, Levh-i mahfuzdaki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhirete teşrif edeceği sene, iki kere gelip, tamâmını okudular. Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbdan çoğu, Kurân-ı kerîmi tamâmen ezberlemişti. Bâzıları da, bâzı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı.
Peygamber efendimizin vefâtından sonra, Hazret-i Ebû Bekrin hilâfeti devrinde mürtedlerle yapılan Yemâme Harbinde, yetmişten fazla kurra (hâfız) şehîd düştü. Bu durumdan Hazret-i Ömer endişe edip, Kurân-ı kerîmin toplanması için halîfe Hazret-i Ebû Bekir’e mürâcaat etti. Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir’in emriyle Zeyd bin Sâbit başkanlığında büyük bir heyet tarafından Kurân-ı kerîm sayfaları bir araya toplandı. Her sûrenin âyetleri, Peygamber efendimizin bildirdiği tertibe göre, bir araya getirildi. Hazret-i Ebû Bekir, bu heyete bütün Kurân-ı Kerîmi kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuz üç bin Sahâbî, bu mushafın her harfinin tam tamına yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler birbirinden ayrılmamıştı. Üçüncü halîfe Hazret-i Osman, hicretin yirmi beşinci senesinde sûreleri birbirinden ayırdı ve sıraya koydu. Altı mushaf daha yazdırıp;
Bahreyn, Şam, Bağdat, Yemen, Mekke ve Medîneye gönderildi. Bugün, dünyâda bulunan, bütün mushaflar, hep bu yedi mushaftan çoğaltılmış olup, aralarında bir nokta farkı bile yoktur..
Hazret-i Osman zamânında istinsah edilerek çoğaltılan mushaflarda hareke ve nokta yoktu.
Müslümanlar, nokta ve harekeye muhtaç olmadan bu mushafları kendi tabiî okuyuşlarına göre okudular. Hazret-i Osman devrinden, Emevî halîfesi Abdülmelik bin Mervân, (vefâtı 705/H.86) devrine kadar kırk küsûr sene okumaya devâm ettiler. Ne zaman ki Arap olmayan milletlerin Müslüman olmaları ve dillerinin de başka olması, Kurân-ı Kerîm’e nokta ve hareke konması ihtiyâcını hissettirdi. Haccâc bin Yûsuf 714 (H.95), Kurân-ı kerîmin yanlış okunmasını önleyecek işâretlerin bulunarak mushaflara konulması husûsunda tedbirler aldı. Kurân-ı Kerîm’e ilk harekeyi Ebül-Esved ed-Düelî; noktalama işâretlerini de, Yahyâ bin Yamer koydu. Kur’an-ı Kerim okumak sünnettir.Kur’an okunurken dinlemek farzdır.Kur’an-ı Kerim okumak çok sevaptır.Mealini ve tefsirlerini de okumalıyız.Bize verdiği mesajları öğrenmeliyiz.Kur’an okumasını bilmeyenler öğrenmeye çalışmalıdır.
Prof. Edward Monte; “Allahın birliğini en temiz, en yüksek, en kutsal ve inandırıcı ve başka hiçbir din kitabının üstün gelemeyeceği bir dil ile anlatan kitap, Kurân’dır.” demektedir.
Gaston Kar; “İslâm dîninin kaynağı olan Kurân’da cihan medeniyetinin dayandığı bütün temeller bulunmaktadır. O kadar ki, bugün bizim medeniyetimizin Kurân’ın bildirdiği temel kurallardan kurulduğunu kabûl etmemiz gerekir.” demektedir.
İngiliz Râhibi Beowerth-Simith, Muhammed ve Muhammede bağlı Olanlar adlı eserinde; “Kurân üslûb temizliği, ilim, felsefe ve hakîkat mûcizesidir” diyor.
Prof. Carlyle; “Kurân okundukça onun alelâde, gelişi güzel bir edebî eser olmadığını hemen hissedersiniz. Kurân, kalpten gelen ve başka kalplere hemen nüfûz eden bir eserdir. Diğer bütün eserler bu muazzam eser yanında çok sönük kalır. Kurân’ın göze çarpan ilk karekteri onun doğru ve mükemmel bir yol gösterici, dürüst bir rehber olmasıdır. İşte bence Kurân’ın en büyük meziyeti budur. Bu meziyet diğer bir çok meziyetlere de yol açmaktadır.” diyor
.
Eskimiş bulunan Kur'an-ı Kerim'i yakmamalı, temiz bir beze sarıp sonra gömmelidir. (Fetava-i Hindiye, c. 5, s. 323)
SUHUFLAR (SAHİFELER)
Allâhü Teâlâ insanları doğru yola çekmek ve emirlerini bildirmek için zaman zaman bazı peygamberlere sahifeler indirmiştir.Bunlar;
Adem Aleyhisselâma 10 Sayfa
Şit Aleyhisselâma 50 Sayfa
İdris Aleyhisselâma 30 sayfa
İbrahim Aleyhisselâma 10 Sayfa indirilmiştir.
Peygamberlere iman
-Peygamberler kimdir?Allah'ın emirlerini kullarına bildiren Allah C.C. vazifelendirdiği insanlardır.
-Peygamberlerin sıfatları nelerdir?
1.Emanet: Her Peygamber, emindir.Her hususta kendilerine emniyet olunurlar. Peygamberler emin kimselerdir, kendilerinde asla hainlik bulunmaz.

2- Sıdk:
Dinde ve diğer meselelerde sadık ve doğrudurlar. Yalandan uzaktırlar.

3- Tebliğ:
Peygamberler, Allahü teâlânın emir ve yasaklarının hepsini ümmetlerine bildirirler.

4- Adalet:
Adildirler. Zulümden uzaktırlar.

5- İsmet:
Büyük ve küçük günahtan uzaktırlar. Günah şeklindeki şeyler, ister Kur'an-ı kerimde olsun, ister sahih hadislerde olsun tevil edilip yakışan mana verilir. Peygamberlikleri bildirilmeden önce de, bildirildikten sonra da hiç günah işlemezler.Peygamberleri Allahü Teâlâ terbiye etmiştir. İnsanlardan, masum, günahsız olan, yalnız Peygamberlerdir.

6- Fetanet:
Bütün Peygamberler, diğer insanlardan daha akıllıdırlar.

7- Emn-ül azl:
Hiçbiri Peygamberlikten azl olmaz. (Feraid-ül fevaid)
-Günah işlerler mi?
Büyük ve küçük günahtan işlemekten beridirler.Ancak kendilerinden zelle sadır olur.Adem aleyhisselâmın zellesi,Musa Aleyhisselâmın zellesi gibi

-Kur'an-ı kerim de isimleri geçen peygamberler Kimlerdir?
Kur’an-ı Kerimde isimleri geçen peygamber 28 dir.Adem ,İdris,Nuh,Hud ,Salih,İbrahim,Lut,İshak,İsmail,Yakub,Yusuf,Eyyub,Şuayb,Musa,Harun,Davud,Süleyman,İlyas,Elyasa,Zülkifl,Yunus,Zekeriya,Yahya,İsa,Üzeyr,Lokman,Zülkarneyn ve Muhammed S.A.V. Efendilerimizdir. (Aleyhimüsselam) efendilerimizdir. Üzeyr,Lokman ve Zülkarneyn aleyhisselâmın evliya mı peygamber mi oldukları ihtilaflıdır.
-peygamberlerin hayatları
-Peygamberimiz Hz Muhammed (s.a.v) hayatı


Ahiret Gününe iman
-Öldükten sonra dirilmek nasıl olur?
-Kabirde yaşam nasıldır?
-Kabir ziyaret etmek farz mıdır?Kabristanlıkta nasıl davranılır?
-Cennet –Cehennem
Cennet de cehennem de şu anda mevcuttur. Ayet-i kerimelerde cennet ve cehennemden bahsedilirken hazırlandı denilmesi onların halen mevcut olduğunu gösteren delillerden biridir. Me'va adlı cennetin Sidretü'l-Münteha'nın yanında bulunduğu, Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle (Sure-i Necm ayet 15) sabittir. Hz. Nuh'un kavmi; suda boğulduğundan onların derhal cehenneme sokulduklarını haber veren Ayet-i Kerime (Sure-i Nuh 25) cehennemin varlığını ifade etmektedir.
Cenaze
-Cenaze nasıl kefenlenir?
Cenâze, kamis ile boynundan ayağına kadar, izar ile de başından ayağına kadar kefenlenir. Lifâfe ile de baştan ayağına kadar sarılıp dürülür ve iki ucu bağlanır.

Kefende, sol taraf sağ taraf üzerine dürülür. Cep ve yaka yapılmaz ve kenarları dikilmez.

Kadınlarda; baş örtüsü kamisin üzerine, lifâfenin altına gelecek şekilde örtülür
-Cenaze namazı nasıl kılınır?
Cenâze namazı, vefat eden din kardeşlerimiz hakkında duâ olmak üzere bir farz-ı kifâyedir.

Cenâze namazının kılınması için aranan şartlar şunlardır:

Ölenin müslüman olması. Müslüman olduğu bilinmeyen, bu hususta hâli gizli olan kimsenin cenâze namazı kılınmaz. Ölenin müslüman olduğuna muteber şâhid ve delil lâzımdır .
Ölünün yıkanarak temiz kefene sarılmış olması.
Ölünün, imam ve cemaatin önünde olması.
Ölünün tamamının veya bedeninin çoğunun mevcut olması. Eğer bedeninin çoğu gitmiş veya başsız olarak yarısı varsa namazı kılınmaz, yıkanmaz. Bir beze sarılarak gömülür.

Cenâze Namazının Kılınışı

Cenâze namazı dört tekbir ve kıyâmla edâ edilir. Bu namazda secde ve rükû yoktur.

İmam, ölünün göğsü hizasında durur. Cemâat da arkasında saf tutar. Cemâata ölünün erkek veya kadın olduğu duyurulur, ona göre niyet edilir. Yâni "Allâh için namaza, meyyit için duâya, er kişi (veya hâtun kişi) niyetine uydum hâzır olan imâma" diye kalben niyet edip imamın arkasından tekbir alınır. İlk tekbiri alırken eller kulak hizâsına kadar kaldırılıp göbek altında bağlanır, Sübhâneke, "ve celle senâüke" ile okunur.

Bundan sonra eller kaldırılmadan ikinci bir tekbir alınır. Bu tekbirleri imam âşikâr, cemâat ise gizli alır. "Allâhümme salli ve Allâhümme bârik..." okunur. Bundan sonra üçüncü tekbir alınır ve cenâze duâsı okunur.

Cenâze duâsını bilmeyenler burada "Allâhümme innâ nesteıynüke..." yi yâni kunut duâsını veya duâ niyeti ile Fâtiha-i şerîfeyi okurlar. Daha sonra dördüncü tekbir alınır, eller yan tarafa bırakılıp selâm verilir.

Üçüncü tekbirden sonra okunacak cenâze duâsı:
ٱَللّٰهُمَّ ٱغْفِرْ لِحَيِّنَا وَمَيِّتِنَا وَشَاهِدِنَا وَغَآئِبِنَا وَكَبِيرِنَا وَصَغِيرِنَا وَذَكَرِنَا وَاُنْثَانَا ٱَللّٰهُمَّ مَنْ اَحْيَيْتَهُ مِنَّا فَاَحْيِهِ عَلَى ٱْلاِسْلاَمِ وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّنَا عَلَى ٱْلاِيمَانِ وَخُصَّ هٰذَا ٱلْمَيِّتَ بِٱلرَّوْحِ وَٱلرَّاحَةِ وَٱلرَّحْمَةِ وَٱلْمَغْفِرَةِ وَٱلرِّضْوَانِ ٱَللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ مُحْسِنًا فَزِدْ فِى اِحْسَانِهِ وَاِنْ كَانَ مُسِيئًا وَتَجَاوَزْ عَنْهُ وَلَقِّهِ ٱْلاَمْنَ وَٱلْبُشْرٰى وَٱلْكَرَامَةَ وَٱلزُّلْفٰى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ ٱلرَّاحِمِينَ

"Allâhümmağfir lihayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve gâibinâ ve kebîrinâ ve sağîrinâ ve zekerinâ ve ünsânâ. Allâhümme men ahyeytehû minnâ feahyihî alel islâmi ve men teveffeytehû minnâ feteveffehû alel îmâni ve hussa hâzelmeyyite (*) birravhi verrâhati verrahmeti velmağfireti verrıdvân. Allâhümme in kâne muhsinen (**) fezid fî ihsânihî ve in kâne müsîen fetecâvez anhü ve lakkıhil' emne velbüşrâ velkerâmete vezzülfâ birahmetike yâ erhamerrâhimîn." (***)

(*) Kadın ise "hâzihil meyyite" denir.
(**) Kadın ise "in kânet muhsineten fezid fî ihsânihâ ve in kânet müsîeten fetecâvez anhâ ve lakkıhel'emne" denir.
(***) Mânâsı: Allâh'ım! Bizim dirilerimizi, ölülerimizi, hâzır ve gâib olanlarımızı, büyüklerimizi ve küçüklerimizi, erkeklerimizi ve kadınlarımızı afv ü mağfiret buyur. Yâ Rabb! Bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat. Bizden öldürdüklerini iman üzere öldür. Bilhassa bu ölüyü kolaylığa, rahatlığa, mağfirete, rızâna erdir. Yâ Rabb! Eğer bu ölü, muhsin ise ihsanını artır; ve eğer yaramaz bulunmuş ise affet. Kendisine emniyet, beşâret, kerâmet ve kurbaniyet nasib buyur, rahmetinle, ey erhamerrâhimîn."

Cenâze erkek çocuk ise, yukarıdaki duâ "alel îmâni" den itibaren şöyle okunur: "Allâhümmec'alhü lenâ feratan vec'alhü lenâ ecran ve zuhrâ. Allâhüm-mec'alhü lenâ şâfian ve müşeffean."

Cenâze kız çocuk ise, yukarıdaki cenâze duâsı "alel îmâni" den itibâren şöyle okunur: "Allâhümmec'alhâ lenâ feratan vec'alhâ lenâ ecran ve zuhrâ. Allâhümmec'alhâ lenâ şâfiaten ve müşeffeaten."

Mühim Hatırlatma

Bir çok kimseler, cenâze namazının dördüncü tekbirinde, ya hiç ellerini bırakmadan selâm vermekte veya sağ tarafa selâm verince sağ elini, sol tarafa selâm verince de sol elini yana bırakmaktadır.
Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştır. Doğrusu, dördüncü tekbiri aldıktan sonra her iki eli yana bırakıp selâm vermektir. Çünkü kendisinde sünnet olan bir zikrin bulunduğu kıyamlarda eller bağlanır. Sünnet olan bir zikrin kalmadığı kıyamlarda ise, eller bağlanmaz, yana salınır. (Dürer, 1/ 53)
Cenâze namazı içinde imam açıktan "Allâhü Ekber" diye tekbir aldıkça bazı kimseler kafalarını kaldırmaktadırlar. Bu da yanlış ve tehlikeli bir harekettir. Doğrusu, ne kafa ile ve ne de başka bir azâ ile namaz müddetince hiçbir harekette bulunmamaktır.
Cenâze namazı kılınıcak yer veya ayakkabı temiz değilse, ayakkabıyı çıkarıp üzerine basmalıdır.

Ölmüş bir kimsenin ruhu için yetmiş bin kelime-i tevhid hatmi yapmakta vefat eden için çok büyük faydalar vardır.Ancak kelime-i tevhid hatmini para ile yaptırılmamalıdır.

Kader ve kazaya iman
Bu konuda Mehmet Emre Ağabey der ki; ” Tedbirin alınması takdire aykırı bir iş değildir. Eğer bir husustaki takdir-i ilahi, Levh-i Mahfuz'da takdir ve tesbit edilmiş ise, onda değişiklik cari olamaz. Şayet Levh-i Mahv ü isbatda tesbit edilmiş ise, onda değişiklik olabilir. Bu değişiklik Cenab-ı Hak tarafından olur. Yoksa bizim tedbirimizden değil”
-Kader ve kaza nedir?


-İnsan eceliyle mi ölür?
-İrade-i cüziyye nedir?
-İrade-i külliye nedir?
-Rızık
Rızık Allahü Teâlânın Kullarına verdiği ve onlarında yediği şeylerdir.Bir kimse Allah’ın rızık vermediğini inkar ederse kâfir olur.Yüce Allah’tan başka yaratıcı olmadığına göre O’ndan başka rızık verende yoktur
"Eğer Allah bütün kullarına (müsavat üzere) bol rızık verseydi, yeryüzünde muhakkak ki taşkınlık ederler, azarlardı. Fakat O, ne miktar dilerse (rızkı o kadar) indirir. Şüphe yok ki O, kulların (ın her halin)den hakkıyla haberdardır, (her şeyi) kemaliyle görendir." Şüra suresi 27.

Temizlenmek (WC )
-Tuvalette temizlenme nasıl olur?
İstincâ, büyük abdest bozulduktan sonra pisliği gidermek işine denir. Karından çıkan pislik; idrar, dışkı, menî, mezî ve iki yoldan çı­kan kan gibi şeylerdir. Bunlardan istincâ yani temizlenmek sünnettir.
Yelden sonra temizlik sünnet değildir. Çünkü her ne kadar karından çı­karsa da pis değildir. İki yoldan başka yerden çıkan şeyin temizlenme­sine ise istincâ adı verilmez.
Kerpiç, kuru ağaç ve toprak gibi taşa benzeyen şeylerle istincâ sünnettir .Kaç defa yapılacağı hususu sünnet değildir, mendûbdur.
Vikâye'de, (bilâ adedin) yâni «adedsiz» sözünden sonra, (Yüdberu bil hacer'il evveli) «İlk taşı arkaya doğru çeker.» denmiştir. Bunun üzerine şöyle suâl vâ-rid olur : Bu söz kendinden öncesine bağlı değildir. Çünkü aded eğer nefy olunursa ve her ne kadar murâd adedin sünnet olduğunu nefy ise de, ondan sonra <biı hacer'*l evveli) yâni, «birinci taş ile» sözüyle aded zikri münasip değildir. Bundan dolayı musannif burada, «aded sünnet değildir,» demiştir. Bundan sonra, «bilâkis müs-tehabdir» sözüyle o sözden dönmüştür. Müstehab (veya mendûb) de­mek doğru olurdu.
Bundan sonra musannif, «Birinci taş ile idbâr olunur ve ikinci taş ile ikbâl olunur.» demiştir.
Idbâr : Dübür, yâni arka tarafına gitmektir. İkbâl: Öne doğru gitmektir.
Üçüncü taş "ile yaz günlerinde idbâr olunur. Birinci ve üçüncü ile ikbâl olunur. İkinci taş ile kış günlerinde idbâr olunur. Çünkü ikbâ-len ve idbâren silmekte temizlikde mübalağa (a'zamî riâyet) vardır.
Yaz günlerinde birinci taş ile idbâr olunur. Yâni taş arkaya doğru çekilir. Çünkü yaz gününde husyeler sarkar. Dışkı bulaşmasından sa­kınarak ikbâl olunmaz. Yâni öne doğru çekilmez. Ondan sonra ikbâl olunur. Ondan sonra temizlikde mübalağa için arkaya çekilir. Kış gün­lerinde böyle değildir. Yâni husye sarkmaz. Birinci taş ile Öne doğru çekilir (ikbâl olunur.) Çünkü birinci taş ile ikbâl, temizlemede eblağ.-dır (müessirdir). Ondan sonra arkaya doğru çekilir. Ondan sonra, iyi­ce temizlenmesi için" tekrar öne doğru çekilir.
Kadın, yaz ve kış, erkeğin yazın istincâsi (büyük pislikten taharet) gibi yapar. Yâni fercinin pisliğe bulaşmaması için, dâima birinci taş ile önden arkaya doğru çeker.
Eğer avret mahallini açmaksızın yıkamak mümkün ise, taş ile is-tincâdan sonra su ile yıkamak evlâdır. Önce (istincâ yapan), iki ellerini yıkar. Ondan sonra, eğer oruçlu değil ise, mahrecini (yâni pislik çıkan yeri) iyice açar (Zahîriyye'de de böyle geçer); eğer bir parmakla temiz­lemek mümkün ise, parmağının içi ile mahrecini yıkar. Veya çok muh-tâc ise, iki parmakla veya eğer yine ziyâde muhtâc ise üç parmakla yı­kar.
Erkek, istincânın başlangfcında, orta parmağını diğer parmakla­rından biraz yüksek tutar ve mahrecini yıkar. Ondan sonra, üç kere yıkadığı vakitte yüzük parmağını kaldırır. Ondan sonra serçe parma­ğım kaldırır. Ondan sonra şehâdet parmağını kaldırır, yâni yüksek tu­tar ve kalbine kanaat gelinceye kadar yıkar.
Kadın, yüzük parmağı ile orta parmağını beraberce kaldırır, ondan sonra erkeğin yaptığı gibi yapar. Çünkü kadın, erkek gibi bir parmağı ile başlasa, ihtimaldir ki, parmağı fercine gidip istemeden de olsa, iş-tahlanırsa üzerine gusl vâcib olur. Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir.
Ellerini (istinca yapan), ikinci defa yıkar. Dirhemden fazla pislik mahreci etrafına taşarsa, mahrecini temizleyinceye kadar yıkaması vâ-cib olur. Yıkamak (su ile) üç kereden fazla da olsa, muteber olan temiz yapmaktır, sayı değildir. Hattâ bir kerrede temiz olursa, yeter. Eğer temizlik üç kerrede olmazsa, üçden fazla yapılır.
İstincâ eden kimse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, Mahrecini (büyük pislik mahallini) önce yıkar. İmameyn'e göre, Mahrecini ikincide yıkar. Fetva, İmâm A'zam' (Rh.A.) ın görüşüne göredir, Kemik île istincâ yapmak mekruhtur. Çünkü bu cinlerin azığıdır. Nitekim bu husus hadîs-i şerîfde belirtilmiştir. İnsan için olan yiyecek ile de mekruhtur. Çünkü onda, şer'an hürmete lâyık olan malı tahkir vardır. Hayvan için olan yiyecek ile de mekruhtur. Meselâ ot gibi. Çünkü onda, zarûretsizce temiz bir yiyeceği pis etmek vardır. At, katır, eşek gibi hayvanların tersiyle istincâ da mekrûhdurÇünkü kendileri pistir, temizliğe aykırıdır. Sırça çanak, alçı, kiremit ve kömür ile de istincâ mekruhdur.' İnsanlar arasında değerli olan şeyle de istincâ mekrûhdur; İpekli kumaş parçası ve bunun benzeri gibi. Çünkü bu şeyler ile istîncâ yapmak haklarında yasak bulunmakla beraber ihtirama aykırıdır.
Hakkında yasak bulunduğu için sağ elle istincâ mekrûhdur. Ancak, sol elin kesilmiş olması veya sol elde yara olması gibi bir zaruretten dolayı mekruh değildir. Eğer zikredilen şeyler ile istincâ edilse, caiz olur. Çünkü istincâhın gayrında herhangi bir mânâdan dolayı yasak bulunması, bazıla'nnda meşrûiyyete aykırı olmaz.
Küçük abdest ve büyük abdest bozarken kıbleye karşı durmak, kıbleye arkasını dönmek mekruhdur. Fakat her halükârda değil, ancak avret yerinin açılmasıyla olursa, mekruh olur. Çünkü Resûlullah (S.A.V.) :
«Büyük abdest bozmaya hâzır olduğunuzda, Allah'ın kıblesine saygı gösterin, kıbleye önünüzü veya arkanızı dönmeyin. Ancak doğu veya batı taraflarına doğru durun.» buyurmuştur.
Bununla, El-Encâs'da zikredilen şu şeye işaret vardır: Şayet istikbâl ve istidbâr (yâni önü veya arkayı kıbleye dönmek) hades için olmayıp ancak hadesin giderilmesi için olursa, mekruh değildir.
Avret yeri açık halde, kıbleye önünü veya arkasını dönerek abdest bozmak, bina içinde 4e olsa mekruh olur. Çünkü delîl bina içinde olanı ayırmamıştır
Su üzerine veya insanların istirahat ettikleri gölgeliğe küçük abdest ve büyük abdest bozmak, mekruhdur. Yine yola ve meyve veren ağacın altına abdest bozmak ta mekruhdur. Meyve vermeyen ağaç için mahzur yoktur. Çünkü hadîs-i şerif ile yukarıda geçenlerin hepsi yasak edilmiştir. Yasağın sırrı açıktır.
Yine küçük ve büyük abdest bozarken konuşmak mekruhdur. Özürsüz, ayakta durup küçük su dökmek te mekruhtur.
Küçük abdest bozdukdan sonra, kalb, damlamanın kesilmesine dâir kanaat getirinceye kadar, yürümekle veya öksürmekle veya sol taraf üzere yatmakla istibrâ (idrarın- sonunu almak) vâcibdir.
Bir kavle göre; «Zekeri üç kere silmek ve çekmekle yetinilir.» Şurası bir gerçektir ki; insanların tabiatları ve âdetleri çeşitlidir. Bir kimsenin kalbi, kendinin temizlendiğine kanaat etse, o kimse için istincâ caiz olur. Çünkü herkes kendi hâlini daha iyi bilir.

-Tuvalete girerken ve cıkarken okunacak dua var mıdır? Varsa Nelerdir?
Tuvalete girerken “Allâhümme innî Euzü bike minel hubsi ve-l habâais”
Tuvaletten çıkarken “Elhamdülillezî ezhebe annil ezâ ve âfâni min zâlik”
Gusül:
-Gusül nedir hangi sular ile gusl edebiliriz?
Abdest ve gusül; deniz suyuyla, pınar, kuyu, yağmur ve eriyen kar suları ile ve güneşin sıcaklığı ile kasden ısıtılmış su ile câîz olur.Güneşte kasten ısıtılmamış su ile zaten yıkanılabilir.
Bu hususta, «Güneşte ısınan su ile abdest ve gusl mekruh olur» diyenler de vardır. Bunu söyleyen; İmâm Şafiî (Rh.A.) ve Ebu'I-Hasen et-Temîmî' (Rh.A.) dir.
Gusül ve Abdest için suyun mutlak su olması gerekir.Yani su özelliğini kaybetmemesi lazımdır.Durgun Su içinde ölen kara canlıları ile abdest ve gusül olmaz.Kaz,köpek,kedi vs.
Akar suların (nehir,ırmak,deniz)hepsinde istisnasız abdest ve gusül alınabilir.
Gusledilecek durgun su içine el vs dokundurmamak gerekir.Sıcaklığı kontrol edecek isek eğer bir tas ile kontrol etmeliyiz.
-Guslün farzları nelerdir?
Burada farz ile murâd, itikadı ve amelî farzı kapsayan şeydir. Ameli farz, fevt olmasıyle cevaz fevt olan şeydir.
Guslün farzı: Ağızı, burnu ve bütün bedeni yıkamaktır.Bütün bedeni yıkamaktan maksat Rattâ esah kavide, kulfe'nin içini, yâni sünnet derisinin içini de yıkamaktır.
Yine göbeği, kaşı, bıyığı ve sakalın hepsini yıkamak ta gerekir.
Yâni sakalın aralığına suyu eriştirmek vâcibdir. Nitekim sakalın diplerine ulaştırmak vacip olduğu gibi. Çünkü bunda sıkıntı ve güçlük yoktur.
Fercin dışını da yıkamak gerekir(arka avret mahalli). Hulâsa'da böyle zikredilmiştir.
Bunun açıklaması şöyledir; Yüce Allah' (CC.) in (Fetahharû «Tertemiz yıkanın.» emri, mübalağa sîgası ile bedenin zahirinde olan şeyin -her ne kadar bu bir bakımdan zikredilen şeyler gibi ise de- yıkanmasının vâcib olmasını gerektirir.
Göz gibi ve kapanmış delik gibi, yıkanmasında güçlük olan şeyin yıkanması farz değildir. Çünkü sıkıntı ve güçlük veren şey, Yüce Allah' (CC.) in, «(Allah) dinde sizin için bir güçlük kılmamıştır.» kavli şerifi ile hâriç bırakılmıştır.
Muhît'de zikredildi ki: Eğer küpenin deliğine su ulaşmayıp ancak güçlük ile girse ve yine küpeyi çıkardıktan sonra deliği, küpe ona güçlükle girecek şekilde kapanmış olsa, bunda sıkıntı ve güçlük olduğu için yıkanması farz olmaz.
Yine gözü yıkamadaki güçlük gibi, kadının saç örgüsünü çözüp ıslatmakda da güçlük vardır. Bunda, şayet örgü çözülmüş olursa, yıkanmasının vâcib olduğuna işaret vardır.
Güçlüğü gidermek için örgünün diplerini ıslatmak yeter. Fakat erkeğe; örgüsünü çözmesinde güçlük olmadığından, ihtiyaten yıkaması vâcib olur. Yıkamalıdır.

-Guslün sünnetleri nelerdir?
Guslün sünneti: Abdestin sünnetinde zikredilen; niyet, Besmele ve iki eli yıkamakla başlamaktır.
Yine guslün sünneti, ferci ve eğer bedende pislik varsa onu yıkamak; Suyu abdest uzuvlarının hepsine kullanmaktır. Ancak: ayakları kullanılmış su toplanan yerde ise, iki ayaklan müstesnadır. Bu ifâde bazılarının, «İki ayakları müstesna, bütün abdest uzuvları yıkanır» sözünden daha güzeldir. Çünkü abdest uzuvlarının hepsi yıkanmış değildir. Belki bazısı meshedilmiştir. Abdest almak (tevaddî) lafzında, namaz abdestinde olduğu gibi, gusülde de başına mesh ede­ceğine işaret vardır. Bu, zahir rivayettir.
Eğer gusleden kimsenin ayaklan kullanılmış su toplanan yerde ise yıkamaz. Eğer satıh üzerinde yâni yüksekçe bir yerde ise ayaklarını da yıkar.
Ondan sonra suyu dökmeyi üçerlemektir. Yâni her ne kadar pislik, giderilse de, döktüğü su bütün bedenini kaplayacak şekilde üçer kere dökmezse, gusl, mesnûn (yâni sünnet üzere) olmaz.
Esah kavilde, sağ omuzundan başlayarak, ondan sonra sol omuzuna, ondan sonra başına döküp üçerlemektir.
Musannifin «esah kavide» demesi, Mi'râc'ud-Dirâye'de; bazılarının sağ omuza üç kere döküp başlar, sonra başına, sonra sol omuzuna döker. Bazılarının da, başdan başlayıp üçerler, dediği sözden ayırdetmek içindir.
Bundan sonra bedenin geri kalanına su dökmektir. Sonra abdes-ti tamamlamak için ve kullanılmış sudan temizlemek için ayaklarını yıkar.
Yine guslün sünneti, bedeni ovmaktır. Çünkü sünnetten murâd, farzı yerinde kâmil (tam) kılmaktır. Bedeni ovmak ise, tamamlamaktır.
Gusülde bir uzvun yaşlığını diğer uzva nakl, su damladığı zaman :sahîh olur. Yukarıda açıklanan sebebden dolayı bu, abdestte sahîh olmamıştır.

-Sünnet olan gusül nedir?
Sahîh olan kavle göre, Cuma Namazı için gusl sünnettir. «Cuma günü için», denilen sahîh değildir.
Bayram için, Hac yolunda ihram için, ve Arefe için gusl sünnettir.

-Nasıl gusül abdesti alırız?
Öncelikle gusül için girgiğimiz banyoya sol ayak ile gireriz. Mümkünse avret mahallimizi örteriz .Vücudumuza bulaşmış bir pislik varsa temizleriz.Suyun vücudumuza ulaşmasını engel olanları gideririz.Namaz abdesti alırız. Ayaklarımız altında su birikiyor ise ayakları sonraya tehir ederiz. Yok birikmiyor ise ayaklarımızıda abdeste dahil ederiz.Bundan sonra “Niyet ettim Allahım senin rızan için gusletmeye “der niyet ederiz.Üç defa ağzımıza bol bol su veririz.Oruçlu iken daha ihtiyatlı davranır suyun boğazımıza kaçmasını önlemeliyiz.Üç defa burnumuza dolu dolu su veririz.Üç defa sağ omzumuza üç defa sol omzumuza su döker her defasında suyun değdiği tüm yerleri ovalarız.Üç defa başımızdan aşağı su dökeriz yine ovalarız.Kulak içi,göbek kıvrımı,yağlı olanlar için boğum kıvrımlarını ve vücudumuzun her tarafını yıkarız.Oruclu iken kulak içine bol su verilmemelidir.Suyun ulaşmadığı bir yer bırakmadan gusül abdestimizi tamamlarız.Gusül suyu ile bir yudum içebiliriz.Vücudumuzu yıkarken Euzu Besmele ve kelime-i şehadet getirmek iyi olur. Banyoda kuruladıktan sonra sağ ayak ile banyodan çıkarız.Banyodan sonra iki rekat namaz kılabiliriz.
-Guslü gerektiren şeyler nelerdir?
Her ne kadar meninin çıkması uykuda da olsa, yerinden şehvet ile ayrılmış olan meninin çıkmasıyle gusül farz olur. Şehvet ile denmesinin sebebi şudur : Eğer o ağır bir şey yüklenmek ve buna benzer bir şey sebebiyle meni (döl) çıkarsa gusül farz olmaz. İmâm Şafiî (Rh.A.) aksini kabul edip «Farz olur» demiştir.
Yerinden şehvet ile ayrılmış olan meni, her ne kadar, bedenin dışına şehvet ile çıkmamış olsa da gusül farz olur. Musannifin defk'ı yâni fışkırtmayı zikretmemesinin sebebi İmâm A'zâm (Rh.A.) ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, fışkırtma şart olmadığı içindir.
Yine gusül âdeminin (yâni insanın) uzvunu diğer bir insanın uzvuna girdirmesiyle (idhâliyle) farz olur. Âdemi kaydı, cinnî (yâni cin) nin idhâlinden ayırdetmek içindir. (Cinleri bu hükümden hariç kılmak içindir.)
Muhît'de şöyle zikredilmiştir : Şayet bir kadın; «Benimle beraber bir cin vardır ki bana gelir, kocam ile cinsî münasebette bulunduğum zaman bulduğum şeyi nefsimde bulurum» dese, guslün sebebi olan gir- > dirme veya ihtilâm bulunmadığı için, o kadına gusül vâcib olmaz.
Haşefeyi (sünnet yeri, kertik) veya haşefenin kesilen yerinden haşefe miktarını, diri olan insanın iki yolundan birine sokmakla gusül farz olur. Musannifin, insanın (âdeminin) iki yolu (sebîleyni) demesi, diğer hayvanlardan onu ayırmak içindir.

Her ne kadar meninin inzali olmasa da, âdemîden mükellef olan fail ve nıef'ûl üzerine girdirmekle gusül vâcib olur. Çünkü bunun benzerinde gâlib olan inzaldir. Şu halde ihtiyaten gusül vâcib olur.
Eğer uykudan uyanan kimse, menî veya mezî görürse yine gusül farz olur,
Mezî, ince bir suya derler ki, erkek, karısı ile oynaştığı zaman çıkar.
Her ne kadar, o uykudan uyanan kimse, ihtilâmı hatırlayamasa da, gusül farz olur. Çünkü zahir olan şudur ki; o gördüğü şey menidir. Ona hava isabet etmekle incelmiştir. Şayet ihtilâmı hatırlar ve lezzetini de hatırına getirir, fakat yaşlık görmezse, gusül farz olmaz. Çünkü o hatırlama, inzâlsiz uyanıklıkdaki (tefekkür) gibi uyurken tefekkürdür.
Zahîre'de zikredildi ki; şayet bir kimse uykudan uyanıp uyluğunda veya döşeğinde yaşlık bulsa, eğer ihtiiâmı hatırlarsa ve o yaşlığın menî veya mezî olduğunu kesinlikle bilirse, gusül vâcib olur. Eğer o yaşlığın vedî olduğuna kesin bilgi hâs i ederse, gun\ vâcib olmaz. Eğer ihtiiâmı hatırlamayıp o yaşlığın vedî olduğunu kesinlikle bilirse, gusl vâcib olmaz. Bu durumda, o yaşlığın menî olduğunu kesin olarak bilirse, gusl vâcib olur. Eğer, o yaşlığın menî veya vedî olduğunda şüphe ederse, yine böylece İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, gusl vâcib olur. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.); «İhtiiâmı hatırlamadıkça vâcib olmaz. Çünkü aslolan zimmetini berî etmektir. Zimmeti berî etmek de ancak yakın ile vâcib olur» demiştir. Kıyâs da budur.
İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed (Rh.A.) meseleyi ihtiyatla almışlardır. Çünkü uyuyan kimse gafildir. Menî ise bazan hava ile incelip mezî gibi olur. Şu halde ihtiyaten o kimseye gusl vâcib olur.
Keza, erkekde zikredilen ahkâm ne îse, kadın dahî esah kavide, erkek gibidir. «Esah kavi» denmesi, söylenen şu sözden ayırdetmektir: Şayet kadın ihtilâm olup ondan, menî çıkmaz da inzalin lezzetini bulur ise, o kadına gusl vâcib olur. Çünkü kadının suyu, sadrıdan (göğüs bölgesi) rahmine iner. Erkek bunun tersi olup gusl hakkında meninin görünmesi şarttır. Zeylaî' (Rh.A.) de böyle söylemiştir.

Gusl, hayzın ve nifâsın kanı kesildiği vakitte farzdır. Mezî ve vedînin çıkmasıyle farz olmamıştır. Vedy : Dâl-ı mühmelenin sukûniyle sidiğin ardından çıkan galîz (koyu) sudur.
Hukne yâni makattan ilâç şırıngası, dübüre parmak, taş ve ağaçtan parmak gibi bir şeyin sokulmasıyle de gusl vâcib olmaz.

Ölüyü yıkamak, diri olan kimseye, kifâye yoluyla vücûben lâzım olur. Hattâ bazı kimseler ölüyü yıkasa, hepsinden vücûb düşer. Eğer bazısı yıkamazsa, hiçbirinden vucûb düşmeyip hepsi günahkâr olur

-Cünüp ve hayızlıya haram olan şeyler nelerdir?
Mescide girmek, içinden geçmek için de olsa, cünub olan kimseye haramdır. İmâm Şâfü (Rh.A.) bunu benimsememiştir.
Cünub olarak mescide girmek, Resûlüllah' (S.A.V.) in,
«Şüphesiz ben, hayızlı ve Cünub için mescide girmeyi helâl görmem.» buyurmasından dolayı haram olmuştur.
Cünub veya hayızlı kimsenin, Kâ'be'yi tavaf etmesi de haramdır.
Çünkü tavaf mescidde olmaktadır. Vukuf, Haccın rükünlerinin en kuvvetlisi iken, cünüb için caiz olunca, tavafın da cünub kimse için en uygun yol olarak caiz olması anlaşılmasın diye, Musannif, cünub ve hayızlmm mescide girmesi haramdır, dedikden sonra tavafı zikre ihtiyâç duymuştur.
Cünub ve hayızlının Kur'ân okuması haramdır. Kur'ân okumanın miktarında ihtilâf edilmiştir. Bu hususta, «Bir âyet miktarı okumak haramdır» ve «Bir âyetten eksik okusa da haramdır» diyenler vardır.
Kur'ân okumak kâsdıyle okursa haramdır. Fakat cünubun zikr ve sena kâsdıyle okuması, meselâ,(Bismillâhirrahmanirrahim; Elhamdülillah! rabbil âlemin) demesi ve Kur'ân'ı harf harf ta'lîm etmesi gibi ki, bu surette ittifâkan mahzur yoktur.
İçinde Kur'ân olan levha ve evrak gibi şeyleri elle tutmak ve taşımak ta harâmdîr. Cünub ve hayızlının, duaları okumasında, dua yazılı levhaları Kuran dan ayet bulunanlar hariç elle tutmasında ve taşımasında, Yüce Allah' (C.C.) ın adını anmasında ve tesbihde, ellerini ve ağzını yıkadıktan sonra yiyip içmesinde mahzur yoktur. Uyurken duaları okumasında da mahzur yoktur.
Cünub olan kimsenin, gusl etmezden önce karısıyle tekrar cinsî münâsebette bulunmasında mahzur yoktur. Ancak eğer ihtilâm olmuş ise bu surette, yıkanmazdan (yâni guslden) Önce karısıyle cinsî münâsebette bulunması caiz değildir. Cünubun, Kur'ân'ı yazması da mekruhtur
Cünubun, Tevrâti, Zebûru ve İncili okuması da mekruhdur. Kunut duasını okuması mekruh değildir. Çünkü o diğer dualar gibidir. Yukarıda geçtiği üzere, cünubun, Kur'ân'ı yen (yâni kol ağızı) ile tutması mekruh değildir.
Mushafı, çocuklara vermek mekruh değildir. Çünkü çocukların abdest ile tekliflerinde güçlük vardır. Bulûğ çağına kadar ertelenmesinde ise Kur'ân'm hıfzını azaltmak vardır. Şu halde zaruretten dolayı çocuklara Kur'ân'ı vermeye izin verilmiştir.Cünüp bir kimse gusletmeye vakit bulamayacak kadar az bir zamanda sahura kalkmış ise namaz abdesti alır sahurunu yapar ve gusleder. Cünüp bir kimse, ağzını yıkamadıkça bir şey yiyip içmemelidir. Zira bunda kerahet vardır. Cünüp iken zikir, tesbih ve Peygamber'e (sav) salevat-ı şerife okumak caiz olur" (H.Ec. 1/5 Ali Efendiden). Cünüp iken bir kadın göğsünü yıkayarak çocuğunu emzirebilir.
Cünüp iken tırnak kesmek mekruhtur. Bu kirden vücudunu arıtmadan tırnak kesmemelidir. (Feteva-i Hindiye, c. 5, s. 358) Cünüp iken kasık kıllarının temizlenmek mekruhtur. (Çirkindir )Önce yıkanmalı, daha sonra tıraş olmalıdır…

Abdest
-Abdestin farzları nelerdir?
1- Abdestte yüzü bir defa yıkamak farzdır. Yüz, saç bitiminden çene altına, yan taraflardan da kulak yumuşaklarına kadar olan kısımdır.
Bıyık ve kaşın altlarına suyu ulaştırmak vâcib değildir. İmâm Şafiî (Rh.A.), vâcib olur, demiştir. Yüz yıkanırken sakal sık ise üstünü yıkamak yeterlidir.Sakal seyrek ise altına su geçirilmelidir.
2- Yine abdestin farzı, iki elleri kollarıyla beraber dirsekler dahil yıkamaktır. Dirsek (mirfâk) : Pazu ile kolun kemiklerinin kavuştuğu yerdir.
3- Yine abdestin farzı, iki ayakları topukları ile beraber yıkamaktır. Topuk (kâ'b) : Ayağın iki tarafından incik kemiğine bitişen yüksek kemiktir.
Yüzük halkasının altındaki yere suyun ulaşması için, sıkı olan yüzük, parmaklardan çıkarılır veya hareket ettirilir.
4 - Yine abdestin farzı, yeni su başın dörtte birini bir kere mesh etmektir.
Veya İmâm A'zam' (Rh.A.) dan Hişâm' (Rh.A.) m rivayetinde, el parmaklarının üçü miktarı mesh etmektir.
Başı tıraş etmekle mesh iade edilmez. Nitekim abdestten sonra kaşı tıraş etmekle ve bıyığı kırkmakla ve tırnak kesmekle de tekrar yıkamak gerekmediği gibi.

-Abdest nasıl alınır?
  1. Mümkünse kıbleye dönülür, yüksek bir yere oturulur, Eûzü ve Besmele çekilir.
  2. Eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Parmaklar birbiri arasına geçirilerek hilâllenir. Parmaktaki yüzük oynatılarak altına su ulaştırılır.
  3. Besmele çekilerek ağıza su alınır.
    Varsa misvak kullanıp, yoksa baş ve şehâdet parmağıyla dişler ovalanır. Ağız üç defa çalkalanır.
  4. Besmele çekilir, burna su verilir. Oruçlu değilse su burnun yumuşağına kadar çekilip, sol elle burun temizlenir. Bu iş iki kere daha yapılır.
  5. Abdeste kalb ile niyet edilip, Besmele çekerek avuca su alınıp yüz saç bitiminden çene altına, yan taraflardan da kulak yumuşaklarına kadar yıkanır. Kaşların altı ıslatılır. Bu iş iki kere daha yapılır. Her yıkamada yüz ovalanır.
  6. Besmele çekerek sağ kol dirsekle beraber ovalanarak yıkanır. Bu iş iki kere daha yapılır. Sağ kolda olduğu gibi, sol kol da üç kere yıkanır.
  7. Besmele çekerek sağ elle başın dörtte biri mesh edilir. Sonra şehâdet parmaklarıyla sağ ve sol kulaklar, başparmakla da kulağın arkası meshedilir. Elin baş ve işâret parmakları hariç, diğer üç parmaklar ile de boyun meshedilir.
    Başın tamamını mesh sünnettir. Buna kaplama mesh denir.
    Kaplama mesh şöyle yapılır:
    Evvelâ, iki el ıslatılır, baş ve işaret parmakları ayrı tutulup üç bitişik ince parmaklar birbirine yapıştırılır. İç tarafları başın önünde saçların başlangıcına konulur. Baş ve şehâdet parmakları ve avuç içi havada olup, başa dokundurulmaz. İki el geriye doğru çekilerek meshedilir. Avuçların içi ile başın yan tarafı, arkadan öne doğru çekerek meshedilir. Sonra işaret parmakları ile kulakların içi meshedilir. Başparmaklar da kulak arkasına konulup, kulak arkaları yukarıdan aşağıya meshedilir. Diğer üç parmakların dış yüzleri ile de ense meshedilir. Boğaz meshedilmez.
  8. Besmele ile sağ ayağın ucundan yıkamaya başlanır. Ve ayak parmakları sol elin küçük parmağı ile hilâllenir. Hilâllemeye sağ ayakta küçük parmaktan, sol ayakta ise baş parmaktan başlanır ve alttan üste doğru çekilerek yapılır. Sağ ayak gibi sol ayak da, besmele ile yıkanır.
-Abdestin sünnetleri nelerdir?
Abdestin sünneti; nevîlerinin farklılığı ile beraber yapılması hâlin­de mükâfatlandırılan ve terki hâlinde kınanılan şeydir. Müstehâb ise, yapılması hâlinde mükâfatlandırılıp terki hâlinde kınanılmayan şey­dir.
1- Niyetle başlamaktır. Yâni abdeste kalb ile kasd (niyyet) et­mektir. Veya abdestin başlangıcında, hadesin giderilmesine ve emre sa­rılmasına kasd etmektir.
2- Abdestten önce Besmele çekmektir.
3- Abdest alan kimsenin, gerek uykudan uyanmış olsun, gerek­se olmasın, iki elleri bileklere kadar yıkamakla başlamasıdır. Bu iki eli yıkamak, iki dirsekler ile beraber olursa farz yerine gelmiş olup iadesi lâzım gelmez.
4- Misvâk kullanmak
Misvak sağ elle kullanılır. Çünkü tevarüs yoluyla bize nakledi­len, sağ elle kullanmaktır. Abdest alan, misvakı dilediği gibi yâni, ya üst, ya alt dişlerinden ya sağ tarafından veya sol tarafından başlayıp boyuna veya enine, veya hem boyuna hem enine dilediği gibi kullanır. Misvak bulunmadığı vakitte, parmaklarla oğar. Bunun hük­mü misvâkda geçen hüküm gibidir.
5 - Ağzı yıkamaktır. Yâni suyu ağzının tamamına ulaştırmaktır.
6- Burnu yıkamaktır. Yâni suyu burnun yumuşak yerine ulaş­tırmaktır. Kullanılmamış sular ile yıkamaktır. Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir.
7- Ağzı ve burnu yıkamada mübalağa etmektir. Ağzı yıkamakta mübalağa, suyu boğazın başlangıcına kadar ulaştırmaktır. Burnu yıkamakta mübalağa ise, burnun yumuşak yerine suyun geçmesidir. Ancak, eğer abdest alan oruçlu olursa, orucu bozulmak ihtimâli olduğu için mübalağa yapmaz.
8- Sakalı hilâllamakdır. Bu sakalı hilâllama (tahlil), sakal ile be­raber yüzü üç kere yıkadıktan sonra, elin parmaklarını sakalın altın­dan üstüne doğru sokmaktır.
9- Parmaklan hilâllamakdır. Yâni iki elinin ve iki ayağının parmaklarını üçer kere yıkadıktan sonra hilâllamakdır. İki ellerde hi-lâllamanın keyfiyeti, ikisinin parmaklannı birbirine kenetlemektir. İki ayakta hilâllamanın (tahlilin) keyfiyeti; sol elinin küçük parmağı ile sağ ayağının altından ve küçük parmağından başlayıp sıra ile sol aya­ğının küçük parmağında hilâllemeyi bitirmektir.
10- Abdest uzuvlarını üçer defa yıkamaktır.
11- Başının hepsini bir kere mesh etmektir. Bunun yapılışı şöy­ledir : İki elinin ayalarını ve parmaklarım başın önü üzerine koyup, başın tamamını kaplayacak şekilde kafasına (ense) varıncaya kadar çekmektir. Sonra iki kulakları, kullanılmamış su ile mesh etmektir. Çünkü başı bir tek su ile kaplamak, ancak bu yol ile olur.
12- İki kulakların iç taraflarım baştan artan su ile şehâdet par­maklan dışarılarını da baş parmaklan ile mesh etmektir.
13- Abdest âyetinde belirtilen tertibe riâyet etmektir.
14- İlk yı­kanan uzuv , abdest tamamlanmadan önce kurumamalıdır.

-Abdesti bozan ve bozmayan şeyler nelerdir?
1- Abdestli olan kimseden pislik (neces) çıkması abdesti bozar.Önden ve arkadan çıkan şeyler,kan irin gibi vücuttan çıkan pislikler abdesti bozar.
.
2- Pisliğin, abdestte veya guslde kendisine temizleme hükmü Iâ-hık (dahil) olan yere çıkmasıdır. Pislik çıkması sözü, iki yoldan (yâni önden ve arkadan) ve bu ikisinden başka yerden pisliğin çıkmasını kap­sar.
«Pisliğin çıkması» sözü, şundan ayırdetmedir: Şayet abdestliye bir iğne batsa ve kan yaranın başı üzerine yükselip fakat akmasa, abdesti bozmaz. Çünkü o, dökülüp akıtılmamış olduğu için pis değildir. Sadru'ş-Şerîa'
a - Sidik zekerin kamışına, ulaşsa da meydana çıkmasa abdesti bozmaz.
b- Yine ,abdestlinin gözünde kabarcık, yâni çıban olsa ve kanı gözünün diğer tarafına ulaşsa abdesti bozmaz. Yine kan burnun yu­muşağından yukarısına aksa, abdesti bozmaz. Ama burunun yumu­şak yerine aksa abdesti bozucudur. Çünkü istinşâk (burna su çekmek) cenabette farzdır.
3- Yelin veya kurdun veya küçük taşın arkadan çıkması abdes­ti bozar.
4 - Yelin önden ve zekerden çıkanı abdesti bozmaz. Çünkü o pis­liğin yerinden çıkmaz.
5- Yaradan çıkan kurd abdesti bozmaz. Çünkü yaradan çıkan kurdun üzerinde olan pislik az bir şeydir. Bu ise, ön ve arka yollardan başkasında hades değildir.
6 - Yaradan düşen et parçası da abdesti bozmaz.
7- Ağız dolusu kusmak abdesti bozucudur
8 - Erkeğin, kendi zekerine ve kadına dokunması abdesti bozmaz. Çün­kü zekere dokunmak (mess) ve kadına dokunmak, bize göre, abdesti bo­zucu değildir. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, abdesti bozucudur.
9- Abdestlinin bedeninde bir kabarcık deşilip su veya suya ben­zer san su veya kan aksa, onun abdesti bozulur.
10- Abdestlinin kulağından irin çıksa, eğer ağrı ile çıktıysa onun abdesti bozulur. Çünkü yaradan çıkmıştır. Eğer ağrısız çıktıysa bozul­maz
11- Balgam çıkarmak abdesti bozmaz.
12- Abdestlinin bedeninde bir kabarcık deşilip su veya suya ben­zer san su veya kan aksa, onun abdesti bozulur.
13- Abdestlinin şuur gücünü yok eden uyku da zikredilenler gibi, abdesti bozar. Bu uyku, oturağı yerden ayrılmış şekilde uyumaktır. Bu da yanı üstüne yatıp uyumak yâni iki yanının birini yer üzerine ko­yarak uyumak veya iki oturağı (kaba eti)nm birisi üzere uyumak, ve­ya kafası üzere yattığı halde uyumak, veya yüzü üzere kapanıp uyu­maktır.
Şüphesiz şuur gücü yok olduğu zaman âdeten, uyuyan kimse ken­disinden çıkan bir şeyin farkına varmaz.
Ayakta veya oturma hâlinde ya da rükû veya secde hâlinde karnını iki uyluğundan kaldırıp, pazularını iki yanlarından uzaklaştırıp uyu­şa, bu şekillerde olan uyku, eğer şuur gücü gitmezse, mutlaka abdes­ti bozmaz. İmâm Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir.

14- Bayılmak.ve yürümede sallantı meydana getiren sarhoşluk abdesti bozar.
15- Delirmek de abdesti bozar.
Bayılmak ve sarhoşluğun abdesti bozucu olmalarına sebeb, bunlar ile şuur gücünün yok olmasıdır.
16- Namazda kahkaha ile gülmek .
Kendisinin işiteceği kadar gülerse namazı bozulur,abdesti bozmaz.
Tebessüm (gülümsemek) ikisini de bozmaz.
17- Abdestlinin kulağından irin çıksa, eğer ağrı ile çıktıysa onun abdesti bozulur. Çünkü yaradan çıkmıştır. Eğer ağrısız çıktıysa bozul­maz.
18-Özürlü kimsenin (küçük abdestini tutamayanın) çamaşırına bulaşan ve özürden neş'et eden pis mayiler, özür devam ettiği müddetçe, namazın sıhhatine engel olmaz. Bu sebeple her namazda kilotu çıkarmak gerekmez. (Büyük İslam İlmihali, Ta-haretle ilgili kısım, madde 102)
-Abdestin Mekruhları nelerdir?
Sağ el ile sümkürmek,
Abdest âzâlarından birini üç defadan fazla veya eksik yıkamak,
Suyu yüzüne çarpmak ,
Güneşte ısınmış su ile abdest almak.
Suyu çok az kullanmak veya israf etmek,
Abdest alırken konuşmak,
Sünnetlerini terk etmek,

-Abdestsiz yapılabilen ve yapılamayan şeyler nelerdir?
1- Baliğ olup abdestsiz olan kimsenin, her ne kadar yazısız olan beyazı da olsa, Mushaf-i Şerifi elle tutması caiz olmaz. Ancak kılıfı ile tu­tarsa, kılıf Mushafa bitişik de olsa caiz olur. «Kılıfı ayrı olursa caiz olur.» diyenler de vardır. Çanta ve çantanın benzeri gibi.
2- Mushaf-ı Şerifi,üzerindeki elbise veya elbisenin kolu ile tutmak tahrimen mek­ruhtur.
3 - Şer'i kitapları, abdestsiz olan kimsenin eliyle tutmasına (veya dokunmasına) izin verilmiştir. Ancak tefsir kitaplarım tutma­sına izin verilmemiştir.
4- Abdestî olmayan kimsenin herhangi bir mescide girmesi ve Kâ'be'yi tavaf etmesi de mekruhdur.
5- Cünüp ve hayızlı olan biri Kuran-ı Kerim dinleyebilir. Bunlara yasak olan, Kur'an-ı Kerim'den bir bütün ayet okumaktır.
-Mestler üzerine mesh nedir?Nasıl yapılır?
Mest üzerine mesh etmek, sünnet-i meşhûre ile caizdir.
Bu, sünnet-i meşhûre ile sabit olup Allah' (C.C:) in kitabında açıklan­mayan bir tatbikattır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in mucibi (hüküm), iki ayakları yıkamaktır.
Mest üzerine meshi caiz görmeyen kimse, mübtedi' (bid'atcı) olur. Fakat onu caiz görüp azimet (kasd) yolunu tutarak mesh eylemese sevâb kazanır.
Cünüp olan kimse mest üzerine mesh yapamaz mestlerini cıkarır ve tam bir temizlik yapar.Cünüp iken sargı üzerinde meshte mesh edebilir.
-Meshi bozan şeyler nelerdir?
Abdesti bozan şeylerin tamamı, meshi de bozar. Çünkü mesh abdestin parça­sıdır.
Mestin ayaktan çıkması da meshi bozar. Çünkü pisliğin ayağa si­rayetini önleyen engel ortadan "kalkmıştır. O halde mestin bir ayaktan çıktıkdan sonra diğerinin çıkarılması vâcib olur. Zira bir vazifede, yı­kamak ile mesh etmek bir araya getirilemez.
Mestin çıkmış sayılması, ayağın çoğu kısmının mestin sakına (koncuna) kadar çıkmasıyla olur. Çünkü mesh mahalli, mekânından ayrılmış ve sanki ayağı görünmüş gibi olmuşturBu hususta «Ayak ökçesinin çoğunun çıkmasıyla mesh bozulur» denmiştir.
Müddetin çıkması da meshi bozar. Bir kimse yolcu olduğu halde, mesh müddeti bitip, o vakit mestlerini çıkardığı takdirde ayağının soğuktan telef olmasından korkmazsa mesh bozulur. Mestlerini çıkardı­ğı takdirde soğuktan ayaklarının telef olacağından korkarsa mesh caiz olur. (Devam edebilir)
Bir kavle göre «Suyun topuğa ulaşması meshi bozar.» Bu husus­ta, «Suyun ayağın çoğuna isabet etmesi meshi bozar» diyen de vardır.
Bir mukîm (yolcu olmayan) kimse, mestleri üzerine mesh edip mesh müddetinin tamam olmasından önce yolcu olsa, yolculuk müddetini tamamlar. Yâ­ni mukîmin meshi yolcunun meshine dönüşür. Şöyle ki, toplamı üç gün üç gece olur.
Eğer bir gün bir geceden sonra müsâfir olsa, mestleri çıkarır. Çün­kü hades ayağa sirayet etmiştir. Sefer, o hadesi kaldırmaz.
Bir müsâfir de, bir gün bir geceden sonra mukîm (yolculuğu biterse)olsa, mestleri çıkarır(İkamet edenler gibi bir gün bir gecesi dolmuştur). Bir gün bir geceden önce mukîm olsa, bir gün bir geceyi tamam eder. Çünkü yolculuk ruhsatı, sefersiz devam etmez. Sözün kısası şu­dur ki: Ya mukîm yolcu olur veya yolcu mukîm olur. Ve ikisinden her biri, ya bir gün bir gece tamam olmazdan önce (mukîm veya müsâfir) ya da bir gün bir geceden sonra (mukîm veya müsâfir) olur.



Teyemmüm
-Teyemmüm nedir?
Teyemmüm, lûgatta kasd etmeye derler. Şer'an, temizlenme kasdıy-le toprak kullanmak, demektir.
Teyemmüm, namaz vakti girmezden önce de olsa caiz olur. İmâm Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir.
Teyemmüm, bir farzdan daha çoğu için caiz olur. Yâni teyemmüm ile farzlardan ve nafilelerden dilediğini kılmak caizdir. İmâm Şafiî'-(Rh.A.) ye göre, bir kimse her bir farz için teyemmüm eder ve nafileden dilediğini kılar.
Temizlenmesine yetecek kadar sudan âciz olan abdestsiz, cünub, ha-yızh ve Iohusa için, teyemmüm caiz olur. Hattâ, bir adam ihtilâm olduğu halde uykudan uyansa ve onun için abdeste yetip gusle yetme­yecek kadar su olsa, teyemmüm eder. Bize göre, o kimseye abdest vâcib olmaz. İmâm Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir.
Şayet, cünubluk ile beraber, teyemmümden sonra abdesti gerekti­ren hades vâki olsa, o kimseye abdest vâcib olur. Cünubluk için olan te­yemmümde ise tam bir görüş birliği vardır.
Şayet muhdis için, bazı uzuvlarını yıkamaya yetecek su olsa, bu da önceki gibi ihtilaflıdır. (Yâni bize göre, cünubluk için te­yemmüm eder. O kimseye, teyemmümden Önce mevcûd olan su ile ab­dest vâcib olmaz. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, önce mevcûd su ile ab­dest alıp ondan sonra teyemmüm eder.)
Teyemmüm, su bir mil kadar uzak olduğu için Muhdisin âciz ol­masıyla caiz olur. Mil; fersahın üçtebiridir. Fersah ise dört bin adımdır.
Teyemmüm, hastalıkdan dolayı da caiz olur. Yâni hastalık nede­niyle suyu kullanmaya gücü olmassa veya suyu kullandığında hastalığı şiddetlenirse, teyemmüm caiz olur. Bunda, Ölmekten korkmak şart kı­lınmamıştır. İmâm Şafiî (Rh.A.), «Ölmekten korku şarttır» diye aksi görüş ileri sürmüştür.
Ölüme veya hastalığa sebeb olacak soğuktan dolayı - isterse o kim­se şehirde olsun, İmâmeyn bunun aksi görüştedir - veya düşmandan dolayı veya kendisi ile suyun arasında yırtıcı hayvan bulunduğundan dolayı suyu kullanmakdan âciz olursa, teyemmüm caiz olur. Çünkü nefsi tehlikeye atmak haramdır. Bu durumda acz gerçekleşmiş olur.
Kendisi için veya hayvanı için su kalnııyacağından dolayı veya ko­va ve ip gibi âlet bulunmadığından dolayı mevcûd suyu kullanamıyan kimsenin teyemmüm etmesi caiz olur. Ya da imamete evlâ olan sul­tan veya kadı veya ölünün velîsi veya kabile imâmı olanlardan başka bir kimse, Cenaze Namazmın kaçması veya Bayram Namazının kaç­ması korkusundan dolayı suyu kullanamazsa, teyemmüm etmesi caiz olur.
Şayet teyemmüm, abdest üzerine bina edilirse (alınırsa), yine caiz olur. Yani bir kimse Bayram Namazına başladığında hades vâki olup abdest alıncaya kadar namaz kaçar korkusuyla suyu kullanamazsa o kimsenin, ikâme için teyemmüm etmesi caiz olur.
Vakit Namazı ve Cuma Namazının geçmesinden korkmakla teyem­müm caiz olmaz. Çünkü bunların geçmeleriyle yerlerine; Cuma için zuhr-i âhir ve vâktiyye için kaza kılınır.

-Teyemmümün farzları nelerdir?
Teyemmüm, namaz niyetiyle veya tilâvet secdesi niyetiyle caiz olur.
O halde muteber olan, ancak taharet ile sahîh olan maksûd ibâdete niyetle teyemmüm etmektir. Hattâ, bir kimse su bulunmadığı vakit­te, mescide girmek için veya ezan okumak için veya ikâmet etmek için teyemmüm etse, o teyemmüm ile namaz edâ edilmez.
Teyemmümde niyet şart kılınınca, kâfirin teyemmümü geçersiz olur, abdesti geçersiz olmaz. Çünkü kâfir niyet için ehil değildir. Ama abdeste niyet şart değildir. Şu halde, kâfir niyetsiz abdest alıp İslâm'a gelse, o abdest ile namaz caiz olur.
Teyemmüm, iki darbla (vuruşla) caiz olur. Her ne kadar o iki elde toz olmasa da, murâd olan, yer üzerine vurulan iki ellerdir. Şayet o iki darb, teyemmüm eden kimsenin yüzünü ve dirsekleriyle beraber iki ellerini ve kollarını kaplarsa caiz olur. Eğer kaplamayıp az bir şey geri kalırsa, caiz olmaz. Ancak, eğer iki darb (vuruş) kaplamazsa, toz ile kaplanılmış olmak için, veya toz olmasa da yer üzerine vurulan el ile kaplanılmış olmak için üçüncü darb lâzım gelir.
. Bu sözün üzerine Sadr'uş-Şeria' (Rh.A.) mn : Bundan sonra, şa­yet toz parmaklarının aralığına girmedi ise, o kimsenin parmaklarını hilâllemesi lâzımdır. Bu durumda parmaklarını hilâllemek için, üçüncü darbeye muhtaç olur, sözüne vârid olan itiraz bizim sözümüze vârid olmaz. Zira; Sadr*uş-Şerîa' (Rh.A.) nın sözü, tozun şart olmasını ge­rektirir. Halbuki musannif, teyemmümü açıkladıktan sonra, «her ne kadar o İki eîde toz olmasa da» demiştir. Artık, gerisini sen düşün

-Teyemmüm nasıl alınır?
Teyemmüm, arz cinsinden temiz bir şey üzerine iki darbe (vuruş) ile caiz olur. Toprak, kum, taş, sürme, zırnık ve toprak ile karışık altın, gümüş ve üzerinde toz olan buğday ve arpa gibi. Arz cinsi demek­le, sudan meydana gelen tuz hâriç kalır. Çünkü tuz arz cinsinden de­ğildir.
Eriyip şeklini değiştiren, yumuşamaya» madenler ile teyemmüm caiz olmaz. Bundan maksâd: (Toz ile karışmamış olan) altın, gümüş, demir ve bunların benzerlerini ayırdetrnektir. Odun gibi şeylerin yan­masından husule gelen külleri ile de teyemmüm caiz olmaz. Bunun açıklaması şudur : Çünkü (saf4), ehl-i lügatin (lügat âlimlerinin) ic-nıâina göre, yer yüzünün acftdır. Yeryüzü cinsinden olmayanı içine almaz. Veya eriyip şeklini değiştiren, yumuşayan ya da ağaç gibi yan­makla kül olan şeyleri içine almaz.
O arz cinsinden olan temiz şey, tozsuz olsa da, onunla teyemmüm caiz olur. Yine saîdden âciz olmasa da, temiz toz üzerine iki darb ile caiz olur. Nitekim, teyemmüm etmek isteyen kimse, ev süpürse veya bir duvar yıkmış olsa veya buğday ölçse, yüzüne ve kollarına toz isabet edip mesh etse, teyemmüm caiz olur. Eğer mesh etmezse, caiz olmaz.
Teyemmüm yapmak isteyen kimseye bir ok atsmı (Galve) kadar mesafede suyu aramak vâcib olur. Galve; bir ok atıma demektir ki zirâ'dan (400) e kadardır.
İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan şöyle dediği rivayet edilmiştir : «Şa­yet su, o kimse, suya gidip abdest alıncaya kadar, kafile gidip gözünden kaybolacak miktarı yerde olsa, uzak olmuş olur. O kimse için, suyu ara­maksızın teyemmüm caiz ölür.» Muhît sahibi bu kavli beğenmiştir.
Eğer o kimse, suyun yakın yerde olduğunu sanırsa, aramak vâcib olur. Eğer suyun yakın yerde olduğunu sanmazsa, ona suyun aranması vâcib olmaz.
Suyu bulacağını ümit eden kimse için, namazı vaktin sonunda eda etmek mendûbdur. Namazı teyemmümle vaktin evvelinde edâ edip va­kit geçmemiş iken suyu bulsa, namazı iade etmek lâzım gelmez.
Bir kimse suyu yüküne koysa veya bir başka kimseye «at bu suyu yüke koy» diye emredip suyu yüküne koyduğunu veya koydurttuğunu unutup teyemmüm ile namazı edâ etse, namazı iade etmez. Ancak, Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, iade etmesi gerekir.
«Şayet bir başka kimse onun haberi yok iken yüküne suyu koy­muş olsa, ittifakla teyemmüm ona caizdir» diyen de vardır. Bazısı, bu mesele de zikredilen gibi ihtilaflıdır, demiştir.
Bir kimse suyu arkadaşından istediği zaman, eğer arkadaşı suyu vermezse veya suyu mislinin değerinden daha pahalı vermek isterse veya suyu değeri olan parayla verip, onun da parası olmazsa, bu suret­lerde o kimse teyemmüm eder.
Eğer arkadaşı suyu vermek ister veya semen-i misli (mislinin de­ğeri) ile vermeye razı olur ve onun da yanında suyu semen-i misli ile satın almaya yetecek bir şey mevcûd olursa, o vakit onun için teyem­müm caiz, olmaz. Bir kavle göre; «Suyu istemezden önce teyemmüm caiz olur.» Hidâye sahibi bunu seçmiştir. Bu hususta «Caiz olmaz» di­yen de vardır. Mebsût sahibi de bunu seçmiştir.
Pislik düşüp eseri kaybolan arz üzerine teyemmüm caiz olmaz.
Çünkü o yer, her ne kadar temiz ise de tayyibe değildir. Na­maz böyle değildir. Çünkü namazda temiz olmak yeter

-Teyemmümü bozan şeyler nelerdir?
Abdesti bozan şey, teyemmümü de bozar. Çünkü teyemmüm abdes-tin naibidir, (makamına kâim olandır.)
Teyemmüm eden kimsenin temizlenmesine yetecek suya kadir ol­ması da teyemmümü bozar. Çünkü bu takdirde, geçen abdestsizlik or­taya çıkıp toprağın temizleyiciliği son bulur. Yoksa temizlenmeye ye­tecek kadar suya kadir olmak, bozma sebeblerinden değildir. Çünkü o, ne hakîkaten ve ne de hükmen kendisinde pisliğin çıkması değildir.
Eğer teyemmüm eden kimse, suya kadir olsa da abdest almadan ön­ce suyu yitirse, teyemmümü tekrar eder. Şayet cünub kimse gusl edip meselâ sırtına su ulaşmadan su bitse ve abdesti icâb eden had.es ile muhdis olsa, cenabet ve hadesin ikisi için teyemmüm edip ondan sonra ikisine yeter su bulsa, gusl ve abdestten her birinin hakkında te­yemmümü bâtıl olur. Eğer bulduğu su ikisinden birine yetmezse, teyem­müm ikisi hakkında bakî kalır. Eğer biaynihî (bizzat) ikisinden birine yeterse, hangisine yeterse onu yıkar ve diğeri hakkında teyemmüm ba­kî kalır. Eğer ikisinden her birine münferiden yeterse, lum'a'yı yâni ku­ru kalan yerleri yıkar. (Lum'a'dan maksâd, cenâbetlikten temizlenmek için gusl ettiği vakitte su yetinmeyip geri kalan kısımdır. Onu yıkar. Çünkü cenabetlik daha büyük pisliktir.)
Teyemmüm eden kimsenin- sı'rtına yetecek suya kadir olması, ih­tiyâcından fazla olduğu haldedir. Çünkü o suyu ihtiyâcı için, meselâ susuzluğunu gidermek için kullanacak olsa, sırtına yetmezse, yok hük­münde olur.
Uyuklayan kimsenin, teyemmüm ile su üzerinden geçip gitmesi de teyemmümü bozar. Hattâ, eğer teyemmümlü kimse, su üzerinden uyur­ken geçse, onun teyemmümü uyku ile bozulmuş olur. Yoksa su üze­rinden geçip gitmesiyle bozulmuş olmaz. Su üzerinden uyurken geçen teyemmümlü, uyanık geçen teyemmümlü gibidir. Yâni su üzerinden uyanık geçen kimsenin teyemmümü uyuklamakla bozulduğu gibi, uyuk-layanın da su üzerinden geçmesi, teyemmümü uyuklamakla bozar.
Hiddet (İslâm dîninden dönme) böyle değildir. Çünkü bu, teyem­mümü bozmaz. Hatta, Müslüman iken teyemmüm edip sonra, (Allah korusun) dinden dönse, sonra yine İslâm'a gelse, o teyemmüm ile onun namazı sahîh olur.
Eğer bir insanın abdest uzuvlarının çoğu küçük hadesde veya bütün bedenînin çoğu büyük hadesde yaralı olsa, o kimse teyemmüm eder.
Çünkü ekser (çoğunluk) için küllün (bütünün) hükmü vardır. Eğer çoğu (ekseri) yaralı olmazsa, abdestte ve guslde uzuvları yıkar. Yıka­mak ile teyemmümü bir arada yapmaz. Çünkü onda bedel ile kendi­sinden bedel kılınanın bir araya getirilmese vardır. Halbuki bunun şeri­atta benzeri yoktur.
Eğer abdest uzuvlarının çoğunda yara olup su o yaraya zarar ve­rirse ve yine teyemmüm uzuvlarının çoğunda yara olup teyemmüm o yaraya zarar verirse, namazı kaza eder. Ebû Yûsuf (Rh.A.) : t«Kâdir ol­duğunu yıkayıp namazı kılar ve iade eder.» demiştir. Zeylaî' (Rh.A.) de böyle demiştir.
Abdestte mânı, şayet Yüce Allah' (C.C.) m kullan tarafından olur­sa, meselâ, kâfirlerin abdestten menettikleri esir Müslüman gibi ve zin­danda olan tutuklu gibi ve eğer abdest alırsan seni öldürürüm denilen kimse gibi, bu takdirde onun için teyemmüm caiz olur. Engel kalktığı zaman teyemmümlü o teyemmümle kıldığı namazı iade eder,
İSLAM

Kelime-i şehadet
Bir insanın İslam ile müşerref olabilmesi Müslüman olması için kelime-i şehadet getirmesi gerekir ki o da “Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasülüh” tür.
-Kelime-i Şehadet anlamı nedir?
Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Aleyhisselâm Allah’ın kulu ve rasülüdür.”demektir.Ben inanarak şahitlik ederek söylüyorum Allah’tan başka ilâh yani yaratıcı yoktur.Herşeyi yaratan Allah’tır.Ve Yine şehadet ederim şahitlik ederim ve inanarak söylüyorum ki Muhammed (S.A.V.) Allah’ın kuludur ve peygamberidir.Peygamberimiz Hz.Muhammed S.A.V. efendimizin bir insan yani kul olduğunu belirtiriz.O’nun Allah’tan bize Allah’ın emirlerini getiren bir peygamber olduğunu kabul ederiz.Kelime-i Şehadeti dil ile beraber söylerken kalp ile de tasdik etmemiz (inanmamız) gerekir.Dil ile şehadet kalp ile inanmadıktan sonra bir şey ifade etmez.
-Kelime-i tevhid nedir?
Kelime-i tevhit birlemek demektir.Bu da Lâ ilâhe illallâh Muhammeden rasulullah demektir.Manası Allah’tan başka ilâh (yaratıcı)(ortağı) yok  Muhammed onun kulu ve rasülüdür. demektir.
-Yabancıların müslüman olmaları nasıl olur?
-Hangi hallerde kelime-i şehadet getiririz?
İslama aykırı her halden sonra imanımızı tazelememiz lazım.Her zaman kelime-i şahadet getirmek çok sevaptır.Bir hadisi Şerifte bir defa kelime-i şehadet getirmenin insanın 9.000 günahını temizleyeceği müjdesi verilmiştir.

Namaz
Namazın bir kimseye farz olması için, İslâm, akıl ve bulûğ şart kı­lınmıştır. Nitekim Fıkıh Usûlünde, Dinin fürû' (amelî kısmı) ile tekli­fin medarının (sebebinin) bu üç şey olduğu anlatılmıştır.
Şayet yaşı on yıla vardıysa, çocuğun, namazı terkettiği için dövül­mesi vâcib olurÇünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Siz, yedi yaşında olan çocuklarınıza namazla emredin ve on yaşın­da olan çocuklarınızı namazı Icrkettikleri için dövün.» buyurmuş­tur.
Namazın farz olduğunu inkâr eden kimse kâfir olur. Çünkü nama­zın farzıyyeti, ihtimâle yer vermeyen kesin deliller ile sabittir. Şu hal­de, onu inkâr edenin hükmü, mürted' (dinden dönen) in hükmüdür.
Üşenerek, namazı kasden terk eden kimse fâsiktır. O kimse nama­zı kıhncaya kadar hapsedilir. Çünkü fâsık, kul hakkı için hapsedilir. Yüce Allah' (C.C.) m hakkı ise kul hakkından daha büyük haktır.
Bir kavle göre, «Cezada mübalağa (şiddet) için, o namazı terkeden kimseden kan akıncaya kadar dövülür.»
Namazı cemaatle kılan kimsenin Müslümanlığına hükmedilir. Yâ­ni, şayet kâfir, cemaatle namaz kılsa, bize göre, Müslüman olduğuna hükmedilir. İmâm Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir. Çünkü bize gö­re, cemaat bu Ümmet-i Muhâmmed'e mahsustur. Tek başına namaz ve diğer ibâdetler bunun hilâfınadır. Çünkü bunlar diğer ümmetlerde de vardır. Resûlullah (S.A.V.) buyurmuştur ki:
«Bir kimse bizim namazımızı kılsa ve bizim kıblemize yönelse, o bizdendir.»
Ulemâya göre; «Bizim namazımız» sözüyle murâd, hey'et-i mahsû­sa üzere cemaatle kılınan namazdır. Cemaatsiz namaz ise, bizde mev-cûd olduğu gibi, kâfirlerde de vardır.»
Hacda caiz görüldüğü gibi, Namazda niyabet (vekillik), asla carî olmaz. Yâni kendi namazını başkasına kıldırmak caiz görülmez.
Yine, malla da caiz görülmez. Nitekim şeyh-i fânî hakkında fidye ile oruçta caiz görüldüğü gibi. Çünkü niyabet ancak şeriatın izni ile caiz olur. Halbuki namazda niyabete (vekilliğe) şeriatın izni yoktur.

-Namazın farzları nelerdir?

Namazın Şartları 


Şart, bir şeyin mevcudiyeti kendisine bağlı olan şeydir ve onun içinde değildir. Musannif, «Namazdan önce gelen» demedi. Çünkü onu söyleyen kimse, onu sıfat-ı kâşife (açıklayıcı sıfat) kılmış, mümeyyize (ayırdedici) kılmamıştır. Zira önde gelmeyen şey şartlardan olmadı­ğından ondan sakındırma gerekmez.

Necasetten Temizlenmek :


Namaz kılan kimse (musallî) nin, libâsının ve namaz yerinin ne-câset-i galîzadan temiz olması ve bedeninin necâset-i galîzadan ve ha-desden pâk olması, namazın şartlarından bazılarıdır. Bu ibare, Kenz'in ve Vikâye'nin ibaresinden daha güzeldir. Nitekim dirayet (ilim) ehli­ne gizli değildir.
Giyeceği olmayan kimsenin namazı, ayakta olduğu halde, rükû ve sücûd ile sahih ölür. Çünkü oturmakda, avret-i galîzanın] örtülmesi vardır, erkânın (namazın rükünlerinin) edası yoktur. Kıyamda ise, av­retin açılması vardır ve erkânın edası vardır. Musallî kuûd ve kıyam­dan dilediğine meyleder. Bu ikisini, imâ edici olduğu halde oturarak eda etmesi mendûbdur. Çünkü avret mahallinin örtülmesi, namazın ve insanların hakkından dolayıdır. Rükû ve sücûd İse, sâdece namazın hakkı için vâcibtirler.
Oturmanın (kuûdun) şekli; avret mahallinin daha çok örtülmesi için, iki ayaklarını kıbleye doğru uzatarak oturmaktır.
Hepsi pis olan libâs veya dörtte birinden daha azı temiz libâs bu­lan kimsenin namazı, o libâs ile mendûbdur. Çünkü avreti Örtmenin farzı umûmîdir. Namaza has kılınmış değildir. Temizliğin farzı ise na­maza mahsûstur.
Dörtte biri temiz libâs (giyecek) bulan kimsenin, namazı çıplak ola­rak kılması caiz değildirÇünkü bir şeyin dörtte biri, bütünü ye­rine geçer. Nitekim ihramda olduğu gibi. O halde zaruret durumlarında hepsi adetâ temiz gibi sayılır.
Namaz kılacak kimsenin iki libâsında namazdan menedici pislik olsa, meselâ libâsın birinde iki dirhem miktarı,ve Öbüründe üç dirhem miktarı pislik olsa, pislik hangisinde daha az ise, namaz için daha uy­gun olan odur.
Eğer pislik iki libâsdan birinin dörtte birine ulaşsa, namaz için di­ğeri ta'yin edilir. Çünkü dörtte bir için bütünün hükmü vardır. Nite­kim daha önce geçti.
Eğer iki libâsın biri pislik dolu olup ve diğer libâsın dörtte biri te­miz olsa, az önce geçen sebebden dolayı, diğer libâs namaz için ta'yin edilir. " ' .
Bir kadın çıplak olduğu halde, bedenini ve başının dörtte birini örtecek kadar libâs bulsa, ikisinin de örtülmesi vâcib. olur. Hattâ ba­şını örtmeyi terk etse, onun namazı caiz olmaz. Nitekim dörtte bir için bütünün hükmü olduğu malûmdur. Şu halde başını örtmek imkânı bu­lunmakla beraber, başını örtmeyi terk etmiş olur.
Başın dörtte birinden daha azını örtmek vâcib değildir. Hat'tâ ba­şının dörttebirinden daha azını örtmeyi terk etse, namazı caiz olur. Çünkü dörttebirden daha azda bütünün hükmü yoktur. Fakat açılma­yı azaltmak için, örtmek evlâdır.
Pisliği giderici bir şey bulamayan musallî, gerek o pislik onun be­deninde olsun, gerekse libâsında olsun ve gerekse bulunduğu yerde olsun, pislik ile beraber namazı kılar ve o namazı iade etmez. Çünkü teklîf güce göredir.

Avreti Örtmek :


Namazın şartlarından biri de avreti örtmektir. Erkeğin uzvu için avret, göbeği altından iki dizleri altına kadardır. Şu halde göbek avret değildir, dizler avrettir.
Cariyenin uzvunda da avret meselesi erkeğinki gibidir. Yâni er­kekte avret olan uzuv cariyede de avret olur. Cariyenin sırtı ve karnı da avrettir. Sırt ve karın erkekte avret değildir, cariyede avrettir.
Mü kât ebe, müdebbere ve ümmü veledin sırtı ile karnı avret olmak­ta câriye gibidir. Hür kadının bütün uzuvları avrettir. Sâdece yüzü, iki elinin ayaları ve iki ayakları avret değildir. Çünkü kadının eliyle eşya­ya temas mecburiyeti onu örtmesini güçleştirir. İki elinin ayalarında da açık kalmak zarureti vardır. Yüzünü açmaya da ihtiyâç olup, özel­likle şehâdette, muhakemede ve nikâhda yüzünü açmasından başka çâ­re yoktur.
Yollarda yürürken ayaklarını örtmek, bilhassa kadınların fakir olanlarına zor gelir. Bu, Yüce Allah' (C.C.) in;
«Ancak kendiliğinden görünen kısmı müstesna» kavlinin mânâsıdır.
Yâni bu âyet «âdet ve yaratılışın, onun görünmesini gerektirdiği şey müstesnadır» diye tefsir edilmiştir.
Kadının ayağının da avret olduğu rivayet edilmiştir.
Ön (kubül) ve geri (dübür) gibi, avret-i galîza olan uzvun dörtte birinin açılması namazı bozar. Ya da ön ve geriden başka, karın ve uy­luk gibi, hafife avret olan uzvun dörtte birinin açılması da namazı bo­zar. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, yarısının açılması bozar.
Bu iki avretin (galiz ve hakîkî olan) zikrine sebeb, hükümde iki­sinin arasında müsavat olduğuna işarettir. Bundan dolayı, Hidâye sahi­bi, manî olan açılma hakkında hilafı zikrettikden sonra, «Avreti galîza bu hilafa göredir, mânı olan'açılma dörtte bir miktarıdır veya yarıdır.» demiştir.
Erkeklik organı ve husyelerden her biri _- bunların ayrı ayrı söylen­mesinin sebebi, bâzı âlimlerin; erkeklik organı ile husyeler, bir t,ek uzuv­dur, diye olan sözlerinden ayırdetmek içindir -ve kadının başından, başı­nın saçından her biri mutlaka, yâni saç gerek aşağı sarksın, gerekse baş­ka türlü olsun avrettir. Kulağı ve kabaran memelerinden her biri de avrettir. Bu, kabarmayan memeden ayırdetmek içindir. Çünkü ka-barmayıp yerinde kalan memeler göğse tâbidir. Bunlardan her biri bir uzuvdur,
Namaz kılan kimsenin avreti açılsa veya namazın cevazına mâni pislikle dursa veya rhusallî, kadınların saffında namazın rükünlerinden bir rüknün edası mümkün olacak kadar zaman dursa, o musallînin namazı, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, bozulur. Çünkü namazı bo­zan şey, o namazda bulunmuştur. İıriâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, bir rüknün edası mümkün olacak kadar durmakla namazı bozulmuş ol­maz. Ancak bir rüknü edâ ederse bozulur. Çünkü namazı bozan şey, namazın rüknünden birini, o namazı bozan şey ile beraber edâ etmek­tir. Edâ ise yerine getirilmemiştir
Musannifin, «bir rüknün edası mümkün olacak kadar» demesine sebeb şudur : Çünkü musallî, avreti açılmakla beraber bir rüknü edâ etse, ittifâken namazı bozulur. Eğer avretini örterek, beklemeksizin edâ ederse, namazı ittifakla caiz olur.

Kıbleye Yönelmek :


Namazın şartlarından biri de, Mekkeli için Ka'be'nin kendisine yönelmektir. Bunda icmâ vardır. Hattâ Mekke halkı, kendi evinde namaz kılsa, onların, - şayet duvarlar kaldırılsa - yönleri Ka'be'nin ken­disine doğru olacak şekilde kılmaları gereklidir. Mekke halkından başkası için Ka'be yönüne yönelmek yeter. Bun­lar Âfâkî olanlardır. Çünkü, eğer engeller kaldırılsa, Afakînin yönel­mesi, Ka'be'nin kendisine doğru olması vâcib değildir. Ancak Ka'be yönüne doğru olmak, sahîh kavilde yeter. Çünkü teklif güce göredir.
Bir kavle göre; «Mekke halkı gibi, Afakînin de, Ka'be'nin kendisi­ne yönelmiş olması gereklidir.» Fukahâ demişlerdir ki: İhtilâfın fay­dası, yönelmede Ka'be'nin bizzat kendisine niyetin şart olmasında gö­rülür. Kavi sahibine göre şart ve diğer bazısına göre şart değildir,.Ka'­be'nin yönü, musallînin alnından çıkan hattın iki dik köşe meydana gelecek şekilde Ka'be'ye doğru uzanan hatta ulaşmasıdır.
Veya Ka'be cihetine yönelmek için deriz ki: Ka'be öyle iki hattın arasında meydana gelmelidir ki; o iki hat musallînin zihninde birbir­lerine kavuşup üçgen şeklinin iki kenarı gibi musallînin iki gözünden çıkmış olsun. Büyük Âlim Taftazânî (Rh.A.), Keşsâf Şerhinde böyle zikretmiştir.
Bundan anlaşılır ki, musallî, Ka'be'nin kendisine yönelmekten kay­mış olup, bu kayma (veya sapma) ile mukabele tamamıyle yok olmazsa, namaz caiz olur. Zahîriyye'de söylenen şu söz bunu teyîd eder: «Şayet musallî, soluna yönelmiş olsa veya sağma yönelmiş olsa, namaz caiz olur. Çünkü insanın yüzü kavislidir. Sağma ve soluna yöneldiğinde iki yanları Kıbleye doğru olur.»'
Bazı Arifler dediler ki; «İnsanlığın kıblesi Ka'be-i Mükerreme'dir. Gök ehlinin Kıblesi, Beyt-i Ma'mûr'dur. Melâike-i Kerrûbiyyûn'un (yâ­ni Cebrail ve Mîkâil gibi Allah' (C.C.) a yakın meleklerin) Kıblesi Kür-sî'dir. Arşı taşıyanların kıblesi (Hamele'tül Arş), Arş-ı A'zam'dır ve hep­sinin matlûbu (gayesi ve hedefi) Yüce Allah' (C.C.) in zâtıdır» Zahîriy­ye'de böyle zikredilmiştir.
Kıbleye yönelmekten âciz olanların kıblesi, - yâni yönü bilmekle beraber, Ka'be cihetine yönelmekten, düşman veya yırtıcı hayvan kor­kusuyla ya da denizde bir ağaç üzerinde bulunduğu için âciz olanların Kıblesi, - gücü yettiği yönedir. Yâni hangi yöne kadir ise, namazı o ka­dir olduğu cihete yönelmekle kılar.
Musallî, yâni namaz kılacak olan kimse kıbleyi araştırır. Araştır­mak, gayeye ulaşmak için gayret sarfetmek demektir. Musallî, iştibah-dan dolayı araştırır.
İştibah: Alâmetlerin görünmcmesiyle veya karanlıkların yığıl­ması yi e ya da bulutların toplanmasıyle musallîye Kıblenin şüpheli ol­masıdır.
Kıbleden haber veren bir kimse de bulunmazsa, musallî yönü araş­tırır. Çünkü Ashâb Kıbleyi araştırıp namazlarını kılmışlardır. Resulü 1-Iah (S.A.V.) onları bundan menetmemiştir. İmdi, buradaki takriri sün­net cevazın delilidir.
Eğer namaz kılan kimse, Kıbleyi araştırdıktan sonra hatâ etse, na­mazı iade etmez. Çünkü teklif güce göredir. Hakîkaten yöne isâbete güç ve imkân yoktur. Burada araştırılan cihet, Ka'be'den uzak­ta olan için Ka'be yönü gibidir. Bir kavle göre : Yüce Allah' (C.C.) m;
«Nereye döner, yönelirseniz Allah'ın vechi (kıblesi) oradadır.» kavli, iştibâh (yâni yönde şüphe etme) hâlindeki namaz hakkında nâ-zü olmuştur. Bu kavle göre; «Vech'ullâh'dan murâd, KıbletuHah'dır.»
Eğer namaz kılacak olan kimse, kıbleyi araştırmaksızın namaza başlarsa, o namaz fâsid olur. Çünkü., onun Kıblesi araştırdığı yöndür. Araştırma ise olmamıştır. Araştırmaksızm başlayıp, şayet o namazda Kıbleye isabet ettiğini anlasa, yine namaz fâsid olur. Çünkü kuvvet­liyi zayıf üzerine bina etmek fâsiddir. İsabetini bildikden sonra olan hâli, bilmezden Önce olan hâlinden daha kuvvetlidir.
Eğer kıbleye isabet ettiğini namazdan sonra anlarsa, gaye hâsıl olduğu için, namazı sahîh olur. Çünkü başkası için vâcib olan şeyin hu­sulü muteber olmaz, bilâkis başkasının husulü muteber olur. Cumaya hemen gitmek (sa'y) gibi. Çünkü, şayet Cumanın edası mevcud olsay­dı, gitmeye hacet kalmazdı.
Namaza araştırma ile başlandıkdan sonra, eğer namaz içinde, araş­tırmada hatâ ettiğini anlasa veya görüşü değişse, birincide doğru olan yöne ve ikincide görüşünü değiştirdiği yöne döner.
Namaz kılacak olan kimselerden her biri bir cihet araştırsalar, yâ­ni bir adam veya bir topluluk, karanlık bir gecede Kıbleyi araştırdık-dan sonra, meselâ; bir adam bir ypne durup namazı kılsa, veya bir top­luluk araştırıp her biri bir cihete durup namazı kılsalar - muktedî, eğer imamının cihetine muhalif olduğunu bilmezse ve muktedî hakîkaten imâmdan Önde de değilse - onlardan her birinin fiili caiz olur. Çünkü onların kıbleleri araştırdıkları cihetlerdir ve muhalefetleri, Ka'be'nin içinde bulunuyorlarmış gibi birbirlerine zarar vermez.
Aksi halde; eğer muktedî cihette imâma muhalefette olduğunu bi­lirse veya hakikatte imâmın önüne geçmiş ise, o muktedînin fiili caiz olmaz.
Birincinin sebebi: Muktedî imâmın hatâ ettiğine inandığı için­dir. Ka'be'nin içi ise bunun hilâfınadır. Çünkü Ka'be'nin tamâmı Kıble­dir.
İkincinin sebebi; Makam farzını terk ettiği içindir. Nitekim Ka'-be'nin içinde bulunduğu zamandaki gibi.
*Zâhir olan şudur ki: Vikaye sahibinin; «Onlar onun arkasındadır»
sözü, hakikatte imâmın arkasında olmalarını açıklamaktır. Yoksa on­ların imâmın arkasında olduklarını bilmelerini açıklamak değildir. Vi-kâye'nin sözü tesâhüle yorumlanır. Nitekim Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) buna yorumlamıştır.
Evet, yâni, «hâlini bilen kimse için olmaz.» sözünde, tesâhül vardır. Çünkü, o kimsenin hâlini bilmesi, cevazın yokluğunu ifâde etmez. Bilâkis imâma muhalefet ettiğini bil­mesi gerekir. Bundan dolayı ben ibareyi senin gördüğün şekilde değiş­tirdim.

Niyet Etmek:


Namazın şartlarından biri de niyet etmektir. Çünkü Resûlullah (S.A.V.) :
«Ameller ancak niyetlere göredir.» buyurmuşturNiyet; irâde, yâni dilemektir. Yoksa ilim, yâni bilmek değildir. İrâ­de, müsâvî olan iki şeyden birini diğerine tercih etmektir.
Mecmau'l-Fetâvâ'da denmiştir ki: Abdülvâhid (Rh.A.), Kitâb'us-Salât'da «Şayet musallî hangi namazı kıldığını bilirse, bu niyettir.» demiştir. Muhammed bin Seleme (Rh.A.) de : «Bu kadarı bilmek ni­yettir. Oruçda da böyledir.» demiştir.
Esah kavle göre, şüphesiz bu kadarı bilmek niyet değildir. Çünkü niyet, ilim (yâni bilmek) den başkadır. Malûm değilmi ki; bir kimse küfrü bilse, kâfir olmaz. Eğer küfre niyet ederse, kâfir olur. Müsâfir de ikâmeti bilmek ile mukîm olmaz. Eğer ikâmete niyet ederse, mukîm olur.
Hidâye'de denilmiştir ki: Niyet, irâde, yâni dilemektir. Şartı, han­gi namazı kıldığım kalbi ile bilmektir. Dil ile söylemeye ise itibâr edil­mez. Azimetinin toplanması için söylenmesi iyi olur. Bu söze; bu, niyeti ilim (yâni bilmek) ile açıklamaya yönelmektir. Halbuki doğru değildir, diye itiraz edilmiştir.
Buna şöyle cevâb verilmiştir: Hidâye sahibinin maksadı; musallî-nin, girdiği namaza tahsis ederek (tâyin ederek) niyet etmesi ve eğer namaz nafile ise, o namazı gelişi güzel işlerden ayırmasıdır. Eğer namaz farz ise, namazın en husûsî vasıflarına - ki onlar farzıyyettir - ortak olan şeylerden onu ayırmaktır. Çünkü tahsis ve ayırma, ilimsiz tasav­vur edilmez.
Ben derim ki: Bu cevâb itirazı teyîd eder, onu ortadan kaldırmaz. Çünkü niyet (cezm), özel bir ilimdir. Bilakis doğru olan cevâb : Şüp­hesiz, Hidâye'nin maksadı; îrâde demek olan niyette muteber sayılan, kalbin irâde için lâzım olan amelidir. Bu itibâr, musallînin, açıkça hangi namazı kıldığını bilmesidir. Eğer mu s ali î (ye hangi namazı kıl­dığı sorulacak olsa), cevâba kadir olmayıp ancak düşünmekle kadir olursa, namazı caiz olmaz ve dil ile söylemeye itibâr yoktur,» olmasıdır. İmdi, Hidâye'nin bu açıklamasına, itiraz ve cevabdan her biri, Hidâye'-nin «dil ile söylemeye itibâr edilmez» sözüne gafletten ileri gelir.
Niyeti dille söylemek (telaffuz) müstehabdır. Çünkü azimetin top­lanması için, dille söylenen niyette kalbin hâzır olması vardır.
Yemek, içmek ve benzerleri gibi, namaz ile alâkası olmayan şeyler­le niyet ve tahrîme (yâni ilk tekbir) arasını ayırmak caiz değildir. Fa­kat abdest almalç ve mescide yürümek gibi şeyle ayırmak zarar ver­mez.
Niyetin efdal olan vakti, tahrîmeye (ilk tekbire) bitişik olmakla, namaza başlamaya yakın olmasıdır. Bu zahir rivayettir.
Bir kavle göre; namaz kılan kimse, sena (yâni sübhâneke...) ya devam ettiği müddetçe niyeti sahih olur. Bir kavle göre; rükûdan önce sahîh olur ve bir kavle göre de musallî rükûdan başını kaldırmadan önce, niyet sahîh olur. Bu rivayetlerin faydası şudur : Şayet musallî niyeti unutmuş olsa, onun için niyeti telâfi etmek mümkün olur.'Çün­kü niyeti telâfi etmek namazı bozmaktan daha iyidir.
Niyet, beş revâtib (yâni vakit namazları) ve Cuma gibi, farz kılan musallî için lâzımdır. Vitr Namazı, Bayram ve Cenaze Namazı ve bun­ların benzerleri gibi, vâcib kılan musallî için de niyet lâzımdır.
Niyette ta'yîn lâzımdır. Her birinin vasıflarının en husûsîsi olan farzıyyet veya vucûbda ortaklıkdan ayrılmak için ta'yin lâzımdır.
Namazın rek'atlerinin sayısını belirtmek gerekmez. Çünkü musal­lî, meselâ Öğle Namazına niyet eylediği zaman, rek'atlarm sayısında yanlışlık yapsa bu zarar vermez. Hatta, Sabah Namazına dört rek'at diye niyet etse, veya Öğle Namazına iki rek'at diye veya üç rek'at diye niyet etse, caiz olur ve belirttiği sayı geçersiz olur. Hâniye'de böyle zik-" redilmiştir.
Nafile Namaz kılan kimsenin niyeti, farz kılan gibi değildir. Zira nafilede mutlak niyet eder. Çünkü nafile, namaz çeşitlerinin en aşa-ğısıdır. Mutlak olan niyet nafileye yapılır.
Şayet bu nafile,.Teravih ve Sünnet-i Müekkede olursa, ekseri Ule­mâya göre, diğer nafileler gibi, bunlarda da mutlak niyet yeter. Çün­kü Teravih ve Sünnet-i Müekkedeler, aslında nafiledirler.
Namaz kılacak kimse, meselâ Öğle Namazının farzında, «Bu gü­nün Öğle Namazına niyet ettim.» dese ve eğer bu vaktin Öğle Namazı­na, diye niyet etse ve vakit de devam etse, ta'yin bulunduğu için caiz olur. Şayet vakit çıkmış ve o da bilmiyorsa, caiz olmaz. Çünkü bu tak­dirde, vaktin far:zı öğleden başkadır. Eğer vaktin farzına niyet etse, caiz olur. Ancak Cuma'da olmaz. Çünkü, Cuma'da vaktin farzında ihtilâf vardır. Cuma'da «Cuma namazının farzına» diye niyet edilir.
Uygun olan, Cuma Namazından sonra ve Cumanın sünnetinden ön­ce, Öğleyi (zuhru) kılmaktır. Musallî «Vaktine yetişip henüz kılmadı­ğım son Öğle Namazını (zuhru âhiri) kılmaya niyet ettim.» diyerek ni­yet eder. Çünkü eğer kıldığı Cuma Namazı caiz olmazsa, Öğle Namazı musallî üzerine vâcib olur. Eğer Cuma Namazı caiz olursa, bu dört rek'­at, musallînin kılmadığı (kazaya kalmış) Öğle Namazından sayılır. On­dan sonra Sünnet niyetiyle dört rek'at daha kılar. Çünkü, Sünnete ni­yet etmek, mutlak niyet etmekten daha iyidir.
Vitrde, musallî «Vitr Namazına» diye niyet eder. «Vâcib vitr» diye niyet etmez. Çünkü vâcib olmasında ihtilâf vardır.
Cenaze Namazında, «Allah için namaza ve şu meyyit için duaya» diye niyet eder. Eğer meyyit erkek midir, kadın mıdır, diye şüphe eder­se, «Niyet ettim İmâmın, namazını kıldığı kimsenin, İmâmla beraber namazını kılmaya» der
Musallî, başlayıp bozduğu Nafile Namazın kazasında, bozduğu Nâ-file Namazın kazasına niyet eder. Bayramda da, «Bayram Namazına» diye niyet eder.
İmâma uyan musallî, kendi namazına ve imâma uymaya niyet
eder. Bazan muktedîye, uyduğu imâmı cihetinden iktidâmn fesadı lâ­zım gelir. Bu takdirde1 mukt0dînin onu kabullenmesi gerekir. Eğer muk-tedî, imâm imamet yerine durduğu vakitte niyet ederse, ekseri Me-şâyih'e göre, caizdir.
Eğer imâma uymaya niyet edip Öğle Namazını belirtmezse veya imâmın kıldırdığı namaza başlamaya niyet ederse, esah olan kavle gö­re, başlamak caiz olur ve, başlamak (şürû') imâmın namazına dönü­şür.
Muktedîye efdal olan, ((imâm olan kimseye» veya «şu imâma» uy­dum, demektir.
Zeylaî (Rh.A.) : «Musallînin muktedî olması için efdal olan, uyma­ya imâmın tekbirinden sonra niyet etmesidir.» demiştir.
Ben derim ki: Bu husus incelenmeye değer. Çünkü efdal olan, şa­yet uymaya imâmın tekbirinden sonra niyet etmek olsaydı, efdal olan muktedînin tekbirinin imâmın tekbirinden sonra olması lâzım gelirdi. Zira tekbir, ya niyete yakın olur, ya da niyetten sonra olur. Yakında açıklaması gelecektir ki: Şüphesiz efdal olan, cemaatin imâm ile bera­ber tekbir almasıdır.
İmâm erkeklere imâm olduğu zaman, ancak kendi namazına niyet eder, yoksa kendisine uyanlara iniâm olduğuna niyet etmez.
Kadınlar, erkekler ile bir hizada durarak imâma uymadıklarında ise kadınlar hakkında ihtilâf edilmiştir. Şayet kadınlar, bir erkek ile aynı hizada uyduklarında, onların uyması sahîh olmaz. Ancak imâm, ka­dınlara imâm olmaya niyet etmiş ise, sahîh olur. Bunun daha çok tah­kiki muhâzât meselesinde, inşâallah gelecektir.

Namazın Sıfatı

İlk Tekbir (Tahrîme) ;


Namazın bir takım farzları vardır. O farzlardan biri tahrîmedir. Tahrîm, bir şeyi muharrem yâni haram kılmaktır. Tahrîme lafzında olan «he» harfi isim oluşunu belirtmek içindir. Tahrîme ilk tekbîre tahsis edilmiştir. Çünkü ilk tekbîr, namaza başlamadan önce mubah olan şeyleri haram kılar. Diğer tekbirler böy­le değildir. İftitah tekbiri, aşağıda başlayıp baş parmaklar kulak hizasına kalktığı zaman bitecektir. Sünnet olan şekli budur. Şemsü'l-eimmetü's-Serahsi, "Meşayihin umumu bu hüküm üzerine birleşmektedir" demektedir. (Feteva-i Hindiye, c. l, s. 76)
Tahrîme, tekbirdir. Yâni «AHâhu ekber» demekle Cenabı Kibriyâyı tavsif etmektir. Hazifle okunur. Hazf, Musallînin «Allah» lafzının «hem­zesinde» ve «ekber» lafzının «bâ» sında uzatma yapmamasıdir.
İki eller kaldırıldıktan sonra tekbir alınır. Esah olan budur. Çün­kü iki eli kaldırma işinde, Yücq Allah' (C.C.) dan başkasından kibriyâ­yı «büyüklüğü» uzaklaştırma (nefy) vardır. Şu halde, uzaklaştırma (nefy) önce yapılır.
Eller iki kulakların hizasına kaldırılır. Yâni baş parmaklar kulak­ların iki memeleriyle beraber oluncaya kadar iki eller kaldırılır. Hidâye'de böyle zikredilmiştir.
Kâdîhân (Rh.A.); «Musallî iki baş parmaklarının uçlarını, iki ku­laklarının memelerine dokundurur» demiştir.
Kadın iki ellerini iki omuzları hizasına kaldirdikdan sonra «AUahu ekber» der. Sahîh olan budur. Çünkü ellerini iki omuzları hizasına kal­dırmakta, onlar için azamî nispette örtünmek vardır. Kunüt'un, Bay­ramların ve Cenaze Namazının tekbirleri de açıklandığı gibidir.
Elin diğer parmakları normal hâli üzere kalır. Yâni açılmaz ve birbirine de yapıştırılmaz. Hattâ yayılmış olur.
Tahrîme, ta'zîmi gösteren söz ile caizdir. Misâli: «AUahu Eceli», ve­ya «Allahu A'zam» ya da «Er-Rahmânu Ekber», demek gibi.
Tesbîh ile de caizdir : «Sübhânallâh», demek gibi. Tehlîl ile de ca­izdir : «Lâ ilahe illallah» demek gibi.
Duaya delâlet eden söz ile caiz olmaz. Misâli: «Rabbiğfirlî» demek gibi. Sözün kısası : Tekbir yerine, sâdece ta'zîmi gösterip duâ ile karı­şık olmayan zikri söylemek caizdir.
İmâm, tekbîri açıkça söyler. İmâma uyan, imâm ile beraber tek­biri gizlice söyler. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, efdal olan uyanın imâm ile beraber tekbiri söylemesidir. Çünkü uyan (yâni muktedî), namaz­da imâmın ortağıdır ve ortaklığın hakikati beraberliktedir. İmâmeyn'e göre, efdal olan, muktedînin imâmdan sonra tekbir almasıdır. Çünkü muktedî, imâma tâbidir. Teslim'de, İmâm A'zam' (Rh.A.) dan İki ri­vayet vardır. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Eğer imâm, «Allahu Ekber» demezden önce, imâma uyan «AHâhu Ekber» dese, esah olan : Onlara göre, o kimse namaza başlamış olmaz. Fukahâ : İmâm, «Aliahu Ekber» sözünü bitirmeden önce, muktedî «Al-lâhu Ekber» sözünü bitirse, namaza başlamış olmayacağı hususunda birleşmişlerdir. Hânİye'de böyle zikredilmiştir.
Bize göre, tahrîme şarttır. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, bir rükndür. Hi­lafın burada faydası, farzın tahrîmesi üzerine nafileyi bina etmenin ce­vazında görülür. Hattâ musallî Öğîe Namazını kilsa, yeniden tekbir al­madan nafileyi kılması sahih olur. Şâfîî' (Rh.A.) ye göre, yeniden tek­bir almadan sahîh olmaz.
Bina etmenin şekli şudur : Tahrîme şart olduğunda musallî nafi­leyi onunla edâ eder. O tahrîme ile farz edâ edilmiş olmak şartıyle bu caizdir. Nitekim, namaz kılacak olan kimsenin, farz için abdest alıp o abdesti ile nafileyi edâ etmesi caiz olduğu gibi. Şayet tahrîme bir rükn olsaydı, nafileyi, farzın rüknüyle edâ etmiş olurdu. Bundan dolayı caiz olmaz.
Yukarıda anlatılanlar yâni; Tahrîme için iki elleri kaldırmak, parmakları yaymak ve imâmın tekbiri açıkdan söylemesi, sünnettir.

Kıyam :


Namazın farzlarından biri de, farz namazda kıyam etmek yâni ayakta durmaktır. Şüphesiz kıyamın farz olması, farz olan namaza mahsûstur. Nafile olan namazda kıyam farz değildir. Hattâ nafile na­mazın edası kıyâmsız caizdir. Nitekim bunun yakında, kendi babında açıklaması gelecektir.
Kıyamda musallî, göbeğinin altında, sağ elini sol elinin üzerine ko­yar. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, göğsüne koyar. Elleri tarif edildiği surette koymanın şekli, sağ elinin avuç içini sol elinin avucunun sırtı üzerine koyup küçük parmağı ve baş parmağı ile bileği üzerine halka etmektir.
İki ellerini, rukûdan kalkdığı zaman salıverir, Yine Bayram Nama­zının tekbirleri arasında, iki ellerini salıverir. Sözün kısası, zikr mesnûn (Sünnet) olan her kıyamda iki ellerini bağlar. Böyle olmayan her kıyamda da ellerini salıverir.
Namaz kılan kimse, sena eder. Yâni: Sübhâneke.
«Sübhânekellahümme ve bi hamdık, ve tebârekesmük, ve teâlâ ceddük, velâ ilahe gayruk.»
duasını okur, Bu duanın mânâsı-: «Ey Allah'ım! Seni teşbih ve tenzih eder, San'a hamd-ü senada bulunurum. Senin mukaddes ismin müba­rektir ve Senin, azamet ve celâlin pek yüksektir. Ve Senden başka Hak mâbûd yoktur.»
Sâdece (Ve Celle senâüke) farzlarda okunmaz. Çünkü meşhur hadîslerde zikredilmemiştir.
Namaz kılan kimse, «Sübhâneke" yi gizli okur. İster imâm olsun, isterse tek başına kılan olsun. Gerek gizli okuyana uysun ve gerekse açıkdan okuyana uysun. Hattâ, eğer imâma, açıkdan okumaya başladığı vakitte uysa, «Sübhâneke» duasını okumaz.
(İnnî veccehtü vechiyye lillezî.) âyet-i kerimesini «Sübhâneke» duasına eklemez. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) bu görüşte değildir. Çünkü O'na göre, musallî tekbiri söyledikden sonra » (İnnî veccehtü vechiyye lillezî.)
âyet-i kerîmesini sonuna kadar okur. İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, eğer tekbirden önce kalbin hâzır olmasj için okursa bu güzeldir.
Kıraat için gizlice, Eûzü billâhimineşşeytânirracim) der. Sena, yâni «Sübhâneke» için okumaz.
Cemaatle namazın evveline yetişemiyen kimse, geçen rek'atlerin kazasında (Eûzü...) çeker. İmâma uyan kimse ise (Eûzü...) okumaz. Çünkü mesbûk kıraat eder ve fakat Sübhâneke'yi okumaz. Zira, baş­langıçta Sübhâneke'yi okumuştu. O halde (Eûzü...) okur.
İmâma uyan kimse (muktedî), Sübhâneke'yi okur, (Eûzü)yü oku­maz ve kıraat da etmez.
İmâm (Eûzü...) okumayı Bayram Namazının tekbirlerinden son­raya bırakır. Çünkü Bayram Namazının tekbirleri, Sübhâneke'yi oku-dukdan sonradır. Şu halde uygun olan, (Eûzü...) nün «Sübhâneke...» ye değil, kıraate bitişik olmasıdır.
Bu anlatılanlar, yâni; Sağ eli sol el üzerine koymak, rükûdan kalktıkda ve Bayram tekbirleri arasında elleri salıvermek; Sübhâne­ke'yi okumak/ (Eûzü) yü okumak-? hepsi yukarıda anlatılanlar gibi Sün­netlerdir.

Kıraat :


Namazın farzlarından biri de kıraattir. Yüce Allah' (C.C.) in;
«Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun.» emri şerifine göre kirâatin farz olan miktarı, bir âyettir. Bir âyetten azı bi'1-icmâ kırâattan hâricdir.
îmâmeyn'e göre, üç kısa âyettir, veya uzun bir âyettir. Bir âyet iie yetinen nıusallî, günahkar olur. Sebebi yakında gelecektir ki; Fa­tihayı okumak ve Fâtiha'ya bir sûre veya bir sûre miktarı âyet eklemek vâcibdir. Bir âyet ile yetinmekte vâcib terk edilmiş olur.
Namaz kılan kimse, Tekbir, Sübhâneke ve Eûzü'den sonra, ancak Fâtiha'da gizlice Besmele'yi okur. Yâni:
(Bismillâhirrahmanirrahim) der, ve Fâtiha'yı okur. «Fâtiha'dan sonra, sûrede Besmele'yi okumaz.» Fâtiha'dan sonra gizlice « âmin » der. Ge­rek imâm olsun, gerek imâma uyan kimse olsun ve gerekse tek başına kılan kimse olsun böyle yapar. Fâtiha'ya bir sûre veya üç âyet ekler. Hangi sûreden dilerse okur.
Fatiha ile Zamm-ı sûreden başkası sünnettir. Mi'râc'ud-Dirâye'de açıklanan şu şey bunu teyîd eder : İmâm A'zam' (Rh.A.) dan İmâm Hasan (Rh.A.) rivayet etmiştir ki: Musallî, namazın başında Besme­leyi okur. Bundan sonra Besmeleyi tekrar okumaz. Çünkü Besmeleyi okumak Eûzü ve Sübhâneke gibi, namazı açmak için meşrudur.
Fatiha ile Zamm-ı sûre, vâcibdir. Bize göre, Fâtiha'yı okumak bir riikn değildir. Keza, Fâtiha'ya sûre eklemek de rükn değildir. İmâm Şafiî (Rh.A.) Fatiha hususunda muhaliftir. İmâm Mâlik1 (Rh.A.) in Fâtiha'da ve Zamm-ı sûre'de ihtilâfı vardır.
İmâm Mâlik' (Rh.A.) in delili; Resûlüllah' (SAV.) in;
«Fâtihasız ve beraberinde süresiz namaz yoktur.» kavli. İmâm Şafiî' (Rh.A.) nin delili; Resûlüllah' (SAV.) in
«Fâtihasız namaz yoktur.» kavli şerifidir. Hidâye'de böyle zikredil­miştir.
İmâm Serûcî (Rh.A.), Hidâye'nin; «İmâm Mâlik' (Rh.A.) in Fati­ha ve Zamm-ı sûrede ihtilâf vardır.» sözüne itiraz edip hiç kimse, «Zamm-ı sûre rükündür,» dememiştir; «Hidâye sahibi hatâ etmiştir.» demiştir.
Bizim için delil, Yüce Allah' (C.C.) in;
«Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun
emri şerifidir.
Haber-i vâhid ile bunun üzerine ziyâde caiz olmaz. Fakat ha-ber-i vâhid, ameli gerektirir. Biz, Fatiha ve zamm-ı sûrenin vâcib oldu­ğunu söyledik. Fakat Fatiha daha çok vâcibdir. Hattâ musallî, Fâtiha'yi terk etse, iade ile emrolunur. Zamm-ı sûreyi terk etse, iade ile em-rolunmaz. Üç âyet, i'câz hususunda bir kısa sûre yerine geçer. Nitekim bir uzun âyet de üç kısa âyet yerine geçer.
Kıraatin sünneti: Yolculukda, acele hâlinde Fâtiha'yı ve dilediği sûreyi; emniyet hâlinde Fâtiha'dan sonra, «Burûc» ve «İnşikâk» gibi sû­releri; hazarda Sabah Namazı ile öğle Namazında uzun mufassal sû­reler; İkindi Namazı ile Yatsı Namazında orta halli olan sûreler; Ak-, şam Namazında kısa olan sûreler; ve zaruret hâlinde duruma göre oku­maktır.
«Hucurât» sûresinden «Burûc» sûresine kadar uzun sûredir. «Bu­rûc» dan «Beyyine» sûresine kadar ortadır. «Beyyine» sûresinden Kur'-ân-ı Kerim in sonuna kadar olanlar kısa sûrelerdir.


Rükû' :


Namazın farzlarından biri de, rükû'dur. Musallî başım eğerken, rü­ku' için tekbir alır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.), başını eğerken ve kal­dırırken tekbir ahrdı.
Namaz kılan kimse rükû'da, iki elleri ile iki dizleri üzerine daya­nıp parmaklarını açar. Parmaklarını açmak, ancak bu halde mendûb-dur.
Musallî, sırtını düz tutarak rükû' eder. Hattâ rükû'da sırtına su dökülse, su sırtında durmalıdır. Musallî başını yukarı kaldırmayarak
ve aşağı eğmeyerek rükû' eder. Rükû'da durur ve üç kere (Sübhâne Rabbiyel Azîm) (Pek büyük olan Rabbimi her türlü noksan­lardan tenzih ederim.) diyerek teşbih eder. Üç kere teşbih, en aşağı-sıdır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :" «Her kim rükûsunda üç kere : «Sübhâne Rabbiye'1-Azîm», derse, rükûsu tamam olmuştur. Bu onun en azıdır. Her kim de, sücûdunda üç kere : «Sübhâne Rabbiye'1-A'lâ», derse secdesi tamam olmuştur. Bu da onun en azıdır.» buyurmuştur.
Musallî teşbihleri üçden eksik yapsa, mekruh olur. Eğer imâma uyan, teşbihi üç kere tamam etmeden imâm başını kaldırsa, bir riva­yette, muktedî üç tekbiri tamam eder. Sahîh olan kavle göre, muktedî imâma tâbi olur. Her ne kadar teşbih ziyâde de olsa, tek başına kılan için teşbihi tek olan sayıda bitirmek efdaldir. İmâm ise, cemaati usan­dıracak şekilde teşbihi arttırcnaz.
Sonra, namaz kılan kimse, başım rükûdan kaldırırken :
(Semiallâhu limen hamideh) (Allah kendisine hamdedenin ham-dini kabul buyurur.) der. İmâm olan bununla yetinir. İmâma uyan İse, (Rabbena leke'1-hamd) (Ey Rabbimiz hamd de sana mahsustur.) sözü ile iktifa eder. Çünkü ResûlüHah (S.A.V.) :
«İmâm: «Semi Allâhu limen hamideh» dediği zaman, siz; «Rabbe-nâ leke'1-hamd» deyiniz.» buyurmuştur!
Bu hadîsi şerîü Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir. ResûlüHah (S.A.V.); bu sözü imâm ile muktedî arasında taksim etmiştir. Taksim ise ortaklığa aykırıdır.
Muhît'de denilmiştir ki: Senanın çok olması için, imâma uyanın,
(Allâhümme Rabbena ve leke'I-hamd) (Ey Rabbimiz olan Allahu Azimüşşan, hamd sana mahsustur.) demesi efdaldir.
Denilmiştir ki: Tek başına namaz kılan kimse, imâma uyan gibidir.
Yâni (Rabbena leke'I hamd) ile yetinir. Zeylaî (Rh.A.); Ulemânın çoğu bunu kabul etmişlerdir, demiştir. Mebsût'da esah olan budur, denmiştir. Çünkü (tesmî') kendisi ile bera­ber olan kimseyi tahmîde teşvik etmektir. Tek başına kılanın ise, ken­dinden başkasını tahmîde yâni, (Rabbena leke'l hamd) demeye teşvik edecek kimse yoktur. .
Bir kavle göre; «Tek başına namaz kılan kimse tesmî' ve tahmîdin ikisini de Bir arada yapar» Bu, İmâm Hasan' (Rh.A.) m İmâm A'zam Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den rivayetidir. Hidâye sahibi, esah kavi budur, demiştir.
Musallî, başım rükû'dan kaldırdıkdan sonra düz olarak ayakda du­rur. İtmi'nândan başkası sünnettir.'
İtminan : Mafsalları yerine oturuncaya kadar a'zanm sükûnet bul­masıdır. Bundan başka olan rükû tekbiri, parmakların açılması, teşbih, tahmîd, tesmî ve düz olarak ayakda durmak, Sünnetlerdir.
Ta'dîli erkândan olan rükûdaki durma «Itmi'nân» vâcîbdir. Çünkü,
o maksûd rüknün tamamlanması için meşru kılınmıştır. Rükûdan başı­nı kaldırdıkdan sonra olan doğrulma ve iki secde arasında olan doğrul­ma bunun aksinedir. Bunlarda olan durma «itmi'nân» Sünnettir. Çün­kü iki rek'atın arasım ayırmak için meşru olmuştur. Sözün kısası, farzı tamamlıyan Vâcibdir ve vacibi tamamlayan da Sünnettir.

Secde :


Namazın farzlarından bîri de secde etmektir. Namaz kılan kimse, secde için tekbir alır. Çünkü Resûlullah (S.A.V.), her eğilmede ve başmı kaldırmada tekbir alırdı. Sâdece rükû'dan başını kaldırdığı va­kitte tekbir almazdı
Musallî iki dizini yere kor. Musannif burada, rükûda olduğu gibi «Başını eğerken» dediği şekilde, «dizlerim koyarken» dememiştir. Çün­kü tekbir, orada başı eğmeye yakın olur. Burada ise, koymaya yakın olmaz.
Musallî, sonra iki avucu üzerine dayanarak iki elini yer üzerine kor.
Çünkü Vâil bin Hucr (R.A.); iki avucu üzerine dayanıp secde etmiş ve iki uyluklarından yukarısının arasını kaldırmış, ondan sonra Resûlül-lah (S.A.V.) böyle secde ederdi, demiştir.
Musallî, sonra elleri iki kulaklarının hizasında olduğu halde yer üzerine yüzünü, iki avucu arasına koyar. Çünkü Vâil (R.A.) :
«Resûlüllah secde ettiği zaman, iki ellerini kulaklarının hizasına koyardı,» demiştir.
Haöîs-î şerîfde, Resûlüllah (S.A.V.) in secde ettiği zaman ellerini omuzlan hizasına koyduğu rivayet edilmiştir. Bu, ihtiyarlık veya has­talık sebebiyle özür haline hamledilmiştir.
Musallî, parmaklarını birbirine bitiştirerek kor. Bu bitiştirme, an­cak burada (yâni secdede) mendûb olur. Secdeyi pazu kısmını açarak ve karnını uyluklarından uzak tutarak yapar. Çünkü, Resûlüllah' (S.A.V.) in böyle yaptığı sabit olmuştur.
Bir kavle göre : Eğer musallî saıda ise, iki tarafında bulunan kim­seleri rahatsız etmekden sakınmak için, pazularmı fazla açmaz. İki ayaklarını yer üzerine koyup, parmaklarını Kıble yönüne yönelerek secde eder. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.), şöyle buyurmuştur ;
«Kul secde ettiği zaman, onun her uzvu secde eder. O halde (musal-İi) gücü yettiği' kadar uzuvlarını Kıbleye yöneltsin.»
Kadın büzülür. Yâni ayağının parmaklarım dikmez, pazu kısmı­nı açmaz ve kollarını yere döşpr. Karnını uyluklarına bitiştirir. Çünkü böyle yapmak, onları daha setredici olur.
Namaz kılan kimse, burnu ve alnı üzerine secde eder. Çünkü Resû-lullah (S.A.V.) böyle devam etmiştir. Her ne kadar alın burundan da­ha kuvvetli ise de, burun alından önce secdeye konur. Çünkü secdede burun yere daha yakındır.-Önce burun sonra alın üzere secde eder.
Hacimli ve alnın istikrar bulacağı (yerleşeceği) şey üzerine secde edilir. Yerleşmenin haddi şudur: Secde eden kimse eğer secdesini mü­balâğalı bir şekilde yapmış olsa, başı ondan aşağı inmemelidir.
Atılmış pamuk, saman, darı ve bunun gibi şeyler üzerine secde ca­iz değildir. Ancak, eğer namaz kılanın alnı yerin sertliğini bulduğu za­man caiz olur. Musallînin, sarığının kenarı üzerine, yen'i ve eteği gibi kendi libâsının fazlası üzerine - şayet yerin hacmi bulunursa - secde etmesi caizdir.
Yine musallînin, kıldığı namazı kılan kimsenin sırtı üzerine - me­selâ ikisi de Öğle namazını kılsalar - secde etmesi caizdir. Hattâ eğer sırtına secde edilen kimse namaz kılmıyorsa veya sırtına secde edi­len kimsenin kıldığı namaz musallînin kıldığı namaz değilse, o zaman da caiz olmaz. Sıkışıklıkta zaruretten dolayı caiz olur. Genişlikde caiz olmaz. Fakat, iki evvelkiler yâni sarığın kenarı üzerine ve libâsın faz­lası üzerine secde etmek, secdede burunla yetinmek gibi kerîh görül­müştür. Çünkü, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, secdede burnuyla yetin­mek kerahetle caizdir. Alın böyle değildir. Çünkü özürsüz, yalnız alın üzerine secde etmek, îmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, kerâhctsiz caizdir. Bedâyi'de ve Tuhfe'de de böyle zikredilmiştir. Kenz sahibinin, «ikisin­den biriyle yetinmek mekruh olur» sözü tahkike cteğer, amaz kılan kimse, üç kere (Sübhâne Rabbiyel a'lâ)
(Pek yüce - kudret ve azametle muttasıf - olan Rabbimi bütün nok­sanlardan tenzih ederim) diyerek secdede sükûnet hâlinde olur.
Rivayet ettiğimiz hadîs-i şerîfden dolayı rükûda üç kere teşbih, en az miktardır. Rükû ve secdede tesbîhi üçden fazla yapmak men-dûbdur. Beş ve yedi gibi tek sayı ile bitirilir. Çünkü ResûlüIIah (S.A.V.) tek sayı ile bitirirdi.
Eğer musallî, imâm olursa, cemaatin bıkacağı tarzda uzatmaz. Fu-kahâ; "İmâma uygun olan, cemaatin üç kere tekrarına imkân vermek için beş kere tekrar etmektir.» demişlerdir.
Mıısallî secdeden başını tekbir alarak kaldırır. Nitekim Resûlullah' S.A.V.) in başını her indirmede ve aldırmada tekbir aldığı rivayet edilmiştir.
Başı secdeden kaldırmanın miktarı hakkında şöyle denilmiştir: Şüp­hesiz, başı kaldırmak, eğer secdeye yakın olursa caiz değildir. Çünkü o kaldırma, secdeden sayılır. Zira bir şey bir şeye yakın olduğunda, onun hükmünü alır. Eğer başı kaldırma oturmaya yakın olursa caiz olur. O kaldırma oturmaktan sayılır. Böylece, ikinci secde gerçekleşmiş olur.
Bir kavle göre; Şayet musallînin alnı, yer ile musallînin alnı ara­sından rüzgâr geçecek şekilde yerden ayrılsa, iki secde sayılıp caiz olur.
Musallî, mutmain (rahatça) olduğu halde bir teşbih okuyacak ka­dar oturur, tekbir alır ve mutmain olduğu halde secde eder.
Eğer, rükû ve sücûdun farziyyeti, Yüce Allah' (C.C.) in «Rükû edin, secdeye varın...»
emri şerîfiyle sabit olduğundan, emir tekrarı gerektirmez. Bun­dan dolayı, rükûda tekrarı vâcib değildir. Bu durumda, sücûdun tekrarı­nın farziyyeti nasıl sabit olmuş ve ne sebeble tekrar edilmiştir? denilir­se, cevaben deriz ki:
Şüphesiz namaz âyetinin mücmel olduğu sabittir. Mücmelin açık­lanması ise, bazan Resûlüllah' (S.A.V.) in fiili ile olur, bazan da sözü (hadîsi) ile olur. Secdenin tekrarının farziyyeti Resûlüllah' (S.A.V.) dan tevatür yoluyla nakledilen fiil ile sabittir. Çünkü, Resûlüllah' (S.A.V.) dan nakleden herkes O'nun sücûdunu tekrar ettiğini bildir­mişlerdir.
Tekrarın sebebine gelince; şüphesiz sücûdun tekrarı teabbüdîdir. (Kullukla ilgilidir.); Rek'atlerin sayıları gibi, onda ma'nâ aranmaz, denmiştir.
Bir kavle göre; Şeytân Aleyhilla'ne, Hz. Adem Aleyhisselâma sec­de ile emrolundu. O mel'ûn büytiklenip secde etmedi. Böylece biz Şey-tân'a hakaret olsun diye iki kere secde ederiz.
Bir kavle göre de; Birinci secde bizim yerden yaratıldığımıza, ikin­ci secde yere döneceğimize işarettir. Nitekim Yüce Allah (C.C.) :
«Sizi yerden yarattık, ve sizi oraya döndüreceğiz.» buyurmuş­tur.
İki secdeden sonra musallî kıyam için tekbir alır. Sücûdun aksine, önce başını kaldırır, sonra ellerini, ondan sonra iki dizlerini kaldırır ve yere dayanmaksızın, düz olarak ayağa kalkar. Nitekim İmâm Şafiî (Rh.A.) de yere dayanmamayı kabul etmiştir.
Kıyamdan önce oturmaksızın ayağa kalkar. Kıyamdan önce otur­maya «İstirahat celsesi» derler. Nitekim İmâm Şafiî (Rh.A.) bunu kabul etmiştir.
İkinci rekat birinci rek'at gibidir. Fakat ikinci cek'atta Sübhâne-ke, Eûzü ve el kaldırmak yoktur. Yâni musallî, birinci rek'atta her ne yaparsa, ikinci rek'atta da onu yapar. Fakat İftitâh tekbiri almaz ve (Eûzjti billâhimineşşeytânirracîm) demez. Bu İkisi ancak bir kere meşrudur. Birincide kaldır­dığı gibi, ikincide ellerini de kaldırmaz. Zikredilen bu sözde, (Bismillâhirrahmanirrahim) diye Besmele çekileceğine işaret vardır.
Musallî, ikinci secdeyi sehven terk edip selâmdan önce veya se­lâmdan sonra dünyâ sözü konuşmadan hatırlasa, o secdeyi namaz için­de kaza eder. Yâni şayet namaz kılan kimse, bir secdeyi yapmasa, on­dan sonra, selâmdan, önce veya selâmdan sonra ve dünyâ kelâmı konuş­madan önce hatırına gelse, secde eder.
Musallî, terk ettiği secdenin, ister birinci rek'atta olduğunu bilsin, isterse birinci rek'atın gayrında olduğunu bilsin, o secdeyi kaza eder. Çünkü o secde, aslî yerinden geçmiştir. Ve onun yerinden geçmesiyle tahrîmenin ifâsı için tamamen yer mevcûd olduğundan namaz bozul­mamıştır. Şu halde, o secdenin kazası lâzımdır. Çünkü o secde rükün­dür. Öyle bir rükündür ki namazdan çıkıncaya kadar kaza etmezse, namaz bozulmuş olur. '

Ka'de Ve Teşehhüd :


Musallî, secdenin peşisıra teşehhüd eder. Çünkü aslî secdeye dönmek teşehhüdü kaldırır. Zira; Teşehhüdün, mahallinin gayrında meydana geldiği anlaşılmış olur. Bu durumda teşehhüd lâzım gelir. Eğer musallî, teşehhüdü terk etse, namazı caiz olmaz. Çünkü ka1-dey-i ahîre farzdır. Musallî onda teşehhüd eder, selâm verir ve sehv için secde eder. Sonra teşehhüd eder. Ondan sonra selâm verir. Bedâyi'de böyle zikredilmiştir.
Musallî, namazın iki secdesinden sonra sol ayağını yayar ve üze­ne oturur. Sağ ayağını ise diker ve yayılmış iki elini iki uylukları üzerine koyar. Diktiği ayağının parmaklarını kıbleye yöneltir. Çünkü Hz. Âişe (R.Anhâ), Rcsûlüllah' (S.A.V.) m iki ka'dede zikredildiği şekil­de oturduğunu rivayet etmiştir.
Musallî, İbn Mes'ûd (R.A.) un teşehhüdü gibi teşehhüd eder. İbn Mes'ûd' (R.A.) un teşehhüdü şöyledir:
[Ettehiyyâtü li'llâhi ve's-salcvâtü ve't-tayyibâtü Es-selânıü aleyke eyyühe'n nebiyyü ve rahmetu'llâhi ve bcıekâtüh. Es-selâmü aley-nâ ve alâ ibâdrilâhi's-sâlihîn. Eşhedii en lâ ilâhc illâ'llah ve eşhedü en-ne Muhanımeden abdülıû ve Resûlühû] Mânâsı:
«Dil ile, beden ve mal ile olan ibâdetlerin hepsi yalnız Yüce Allah'­adır. Ondan başkasına ibâdet olmaz.
Ey mertebesi Yüce olan Nebî (Muhammed!) Allah'ın rahmeti ve bereketleri ile selâm ve selâmettik sana olsun!
Selâm ve selâmettik bizim üzerimize ve Allah'ın İyi kullarına ol­sun! '
Şehâdet ederim ki : Allah'tan başka hakikî mâbud yoktur; yine şe-hâdet ederim ki; Muhammed O'nun kulu ve Peygamberidir.»
Tahiyyât; tahiyye'nîn çoğuludur. O da mülkdür. Bir kavle göre; «Tahiyyât dâim beka (sürekli kalmak) dır.» Bir diğerine göre; «Aza-metir» Yine bir kavle göre; «Selâmet, yâni âfetlerden ve eksikliğin her çeşidinden selâmettir»
İbn Kuteybe (Rh.A.) demiştir ki: Tahiyyâtı çoğul sîgası ile zikre sebeb şudur : Çünkü Arap Meliklerinden her birisi için tahiyye vardır ki, onunla tahiyye olunurlar (duâ edilip selâmlanırlar.) İmdi bizim için, siz «(Ettehiyyâtü Hllâhi) deyiniz.» denilmiştir. Yâni, Allah için lâyık mülke delâlet eden lafızlarla duâ ediniz, demektir.
Salevât'a gelince; İbn'ül Münzir (Rh.A.) ve Şâfiîye'den bazıları de­mişlerdir ki: Salevât ile murâd, salevât-ı hams «beş vakit namazdır» Bir kavle göre; «Namazların hepsidir.» Diğer bir kavle göre; «Rahmet­tir» Yine bir kavle göre; «Dualardır» Zühri (Rh.A.), ibâdetlerdir, de­miştir.
Tayyîbât ise; Ekseri âlimlere göre; Güzel sözler «kelimât-i tayyi-bât» dır. Bu da Yüce Allah* (C.C.) ı zikir ve onu takib eden şeydir, den­miştir. Bir kavle göre; «Salih âmellerdir.»
Burada, y^ni birinci oturuşda, teşehhüd ile iktifa edilir. Yâni sa­levât getirilmez. İlk iki rek'atten sonrakinde de Fatiha ile iktifa edi­lir. «Sonrakinde» yâni «fî mâ fo'ad» denmesinin sebebi, Akşam Nama­zını da içine alması içindir.
Namaz kılan kimse, eğer iki rek'attan sonraki rek'atlarda teşbih veya sükût ederse, caizdir. Fakat kasden sükût ederse, günahkâr olur; eğer sehven sükût ederse, İmâm A'zam' (Rh.A.) dan İmâm Ha­san' (Rh.A.) m rivayetine göre,, musallîye sehiv secdesi vâcib olur. Her ne kadar, sahîh kavle göre, vâcib değilse de, daha ihtiyatlı olan Fâti-ha'yı terk etmemektir.
îki ayakları, secdede yer üzerine koyup parmakları kıbleye yö­neltmek ve ilk iki rek'atı kıraat için tayin, sücûdda ve birinci ka'dede itminan yâni sakin olmak; iki ka'dede teşehhüdde bulunmak ve bi­rinci ka'dede teşehhüd ile yetinip Nebi (S.A.V.) üzerine salâtı terkden geri kalanı Sünnetlerdir.
«Zikredilenlerden başkası, yâni geri kalanın demekten maksad :
Sücûd tekbiri, üç kere teşbih ve iki elleri iki dizleri üzerine koymak, sol ayağı yayıp sağ ayağını dikmek, kavme ve celse demektir ki, bun­lar Sünnetlerdir.
Birincisi, yâni secdede iki ayaklarını yer üzerine koymak, bir riva­yette farzdır. Bu, Kudûrî' (Rh.A.) nin rivayetidir. Hattâ musallî, şa­yet secde ettiği zaman ayaklarının parmaklarını yerden kaldırsa, na­mazı caiz olmaz. Kerhî (Rh.A.) ve Cessâs (Rh.A.) da böyle zikretmiştir. Eğer ikisinden birini yere koysa, caiz olur. Kâdîhân (Rh.A.), bunun için mekruh olur, demiştir. İmâm Temurtâşî (Rh.A.) : «Şüphesiz iki eller ve iki ayaklar farz olmamakta müsavidir» diye zikretmiştir. Şeyh'-ul-islâm'ın IVIebsûtaundaki sözü de, musallînin sücûdunun caiz ol­duğuna delâlet eden Doğru olan da budur. İnâye'de böyle zikredilmiştir.
Geri kalanlar vâcibdir. İlk iki rek'atm kıraat için tâyini gibi. Hat­tâ üçüncü rek'ate kalkmayı, bir rükn edâ edecek kadar, teşehhüd üze­rine bir şey ilâve ederek geciktirse, bir kavle göre; «Kasden bir harf ziyâde ederse, günahkâr olur veya sehven ziyâde öderse, sehiv secdesi yapar.»

Ka'de-İ Ahire:


Namazın farzlarından biri de ka'de-i ahîre, yâni son oturuştur;
Onda «Abdühû ve Resûlühû» ya kadar teşehhüdü okuyacak miktar oturmaktır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.), İbni Mes'ûd' (R.A.) a teşehhü-dü öğrettiği zaman şöyle buyurmuştur.
«Şayet sen bunu söylersen (veya yaparsan), şüphesiz namazın tamâm olur.»
Musallî teşehhüdü okusun veya okumasın, namazın tamâm olması­nı Resûlüllah (S.A.V.), fiile bağlamıştır. Zira bu sözün mânâsı: «Sen otururken teşehhüdü okusan» demektir. Çünkü teşehhüdü okumak, sâ­dece ka'dede meşrudur. Kesûlüllah* (S.A.V.) in, (Bunu söylersen yâni yaparsan) sözünün mânâsı, «Hiç bir şey okuma­dığın hâlde otursan» demektir. Burada «muhayyerlik» sözdedir, fiilde (kuûdda) değildir. Zira fiil, iki durumda sabittir. Nitekim biz onu açık­ladık.
Şarta bağlı olan şey, şartın varlığından önce yok olmuştur. Zira namaz sona ermiştir. Sona erme ise ancak tamamlanmakla olur. Ta­mâm olmak da ancak itmam yâni tamamlamakla olur. Bundan dolayı; serî fiillerde itmam, şâriin açıklamasıyle bilinir. Halbuki sâri' itmâmı da beyân etmiştir. Şu halde, Ka'de-i ahire farz olur.
Eğer, haber-î vâhid ile farziyyet sabit olmaz, denilirse, cevaben biz deriz ki: Evet farayyet ilkin haber-i vâhid ile sabit olmaz. Fakat, şayet mücmel, haber-i vâhid ile açıklanırsa, kuûdun farzıyyeti sabit olur. Nitekim daha önce geçti. Sonra .denilmiştir ki: Ka'deden farz kılman miktar, ka'dede şehâdeteyni okuyacak kadardır. Esah olan söz, Kâfide seçilendir. Burada zikredildiğine göre; Teşehhüd mutlak olarak zikredildiğinde ona râci olur.
Sol ayağı yayıp sağı dikme hususunda son oturuş, ilk oturuş yâni ka'de-i ûlâ gibidir. Fakat son oturuşda, Nebi (S.A.V.) üzerine sa-levât ziyâde edilir. Resûlüllah' (S.A.V.) a bu salevât, bize göre sünnettir. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, farzdır.
Salevâtın söyleniş keyfiyeti şöyledir:
«Allahümme sallı alâ Muhammedin ve alâ Âii Muhammedin. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ Âli İbrahim, inneke hamıîdün mecîd.»
«Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ Âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ Âli İbrahim, inneke hamîdün mecîd.» Mânâsı:
«Yâ ilâhi; Efendimiz, büyüğümüz, veliyyü nimetimiz Hz. Muham-med'e ve âline salât et. Onların şeref ve kadrini yükselt. Hz. İbrahim'e ve Hz. İbrahim'in âline salât ettiğin gibi. Ve Efendimiz Hz. Muhammed'i ve Efendimiz Muhammedin Âlini mübarek kıl. Onların feyiz ve bereke­tini daim arttır. Hz. İbrahim'i ve Hz. İbrahim'in Âlini mübarek kıl­dığın gibi. Şüphe yok ki Sen Hamîdsin, Mecîdsin. Bütün hamdü sena bütün azamet ve celâl sana mahsustur.»
Bazı âlimler bu salâtı:
(AHahümme'rham Muhammeden ve Âle Muhammedin kemâ rahimte ve terahhamte alâ İbrahime ve alâ Âli İbrahime inneke hamîdiin me-cîd) diye zikretmişlerdir^Fuk anadan bazıları buradaki:
(Allahümme'rham Muhamnıeden... ilâ âhır) «Allah'ım Muhammed'e rahmet eyle...» demeyi kerih görmüştür. Çünkü bu, Enbiyâ' (Â.S.) nın kusurlu oldukları vehmini verir. Zira, rahmet; kınanılan şeyin işlenmesi sebebiyle olur. Sahîh kavle göre ise, bunda kerahet yoktur. Nitekim Zeylai (Rh.A.) böyle de­miştir.
Mıısallî, salavât duasından sonra kendisi için ve diğer mü'minler için duâ eder. Bu bizim : «Kendisi için ve diğer mü'minler için duâ eder.» sözümüz, bazı âlimlerin «Kendisi için duâ eder» sözünden daha münâsiptir. Çünkü kendisini duaya tahsis etmemek sünnettir.
Kur'an'dan olan bir şey ile duâ eder. Yâni lafzen ve ma'nen ona benzeyen şey ile meselâ:
(Allâhümşmağiirlî velivâlideyye) «Allah'ım, beni ve ana - babamı af veyle» veya (Allâhümmemağfir lîlebî)
«Allah'ım babamı afveyle» demek gibi.
Veya me'sûr yâni Resûlüllah' (S.A.V.) den rivayet edilen Kur'ân'a benzer sözlerle duâ eder. Meselâ :
«Allahümme innî zalemtü nefsi zulmen kesîran ve innehû lâ yağ-firuz zünûbe illâ ente. Fağfir H mağfireten min ındike inneke entel ga-fûrür rahim» Mânâsı:
«Allah'ım, şüphesiz ben kendime çok zulmettim. Günâhları ise an­cak Sen afvedersin. Beni, Sen'in katından bir mağfiretle afveyle. Şüp­hesiz Sen Gafur ve Rahîm'sin.» Bu, me'sûr dualardandır.
İnsanların sözüyle; yâni insanların sözüne benzer sözlerle dua edil­memelidir. Çünkü insanların sözü, namazı bozar. Bunda asıl olan şu­dur : Kullardan istenilmesi imkânsız olmayan (mümkün olan) her söz insanların sözüdür. Meselâ, «Benim borcumu Ödeyiver veya beni evlen­dir» demek gibi. Kullardan istenilmesi imkânsız olan her söz de insan­ların sözü değildir. «Allah'ım beni mağfiret et.» demek gibi.
Yine : Eğer musallî, namazın' sonunda teşehhüd miktarı oturmaz-sa, namazı ifsâd eder. Fakat şayet musallî, namazın sonunda teşehhüd miktarı oturursa, kendi sun'iyle (iradesiyle) çıkmak bulunduğu için na­mazı tamdır. Nitekim gelecektir.
Lâkin kadın, iki oturuş (ka'de) da da teverrük eder. Yâni kadın, iki ayaklarını sağ tarafından çıkarır ve sol uyluğu üzerine oturur. İki oturağım yere yerleştirir. Çünkü bu, kadın için daha iyi bir örtünme­dir ve hâlinin setrine münâsiptir.
Son oturuşda salevât ve duâ sünnettir. Salevât İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, farzdır.

-Namazın Vacipleri nelerdir?
Namaza "Allâhü ekber" lafzı ile başlamak,
Fâtiha-i şerîfe okumak,
Fâtiha'dan sonra bir sûre veya kısa bir sûreye muâdil olacak kadar âyet okumak,
Kırâeti evvelki iki rek'ata tahsis etmek,
İki secdeyi birbiri ardınca yapmak,
Tâdil-i erkâna riâyet etmek. Yâni rükû ve secdeden doğrulunca ve diğer rükünler arasında mafsallar mutmain (her âzâ kendi mahallinde müstekar) oluncaya kadar beklemek,
Ka'delerde et-Tehıyyâtü okumak,
Namazın sonunda selâm vermek,
Öğle ve ikindi namazlarının farzlarında Fâtiha ve sûreleri gizli (sessiz) okumak,
Sabah, akşam ve yatsı farzlarıyla cuma ve bayram namazlarında imam olan kimse, Fâtiha ve sûreleri cehrî (sesli) okumak,Üç veya dört rek'atli namazlarda ikinci re'katten sonra oturmak,
Fâtiha'yı, zamm-ı sûre veya âyetten evvel okumak,
Namazda sehven terk edilen vâciplerden dolayı sehiv secdesi etmek,
Vitir namazında kunut okumak,
Secdeye alın ile birlikte burnunu da yere koymak
-Namazın sünnetleri nelerdir?
Ezan okumak,
Namaza başlarken, ilk tekbirde erkeklerin ellerini kulakları hizâsına kadar kaldırması,
Tekbirden hemen sonra el bağlamak. (Kadınlar; göğsü üzerinde sağ eli sol eli üzerine koyar. Erkekler ise, sağ ellerinin baş ve serçe parmakları ile sol bileğine halka yaparak göbek altına bağlar.)
Sübhâneke okumak,
Eûzü ve besmele okumak,
Her rek'atta Fâtiha'dan önce besmele okumak,
Fâtiha'dan sonra "Âmîn" demek,
Rükû'a ve secdeye iner ve kalkarken tekbir almak,
Rükû'da üç kere tesbih okumak,
Erkekler, rükû'da ellerinin parmaklarını açık olarak dizleri üstüne koyup başları ile sırtlarını bir hizada tutmak. (Kadınlar başları ile sırtlarını düz yapmazlar) Kadınlar, parmaklarını birbirinden ayırmaksızın ellerini dizlerinin üzerine koymak,
İmam, rükû'dan kalkarken "Semiallâhü limen hamideh" demek,
Cemâat, rükû'dan kalkarken "Rabbenâ leke'l-hamd" demek,
Yalnız kılanın her ikisini de söylemesi,
Secdede üç kere tesbih okumak,
Secdede elin parmaklarını kapalı tutmak,
Erkek, secdede karnını oyluklarından uzak tutup kollarını yerden kaldırmak,
Kadın ise, secdede karnını oyluklarına yapıştırıp kollarını yanına temas ettirmek.
Tahiyyâtta ve ka'dede ellerini oyluklarının üzerine koyup, parmaklarını kendi haline bırakmak.
Tahiyyâtta erkek sol ayağı üzerine oturup sağ ayağını dikmek,
Kadın ise iki ayağını sağ yana yatırarak sol oyluğu üzerine oturmak,
Selâma sağdan başlamak,
Son ka'dede Peygamber Efendimiz'e salevât okumak.
-Namazın mekruhları nelerdir?
Musannif, namazı bozan ve bozmayan şeylerin açıklamasını biti­rince, namazda mekruh olanı ve olmayanı açıklamaya başlayıp, musal-lînin namaz içinde esnemesi mekruhtur demiştir. Çünkü esnemek, gevşeklik ve dolgunluk (mide) dan ileri gelen bir haldir. Şu halde, es­nemek gâlib olursa, musallî gücü yettiği kadar ağzını yumsun. Eğer daha çok gâlib olursa, elini veya yen'ini ağzına koysun.
Namaz kılan kimsenin gerinmesi de mekruhtur. Çünkü gerinmek tembelliktendir. Namaz kılanın, iki gözlerini yumması yasaklanmış şey­lerden olduğu için, mekruhturSecde etmek istediği zaman önünden libâsını yukarı kaldırması da mekruhtur. Çünkü bu zorbalık çeşididir. Musallînin libâsını sarkıtması da mekruhtur.] Bu sarkıtma, libâsını başı ve iki omu­zu üzerine koyup uçlarım yanlarına salıvermektir. Çünkü bunda ehl-i kitaba benzemek vardır.
Musallînin libasıyle ve bedeniyle oynaması da mekruhtur. Çünkü bunlar namazın dışındaki yasaklardandır. (Namaz içinde mek­ruh olması ise daha uygundur.)
Saçını toplayıp bağlamak yasaklardan olduğu için. mekruhtur. Bu saçı toplayıp Çağlama keyfiyeti; saçını başının ortasına bir ip ile veya zamk (biryantin) ile, birbirine yapışması ve toplanması için bağlamak­tır.
Namaz kılanın parmaklarını çıtlatması da yasaklanan şeylerden olduğu için mekruhtur.
Hacet yok iken, boynunu Kıbleden kayacak kadar döndürmekle et­rafına bakmak, yasaklardan olduğu için mekruhtur. Musallî gözünün ucu ile sağma ve soluna hacet için veya hacet olmaksızın, boynunu dön­dürmeden baksa, namazı mekruh olmaz. Eğer göğsünü kıbleden çevirir­se, namazı bozulur.
Namaz kılanın gözünü semâya dikmesi de mekruhtur. Yüzünü çe­virmek gibi yasaklardandır. Musallînin «ik'â» i yasaklardan olduğu için mekruhtur
İk'â : İki oturağı üzere oturup ve dizlerini dikip iki ellerini yer üze­rine koymaktır. Çünkü bu ik'â, köpeğin oturmasına benzer.
JVIusallînin iki kolunu yere döşemesi mekruhtur. Bu, ik'â gibi yasaklanmış şeylerdendir.
Musallînin Özürsüz, bağdaş kurup oturması da mekruhtur.Çünkü özürsüz bağdaş kurup oturmakda, kuûd ve teşehhüdün sünnet­lerini terk vardır. Eğer özürlü olursa mekruh olmaz.
Musallînin iki elini boş böğrü üzerine koyması da yasaklardan ol­duğu için mekruhtur.
Sücûd mümkün olması için Musallînin önündeki çakıl taşlarını at­ması da mekruhtur. Ancak bir kere atması mekruh değildir. Tekrarının yasaklardan olması Resûlüllah' (S.A.V.) in şu kavli sebebiyledir; «Yâ Ebâ Zerrî Bir kere ya da terket..»
Yine musallînin, âyetleri ve teşbihi eliyle sayması da mekruhtur. Bu, çakıl taşlarını atmak gibi, yasaklardandır. Bunda îmâmeyn'in ayrı görüşü vardır ki kalble saymak ve namazın dışında elle saymak mekruh olmaz.
İmânını, mıhrâbda veya mihraptaki yüksekçe yerde veyahut yer üzerinde yalnız kâihı olması (kılması) mekruhtur.
İmâmın yalnız kâim olmasının üç şekli vardır. Şöyle kî: İmâmın mıhrâbda yalnız kılması «kıyamı» mekruhtur. Çünkü bu ehl-i kitaba benzemek olur. Fakat mihrabın dışında kıyamı ve sücûdu, kerâhiyetin sebebi bulunmadığı için, mekruh değildir.
Yine mihraptaki yüksekçe yerde üzerinde imâmın yalnız kâim olup cemâatin yer üzerinde olması, bu yasak edildiği ve (ehl-i kitâb'a) ben­zeme bulunduğu için mekruhtur.
Yine esah kavle göre, Cemâat mihraptaki yüksekçe yerde olup İmâm yer üzerinde olmak da mekruhtur. Çünkü bu, iki ayrı yere benzer. İmdi bunda ehl-i kitaba benzeme ve imâmı küçültme vardır. Yükseklik boy yönünden takdir edilmiştir. Boydan alçak olursa, mahzur yoktur. Bunu Tahâvî (Rh.A.) zikretmiş ve bu Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan da rivayet edil­miştir. Bir kavle göre; «Yükseklik zira' miktarıdır.» İtimâd bunun üzeri­nedir. (Mesned olarak bu kabul edilmiştir.) Eğer yerde, imâm ile bera­ber bir miktar cemâat olursa, sahih kavilde, keraheti gerektiren mânâ ortadan kalktığı için, mekruh olmaz. Arasında boşluk olan sattın arkasında kâim olmak da, nehyedildiği için mekruhtur.
Musallînin, üzerinde resimler bulunan libâsı giymesi mekruhtur.
]Çünkü o kimse put taşıyana benzer.
Musallînin önünde tandır veya ateş yanmış ocak olması, Mecûsî-lerin ibâdetine benzediği için mekruhtur. Çünkü onlar ateşe ibâdet eder­ler.
Ya da musallînin, başı ucunda, arkasında veya hizasında veyahut önünde resim (suret) olması, mekruhtur. Çünkü Cebrail Aleyhis-selâm: .
«Biz içinde köpek veya resim olan eve girmeyiz.» buyurmuştur.
Kerahet yönünden en şiddetlisi, resmin musallînin Önünde olma­sıdır. Ondan sonra başı ucunda (üstünde) olması, ondan sonra sağ tarafında, sonra sol tarafında, sonra arkasında olmasıdır.
Gâye'de zikredilmiştir ki; eğer resim (timsâl) sırtın gerisinde olur­sa mekruh olmaz. Çünkü bu, ona ibâdete benzemez. Câmiu's-Sağîr'de, keraheti mutlak bir şekilde zikredilmiştir.
Ancak, eğer resim (suret) küçük olursa veya başı kesilmiş olur­sa veya ruh sahibi olmayanın resmi olursa? bu takdirde ona ibâdet edilmeyeceği için mekruh da olmaz.
Musallînin, başı açık olduğu halde kıldığı namazı, kayıtsızlık edip aldırış etmediği için, mekruhtur. Allah1 (C.C.) a karşı alçalmak (tezel-îül) için olursa, mekruh olmaz.
Musallînin, idrarını ve büyük abdestini veya yelini sıkışıp tuttuğu halde kıldığı namaz mekruh olur. (Musallînin, idrar, büyük abdest ve yeli sıkışıp tutmakla namazın mekruh olması mizacında illet olup zaruret hasebiyle olursacür. Yoksa eğer kasden olursa, açıklamaya ge­rek yoktur.)
Mu sallı" rıin, eski libâs ile kıldığı namazı mekruhtur.
Eski libâs (giyecek) : Evinde giyip onunla büyüklerin huzuruna git­mediği Ubâsdir.
Musallînin, alnını topraktan silmesi, yasaklandığı için mekruhtur. Namaz içinde, yılanı ve akrebi öldürmesi mekruh değildir. Çünkü Ebû Hüreyre (R.A.), ResûKillah' (S.A.V.) in, namazda esvedeyn'in (yâni yı­lan ve akrebin) öldürülmesini emrettiğini, rivayet etmiştir. Bundan son­ra denilmiştir ki: Eğer onların öldürülmesi, vurmak gibi az bir fiil İle olursa, namaz mekruh olmaz. Fakat, eğer fazla uğraşmaya ve yürüme­ye ihtiyacı olursa, namaz bozulur. Mebsût'ta zikredilmiştir ki: Bunda tafsilât yoktur, çünkü bu, hadcsde yürümek ve kuyudan su çekmek gi­bi ruhsattır.
Musallînin, oturup konuşan k'imsenin sırtına karşı kıldığı namazı mekruh olmaz] Bir kavle göre;. «mekruh olur.» Sahîh kavi, bizim zikrettiğimizdir. Çünkü rivayet edilmiştir ki: Resûlullah (S.A.V.), sah­rada namaz kılmak istediği zaman, İkrime' (R.A.) ye önüne oturması­nı emredip namazı kılardı.
Duvarda asılmış Mushaf'a ve kılıca karşı kılınan namaz mekruh olmaz. Çünkü onlara ibâdet edilmez. Kerahet ise, ibâdet itibariyledir. Velev ki bazıları «mekruh» demiş olsunlar.
Musallînin, lambaya karşı kıldığı namaz da mekruh olmaz. Çünkü Mecûsîler aleve ibâdet etmezler. Bilâkis yanmış köze ibâdet ederler.
Resimleri olan yaygı üzerinde kılman namaz, eğer o resimler mu-salimin oturduğu ve ayak bastığı yerde olup üzerlerine secde edilmezse mekruh olmaz. Çünkü onun üzerinde namazı kılmak, surete ihanet ve tahkirdir. Ta'zîm değildir. Şüphesiz, o resimler üzerine secde etmek puta tapanlara benzemektir. Keza (yine) buradaki «keza» lafzı, Kenz'in ibaresinde olan «fasl» gibidir. İki sözün arasında faslın sebebi şudur : Şüphesiz ikinci söz namazla ilgili değildir. Ancak kerahet münâsebeti iledir.
Mescidin üzerinde; cima* etmek, küçük ve büyük abdest yapmak mekruhtur. Çünkü bu işler mescide saygıya aykırıdır. Zira mescidin üstü (sathı) mescid hükmündedir. Hattâ eğer bir kimse imâma uyarak mescidin sathı üzerinde dursa, onun iktidâsı sahih olur.
Mu'tekif, mescidin sathı üzerine çıksa, i'tikâfı bozulma;,.
Hayızlı ve cünubun, mescidin sathı üzerinde durmaları helâl olmaz.
Hayızh ve cünubun, içinde mescid olan evin üzerinde durmaları caizdir. Bununla murâd, namaz için ayrılmış ve mihrabı olduğu için mescid denen yerdir. Fakat o aslında mescid değildir. Hattâ satılması caizdir. Onun için mescid hürmeti -yoktur. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Mescidin kapısını kapamak mekruhtur. Çünkü mescid Müslüman­ların namaz yeridir. Onlardan menetmek doğru olmaz. Fukahâ demiş­lerdir ki: Bu mesele Selef / (Ashâb (R.A.) ve tabiîn (R.A.) / zamanındı idi. Bizim zamanımızda mescidin kapısını, vakitlerin dışında kapama­nın mahzuru yoktur. Çünkü mescidin eşyası için emniyet yoktur.
Mescidi kireç veya sâc ile tezyin etmek mekruh değildir. Sâc kıymetli bir ağaçtır. Hindistan'dan getirilir.
Mescidi yaptıran kimsenin, kendi malından altın ile mescidi süs iemesi mekruh olmaz. Yâni mescidi bina eden kimsenin malıyla mek­ruh olmaz. Fakat mütevelli, vakf malından mescidi altın ile süs-lerse, süslediği şeyin kıymetini öder.
Musallî, Fâtiha'dan sonra sûrenin ortasından okusa, mekruh olmaz. Bir kavle göre; «Mekruh olur.» Bir sûrenin sonunu iki rek'atta okumak mekrûhdur. Yine böylece bir sûrenin sonunu bir rek'atta veya iki sû­renin sonunu iki rek'atta okusa mekruh olur. «İkisinde de mekruh ol­maz» diyenler de vardır. Bir rek'atta bir kaç sûreyi birden okumak mekruh değildir. Mamafih «mekruhtur» diyenler de vardır. Bir sûre­yi iki rek'atta tekrar etmek mekruhtur. Ancak nafile namazda mekruh olmaz. Uygun olan iki rek'atın arasını, bir sûre ile veya iki sûre ile ayırmamaktır. Ancak bir kaç sûre ile ayırılır. El-Kunye'de böyle zik­redilmiştir.
Birinci rek'atta Musallî Muavvizeteyn'i okumuş olsa, bazı âlimlere göre; îkirici rek'atta Fatiha ile Bakara sûresinden bir kaç âyet okur. Bazı âlimlere göre de; İkinci rek'atta (Kul eûzü bi rabbinnasî) okur. Hâniye'de böyle zikredilmiştir. Bi­rinci rek'atta (Kul eûzü bi rabbinnasi) okunsa, ikincide yine onun okunması gerekir.
Sûrenin bir kısmım her rek'atta okusa, bir kavle göre; «Mekruh olur», diğer bir kavle göre de; «Mekruh olmaz.» Sahih kavi budur.
Bir sûre okuyup ikinci rek'atta o sûrenin üstündeki sûreyi okusa, mekruh olur. Âyet dahî sure gibidir. Mecma'ul-Fetâvâ'da böyle zikredilmiştir.
Musallînin namazda başından sarığı düşse, bir eliyle sarığını kaldı­rıp giymesi namazı baş açık kılmasından efdaldir. Fakat sarık, sarıldığı gibi düğümlü olduğu halde olup, yalnız bir eliyle kaldırıp giyilmesi mümkün ise, başım Örtmesi evlâdır. Eğer sarığın bağı çözülüp sarmaya muhtâc olursa, namazı baş açık kılması sarığı bağlamasından ve na­mazı kesmesinden evlâdır. Tatarhâniyye'de böyle zikredilmiştir.
Eğer musallî, namazı, yenleri dirseklerine kadar sıvanmış olduğu halde kılarsa, namazı mekruh olur. Eğer namazı don ve gömlek ile kılsa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre yine mekruh olur.
Eğer namaz kılan kimse, uzun bir kumaş parçası veya cübbe giyip ellerini yenlerine sokmadan namazı kılsa, müteahhirûn âlimler bu hususun kerahetinde ihtilâf etmişlerdir. Muhtar olan, mekruh olma­masıdır. Hulâsa'da böyle zikredilmiştir.
Namazın içinde sağa sola bakmak,
Elbise veya vücut ile oynamak, (Vücuda yapışan elbiseyi küçük bir hareketle silkelemekte bir beis yoktur.)
Özürsüz, parmağını çıtlatmak,
Secde yerindeki taşları temizlemek,
Elini böğrüne koymak,
Bir yerini bir veya iki defa kaşımak, (Namazda burun akıntısını silmek yere akıtmaktan evlâdır.)
Özürsüz bağdaş kurmak,
İnsan yüzüne karşı kılmak,
Kor halindeki ateşe karşı namaza durmak,
Bir kimsenin önünde, başı üzerinde, sağında, solunda arkasında veya elbisesinde bakan kimsenin kolayca görebileceği kadar belirgin resim varken namaz kılmak,
Gerinmek,
Esnemek,
Tehıyyatta ayak parmaklarını dikip, ökçelerin üzerine oturmak,
Kaynaklarını yere koyup dizlerini göğse çekerek veya elleri yere koyarak oturmak,
Yenisi ve güzeli varken eski ve kötü elbise ile kılmak. (Müstehap olan her zaman âdet olanı giymektir. Gecelikler, giyilmesi âdet olan elbiselerden olduğu için onunla namaz kılmakta kerâhet yoktur. N. İslâm.)
Başı açık kılmak, (Alçak gönüllülük maksadıyla olursa mekruh olmaz.)
Secdede veya secde dışında elinin veya ayağının parmaklarını kıbleden çevirmek,
Cemâatle namaza duracağında önünde yer varken safa girmeyip arkada durmak,
Kabre karşı namaz kılmak,
Necâsete karşı perdesiz namaz kılmak,
Kadınla, perdesiz bir hizada durup ayrı ayrı namaz kılmak,
Tuvalete gitme ihtiyacı varken sıkışık olarak namaz kılmak,
Secdeden kalkarken dizlerini ellerinden evvel kaldırmak,
Secdede bir ayağını kaldırmak,
İmamdan evvel rükû'a gitmek,
İmamdan evvel rükû'dan kalkmak,
İmamdan evvel secdeye gitmek,
İmamdan evvel secdeden kalkmak,
Secdeye giderken özürsüz olarak ellerini dizlerinden evvel yere koymak,
Özürsüz, yere veya duvara dayanarak kalkmak,
Namazda alnından toprak silmek,
Bir önceki rek'atte okuduğu zammı sûre ile, bir sonraki rek'atte okuduğu zammı sûre arasında sadece bir sûre bırakmak,
İkinci rek'atta evvelki rek'atta okuduğunun yukarısından sûre veya âyet okumak,
Farz namazlarda bir sûreyi bir rek'atta iki defa okumak, veya bir sûreyi her iki rek'atte okumak.
Farzın ikinci rek'atinde, birinci rek'atte okuduğundan üç âyet fazla okumak,
İmama uyanın imamla birlikte Kur'an okuması,
Özürsüz, alnındaki sarığın üzerine secde etmek,
Kıyamda iken özürsüz olarak duvara dayanmak,
Kıyamda sağa veya sola eğik vaziyette durmak,
Özürsüz, tek ayak üstünde durmak,
Namaz içinde âyet ve tesbihleri parmakla saymak,
Cemaatle namaz kılınırken yalnız namaz kılmak,
İmamın mihraptan başka yere durması,
İmamın bir zirâ (50 cm.) alçak yerde durup, cemâatin imamdan yüksekte durması,
İmamın bir zirâ (50 cm.)den yüksek yere durması; (Eğer imamın yanında bir kişi bulunursa mekruh olmaz.)
"Besmele" ve "âmin"i açıktan okumak,
Kırâatı rükû'a inerken tamamlamak,
Tekbirleri yerlerinde almamak, her zikir ve kırâati (okumayı) yerinde yapmamak,
Rükû ve secde tesbihlerini başını kaldırdıktan sonra söylemek,
Omuzu açık ve kolları sıvalı olarak namaz kılmak,
Önünde bir canlının geçmesi ihtimâli olan yerde önüne sütre (herhangi bir cisim) dikmeyi terk etmek,
Bir şeyi koklamak,
İşitilmeyecek derecede üflemek, (işitilecek derecede üflenirse namaz bozulur.)
Başa mendil ve benzeri bir şeyi sarıp tepesini açık bırakmak,
Ağzını ve burnunu örterek namaz kılmak,
İkinci defa toplanan cemâate imam olacak şahsın mihraba durması.

-Namazı bozan şeyler nelerdir?
Namaz içinde, kasden selâm vermek namazı bozar. Musannifin kas-den (amden) kaydına sebeb şudur: Zira yanlışlıkla selâm vermek bo­zucu değildir. Çünkü o ezkârdandır. (yâni namazın rükünlerinden de­ğildir.) Şu halde (selâm) kasdî olandan başkasında zikr, ve kasdî olan­da da (kelâm) konuşmak sayılır.
Selâma karşılık vermek de namazı bozar. Musannifin bunu kasd ile kayd etmemesine sebeb şudur : Çünkü selâma karşılık vermek rükün­lerden değildir. Bilâkis karşılık vermek konuşmak ve hitâblaşmaktır.
Mutlaka konuşmak (kelâm) namazı bozar. Gerek bu kasden olsun ve gerek sehven olsun, gerek az^veya çok olsun müsavidir.
Namaz içinde, bizim sözümüze benzeyen dua da namazı bozar. Mesela: (AHahümme elbisnî sevbe keza) «Ey Allah'ım bana şöyle bir elbise giydir.» demek gibi. Yine meselâ: (Allahümme zevvicnî fülâneten) «Ey Allah'ım beni falan kadın ile evlendir.» demek gibi. t mâ m Şafiî' (Rh.A.) ye göre, bunlar bozmaz.
Namaz içinde ızdırapla inlemek «âh - vâh etmek» namazı bozar. Kâfî'de, Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan naklen zikredilmiştir ki: «âh» demek namazı bozmaz. Gerek hastalıkdan olsun ve gerek Cennet ve Cehenne­mi düşünmekten olsun eşittir.
Yine, «oh» demek ağrıdan veya Cennet ve Cehennemi hatırlamak­tan olursa, Kâfi'ye göre, ikisinde de namazı bozar.
Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki : Muhammed bin Seleme' (Rh.A.) ye bundan sorulmuş, ve o, namazı bozmaz, demiştir.
Gıyâsıyye'de zikredildiğine göre : Fukahâ demişler ki; meseleyi bu­na göre almak, fetva için daha güzeldir. Çünkü bu «oh», hastanın has­talığı şiddetli olduğunda mübtelâ olduğu şeydendir.
«Üf» demek de namazı bozar. Namaz içinde, hastahkdan dolayı ve­ya musibetten dolayı ses ile ağlamak da namazı bozar. Namazda, Cen­net ve Cehennemi hatırlamaktan dolayı ağlamak ise namazı bozmaz. Çünkü «âh ve enîn» ve bunun benzeri şey, şayet Cennet ve Cehennemi hatırlamaktan olursa, adetâ o :
(Allahümrne innî es'elükej cennete ve eûzü bike minennâri) «Ey Allah'­ım! Ben Sen'den Cenriet'i isterim ve Cehennem'den Sana sığınırım.»
demiş gibi olur. Böyle demiş olsa namazı bozmaz. Eğer ağrıdan ve musibetten olursa bir nevi o: (Ene musâbün feazzûnî) «Ben musibete mübtelâ oldum, bana teselli ver.» demek olur. Eğer bu şekilde söylerse, namazı bozar. Kâfî'de böy­le zikredilmiştir.
Yine namaz içinde, Özürsüz 'öksürmek, medfûan ileyh olmayarak yâni mecbur kalmayarak, hattâ sesi güzelleştirmek için, namazı bozar. Eğer öksürmekle (ağızdan) harf çıkarsa, meselâ elifin fethiyle «eh» gibi veya ötresiyle «ün» gibi, İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Mu­hammed' (Rh.A.) e göre, namazı bozar. Eğer musallînin boğazına tükü­rük ve balgam toplandığı için mecbur kalırsa, aksırmak gibi, namazı bozmaz. Her ne kadar konuşmak meydana gelirse de, aksırmak namazı kesmez. Çünkü, tab'an mecburî olarak meydana gelir.
Geğirtiye gelince; eğer bununla harfler meydana gelirse - ki bu mecburen değildir - İmâmeyn'c göre, namazı keser. Eğer mecburen olursa kesmez. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Namaz içinde, aksıran kimseye teşmît eylemek de namazı bozar. Teşmît: Sin ile ve şin ile okunur. Esah olan şin iledir. Teşmît ;
(Yerhamükellâh) «Allah sana rahmet ey­lesin» demektir. Namazı bozmasının sebebi şudur : Çünkü bu insan sö-zündendir. Zira, bununla insanlar arasında hitaplaşmak meydana ge­lir. Eğer bu aksıran kimse veya işiten kimse
(Elhamdülillah) «Allah'a hamd olsun» dese, namazı bozmaz. Çünkü örfe göre cevâb değildir. Eğer aksıran kimse, kendisi için (Yerhamükellâh) «Allah sana rahmet ey­lesin» dese, namazı bozmaz. Çünkü (Yerhamunillâh) «Allah bana rahmet eylesin» menzilesi ndendir. Bu ba­kımdan namazı bozmaz. Zahfriyye'de böyle zikredilmiştir.Namaz içinde, kötü habere cevâb olarak : (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râcifm) «Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve şüphesiz biz O'na dönücüleriz.» demekle namaz bozulur.
Yine musallînin, sevindirici habere : Elhamdülillah) «Allah'a hamd olsun» demekle cevâb vermesi de namazı bozar. Tuhaf habere şaşarak (Sübhânellâh) «Allahı tesbîh ederim» demekle cevap vermek de namazı bozar.
Musallînin;: (Lâ ilahe illallah) «Allah'dan başka ilâh yoktur.» demekle cevâb vermesi de namazı bozar.
Musannif, burada «cevâb» kelimesini zikretmiştir. Çünkü musallî, eğer tahmîd ve benzeri ile cevâb murâd etmeyip kendisinin namazda olduğunu bildirmeyi murâd etse, ittifakla namazı caiz olur.
Cevâbı da tahmîd ve benzeri ile kayd etmiştir; zira, sena olmayan şeyle cevâb, ittifakla bozucudur.
Musallînin namaz içinde Mushaf-i Şerîfden okuması da namazı bo­zar. Çünkü Mushaf-ı şerîfden okuyan öğrenmek murâd eder. Şu halde bu başkasından Öğrenmeye benzer. '
Namazı kılan kimsenin, imamından başkasına namazda feth eylemcsi de namazı bozar. Çünkü başkasına feth (telkin), öğretme ve öğrenmedir. Şu halde bu, insanların sözündendir. Musannifin, «imâ­nımdan başkasına» sözü, muktedînin muktedî için fethine şâmil olur. Yine musallîden başkasına, yalnız musallîye ve imâmın yahut münferidin, hangi şahıs üzerine olursa olsun, fethine şâmil olur. Bun­ların hepsi bozucudur. Ancak, eğer musallî bununla feth kasd etme­yip, tilâvet kasd ederse, namazı bozucu olmaz.
Bunun benzeri misâl şudur : Şayet musallîye «malın nedir?» denil­diğinde, «atlar, katırlar ve eşekler» dese, eğer bununla cevâb murâd ederse namazı bozulur. Cevâb murâd etmezse bozulmaz. Eğer musallî kendi imamına feth ederse, istihsânen namaz bozulmaz. Bu hususta : »Eğer namaz caiz olacak kadar okumakla feth ederse bozar» da denmiş­tir. Çünkü bu kadar okumaya zaruret yoktur. Bir kavle göre : «İmâm di­ğer âyete geçtiği zaman feth ederse, feth edenin namazı bozulur.» Keza imâm, feth edenin sözünü alırsa, imâmın namazı da bozulur. Çünkü bu; na hacet yoktur.
Kırâatta telkin eden (muktedî) e yaraşan, telkin (feth) etmekte acele etmemektir. Çünkü bazan âyet imâmın hatırına gelir. Bu durum­da ihtiyâçsız telkin yapılmış olur. İmâma yaraşan feth edenin telkinini kabul etmeyip, farz miktarı okuduğunda, rükû etmektir. Eğer farz mik­tarı okumaz ise, diğer âyete geçmektir.
Namaz kılan kimsenin, namaz içinde yemesi ve içmesi namazı bo­zar. Çünkü yemek- ve içmek namaza aykırıdır. Zira kasd ile unutmak arasında fark yoktur. Namaz durumu, bir müzekkire (hatırlatıcı) dir.
Bu zikredilen yeme, musalHnin dişlerinin aralığında yenilir şey olmadiği surettedir. Fakat, eğer dişlerinin aralığında kalmış yenilir şey olur da namaz içinde onu yerse, namazı bozmaz. Nitekim yakında açık­laması gelecektir.
Namaz kılanın pislik üzerine secde etmesi namazı bozar. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan rivayet edildiğine göre; bu, secdeyi bozar, namazı bozmaz. Hattâ o secdeyi temiz bir yerde tekrar yapsa sahîholur. Çünkü o secdeyi pislik üzerine yapması, yok yerindedir. İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed' (Rh.A.) in bu hususta delili şudur : Şüphesiz na­maz, bölünme kabul etmez. Eğer bazısı fâsid olursa, tamâmı fâsid olur.
Elleri ve dizleri pislik üzerine koymak secde gibi değildir. Zira bu­nunla namaz caiz olur. Çünkü elleri ve dizleri pislik üzerine koymak, aslen koyulmasını terk etmek gibidir, bunları yere koymamak ancak namazın cevazını menetmez. Musallînin yüzü bunun aksinedir. Çünkü yüzü yere koymayı terk etmek namazın cevazını meneder.
Musallînin avret yerinin açılması veya pislikle beraber bir rükn edâ etmesi veyahut bir rüknün edası mümkün olacak kadar oyalanması da namazı bozar. Eğer musallînin namazda avret yeri açılmış olsa, musallî o açılan avreti, beklemeksizin örter ise, icmâen namazı caiz olur. Çün­kü az bir zamanda çok açılma, çok zamanda az açılma gibidir. Bu, na­maza mâni değildir. Bu da onun gibidir. Eğer açılmayla bir rüknü edâ etse veya rüknü edâ mümkün olacak kadar oyalansa namazı bo­zulur. .
Yine eğer musallî, pis yer üzerinde ayakta dursa veya dirhemden fazla bir necaset elbisesine isabet etse ya da izdihamdan dolayı kadınlar safında bulunsa ve bir rüknü edâ^etse veya bir rüknü edâ edecek kadar oyalansa, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, namazı bozulur. İmâm Mu­hammed' (Rh.A.) e göre, bozulmaz! Yâni avretin açılması ve pisliğin bulaşması, rüknü edâ etmedikçe, namazı oyalanmakla bozmaz. Yâni rüknü edanın miktarına itibâr edilmez. Bilâkis edasının hakikatine iti­bâr edilir.
İmâmın, mescidin dışındaki bir muktedîyi yerine geçirmesi nama­zı bozar. Yâni şayet mescid cemâat ile dolup, saflar mescidin dışına tassa, imâma hades vâki olduğunda mescidden çıkıp mescidin dışından imâma uymuş olan bir adamı yerine geçirse, hepsinin namazı bozulur. Yukarıda geçen sebebden dolayı, imâmın yerinin imâmdan boş kal­ması namazı ifsâd eder. Lâkin, imâm mescidde oldukça o, yerini boş bırakmamış gibidir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, namaz bozulmaz. Çünkü safların yerleri için mescid hükmü vardır. Nitekim sahra­da olduğu gibi.
Yine imâmın ardında kadınlar varsa, kadını yerine geçirmekle na­mazı bozulur. Yâni imâmın ardında erkekler ve kadınlar olsa, imâma hades vâki olup yerine bir kadını geçirmekle imâmın ve cemâatin na­mazı bozulur. Çünkü imâm kendisine halîfe (vekil) olması uygun ol­mayan kimseyi yerine geçirmiştir. İmâmın namazının bozulması sebe­biyle cemâatin de namazı bozulur.
Amel-i kesîrin hepsi de namazı bozar. Amel-i kesîrin izahında ihtilâf edilmiştir. Ekseri Ulemâya göre, amel-i kesir : Birisi baktığında şüphesiz bu işi yapanı musallî değildir, sanır. Bir kavle göre; amel-i kesir : «Musallînin çok addettiği (veya çok gördüğü) ameldir.» İmâm Serahsî (Rh.A.) demiştir ki : Bu son görüş İmâm A'zam' (Rh.A.) in mezhebine daha yakındır. Çünkü onun görüşü, mübtelânın kendi görüşüne bırakmaktır. Diğer bir kavle göre; «Amel-i kesir; iki ele muh-tâc olan ameldir.»
Musailîniıı, yazılmış şeye bakması ve onu anlaması amel-ı kesîr değildir. Gerek o yazılı şey, Kur'ân olsun ve gerekse Kur'ân'dan başka şey olsun, namaz kılan kimsenin ona bakması ve onun mânâsını anla­ması, namazı bozmaz.
Namaz kılan kimsenin, dişlerinin aralığında kalan şeyi yemesi de namazı bozmaz. Çünkü o dişin aralığında olan yemek, tükürüğe tâbi ol­duğu için, oruç dahî onun yenmesi ile bozulmaz. Bir kavle göre; «Diş aralığında olan şey, eğer nohuddan, az bir şey olursa bozmaz, fazla olur­sa bozar.» Nihâyc'dc böyle zikredilmiştir.
Sahrada namaz kılan timsalimin secde yerinden bir kimsenin gelip geçmesi de mu şali inin namazını bozmaz. Fııkahâ bu mevzuda söz edip demişlerdir ki:
Oradan geçmek mekruh olur. Esah kavle göre muteber olan; mu-salimin sahrada namazının yeridir. Namas yeri, ayağından secde ye­rine varıncaya kadardır. Şu halde, oradan bir kimse geçse, her ne ka­dar geçen kimse günahkâr olursa da, musallinin namazı bozulmaz.
Eğer birinin geçeceğini zannederse, mu sal 1 i sahrada önüne bir süt-re diker. Şayet sütre bulunmazsa, geçen kimseyi işaretle veya «Süb-hânallah» demekle defeder. «Eğer sütre bulunmazsa» sözü, «defe­der» sözüne bağlıdır. Fakat amel-i- kesirden sakınarak, işaret ve teşbi­hin ikisiyle defetmez. Veya sütre ile musallinin arasından geçse de, rmısaiîînin namazını bozmaz.
Cemâat için imâmın sütrcsî (diktiği) yeter. Küçük mescidde geçip giden kimse ile, önünden geçtiği musallî arasında sütre yoksa, o ge­çen kimse mutlaka günahkâr olur. Geçip giden kimse ile musallînin arası iki saf miktarı olsun veya dalia fazla olsun müsavidir. Büyük mes-cid, bir kavle göre; «Küçük mescid gibidir.» diğer bir kavle göre de; «Sahra gibidir.»
Konuşmak ve kendi işiteceği kadar gülmek. (Eğer yanındaki işitecek kadar gülerse hem namazı ve hem de abdesti bozulur.)
"Ah!" diye inlemek,
Ağlamak, (Eğer ağlamak Allâh korkusundan olursa namaza zarar vermez),
İsteği ile ve özürsüz öksürüp boğazını ayıklamak,
Sakız çiğnemek,
Bir rükünde üç kere kıl koparmak,
Bir rükünde, herhangi bir yerini elini kaldırmak sûretiyle üç kere kaşımak,
Bir rek'atta iki saf miktarı yürümek,
Saç veya sakalını taramak,
Aralarında bir adam sığacak kadar açık yer bulunmaksızın bir kadınla beraber durarak, aynı imamla, aynı namazı bir hizada kılmak,
Özürsüz, yüzünü ve göğsünü kıbleden çevirmek,
Namaz içinde imamından başkasının yanlışını söylemek,
Kur'ân'ı mânâ bozulacak kadar yanlış okumak,
Kasten selâm verip selâm almak, (Namazın sonu zannederek selâm verse namaz bozulmaz. Secde-i sehiv lâzım gelir.)
Avret mahallinin dörtte birinin üç tesbih okuyacak kadar açık bulunması, (Avret mahallini isteği ile açarsa o anda namazı bozulur.)
Secdede iken iki ayağı ile tepinmek, (Bir ayakla üç defa tepinirse namazı yine bozulur.)
Secdede iki ayağını birden yerden kaldırmak.

-Namaz nasıl kılınır?
Namaz kılacak kimse, önce üzerinde ve namaz kılacağı yerde, namazın sahih olmasına engel olacak pislik cinsinden bir şeyin bulunmamasına dikkat eder. Abdest alır, Kıbleye döner. Kendini dünya düşüncelerinden mümkün mertebe çeker. Allâh'ın mânevî huzurunda olduğunu hatırından çıkarmaz. Kılacağı namaza kalbi ile niyet eder.

Meselâ kılacağı sabah namazının sünneti ise: "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya" diye kalben niyet eder. Şâyet farzını kılacaksa: "Niyet ettim Allâh rızâsı için bu günün sabah namazının farzını kılmaya" diye kalben niyet eder. Eğer nâfile namaz kılacaksa, "Niyet ettim Allâh rızâsı için namaz kılmaya" diye kalben niyet eder. Sonra iki elinin parmaklarını açık tutarak ve kıble tarafına döndürerek baş parmaklarını kulaklarının yumuşağına değecek kadar kaldırıp iftitah tekbirini alır. Yâni "Allâhü ekber" der "Allâhü ekber" lafzını kulakta bitirir.Göbekte bitirmez. (Resim 13). Kadınlar ise, ellerinin parmak uçları omuzları hizasına gelecek şekilde kaldırırlar (Resim 14)

Sonra erkekler sağ elinin içi sol elinin üzerine, (serçe parmak ile baş parmak sol elin bileğinde halka yapacak şekilde) koyarak ellerini göbek altına bağlar (Resim 15). Kadınlarsa, sağ el sol elin şeküzerinde göğüslerinin üzerine koyarlar. Gözler secde yerine bakar (Resim 16).

Eller bağlandıktan sonra "Sübhâneke" okunur. Sonra Eûzü ve Besmele çekilir ve Fâtiha-i Şerîfe okunur. Sonunda "Âmin" denir. Sonra bir sûre veya kısa bir sûre uzunluğunda en az bir âyet okunur. Eller yanlara salınıp "Allâhü Ekber" diyerek rükû'a gidilir.

Rükû'da erkekler parmakları açık olarak elleri ile dizlerini kavrar, baş ve arkayı aynı hizada tutarlar. (Resim 17). Kadınlar erkekler kadar eğilmezler (Resim 18). rükû'da en az üç defa "Sübhane rabbiye'l-azıym" denir. rükû'da ayak parmaklarına bakılır. Fakat baş eğilmez, düz tutulur. Rükûdan sonra "Semiallâhü limen hamideh" ve "Rabbenâ lekel hamd" diyerek doğrulunur. Tam doğrulduktan sonra "Allâhü Ekber" diyerek secdeye gidilir. Secdeye inerken evvelâ dizler, sonra eller, daha sonra baş yere konulur. (Secdede alın ve burnun yerin sertliğini hissetmesi şarttır.) El ve ayak parmakları kıbleye doğru çevrilir.

Secdede erkekler dirseklerini yanlara açıp karınlarını oyluklarından uzaklaştırırlar veayak parmaklarının uçları kıbleye doğru olur (Resim 19). Kadınlar ise bunun aksine dirseklerini yanlarına, karınlarını da uylukları üzerine getirirler ve ayak parmaklarını erkekler gibi kıbleye getirmezler. Ayaklarını yatırarak (resimde görüldüğü gibi) üstünü yere getirirler (Resim 20). Secdede üç defa "Sübhâne rabbiye'l-âlâ" denilir. Sonra "Allâhü Ekber" diyerek secdeden kalkılır, dizler üzerinde oturuş vaziyetine gelinir. Bir kere "Sübhânellâh" diyecek kadar bekledikten sonra "Allâhü Ekber" deyip ikinci secdeye varılır. Bu secdede yine üç kere "Sübhâne rabbiye'l-alâ" denilir. "Allâhü Ekber" deyip ikinci rek'ata kalkılır. Eller evvelki gibi bağlanır. Yalnız Besmele-i Şerîfe ile Fâtiha-i Şerîfe ve bir sûre veya bir uzun âyet okunur. Sonra aynen birinci rek'atte yapıldığı gibi rükû' ve secde yapılır. İkinci rek'atin ikinci secdesinden sonra sol ayağı yere döşeyip sağ ayağı dikerek ve parmakları kıbleye getirmek sûretiyle oturulur (Resim 21). Kadınlar iki ayağını sağ taraftan çıkartarak uylukları üzerine otururlar (Resim 22). "Ettehıyyâtü, Allâhümme salli ve Allâhümme bârik..." okunur. Sonra "Rabbenâ âtinâ" gibi dualar okunur.

Yüz sağ omuz tarafına döndürülerek "Es-selâmü aleyküm ve rahmetüllâh" denir (Resim 23, Resim 24). Bundan sonra da yüz sol tarafa döndürülerek yine "Es-selâmü aleyküm ve rahmetüllâh" denilir. Böylece namazdan çıkılmış olur. (Resim 25, Resim 26).

Sabah namazının farzı da aynen (sünneti gibi) böyle kılınır. Erkekler farzdan önce kaamet okurlar.

Kılınan herhangi bir namazdan, selâm verip çıktıktan sonra "Allâhümme ente's-selâmü ve minke's-selâm. Tebârekte yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm" denilip arkasından şu tesbih okunur:
سُبْحَانَ ٱللهِ وَٱلْحَمْدُ ِللهِ وَلاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ وَٱللهُ اَكْبَرُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِٱللهِ ٱلْعَلِىِّ ٱلْعَظِيمِ

"Sübhaanellâhi ve'l hamdülillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-alliyyi'l-azıym."

Mânâsı:

"Allâh'ı tesbih ve tenzih ederim. Hamd ona mahsustur. Allâh'tan başka ilah (Hak ma'bud) yoktur. (İsyandan) dönmek ve (itâate yönelmekde) güçlü bulunmak ancak pek yüce ve büyük (olan) Allâh'ın yardımıyla olur."

Bundan sonra 1 Âyetü'l-Kürsî (Allâhü lâilâhe illâ hü...) okunarak 33 kere "Sübhânallâh", 33 kere "Elhamdülillâh", 33 kere de "Allâhü Ekber" denilir. Arkasından şu tekbir, tehlil ve tahmid okunur:
ٱَللهُ اَكْبَرُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ ٱلْمُلْكُ وَلَهُ ٱلْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ ٱلْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

"Allâhü Ekber. Lâ ilâhe İllallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül mülkü velehül hamdü yuhyî ve yümît. Vehüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayrü ve hüve âlâ külli şey'in kadîr."

Mânâsı:

"Hz. Allâh her şeyden büyük ve ondan başka ilâh (Hak ma'bûd) yoktur, o birdir. Onun ortağı yoktur, Mülk onundur, hamd ona mahsusdur. Diriltir ve öldürür, O diridir, ölmez. Hayır onun elindedir. Ve o her şeye kaadirdir."

Bu tekbir, tehlil ve tahmidden sonra eller kaldırılır ve duâ edilir (Resim 27, Resim 28).

Bütün namazların kılınış şekli böyledir. Ancak, 3 ve 4 rek'atli farzlar ile 4 rek'atli sünnet-i müekkedelerin ve vitir namazının birinci oturuşunda sadece "Ettehıyyâtü" okunur. "Allâhümme salli ve Allâhümme bârik" okunmaz. Fakat İkindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk dört rek'at sünneti gibi, sünnet-i gayri müekkedelerin birinci oturuşlarında "Ettehıyyâtü" den sonra, "Allâhümme salli" ve "Allâhümme bârik" de okunur. Üçüncü rek'atin başında diğer dört rek'atli namazların aksine "Sübhâneke" okunur. Sonra "Euzü ve Besmele" çekilerek "Fâtiha"ya başlanır.

Öğle namazının sünnetinde, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü öğle namazının sünnetine" diye kalben niyet edilir. Farzında ise, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü öğle namazının farzına" diye kalben niyet edilir. Son sünnetine, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü öğle namazının son sünnetine" diye kalben niyet edilir.

İkindi namazının sünnetinde: "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü İkindi namazının sünnetine" farzında, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü İkindi namazının farzına" diye kalben niyet edilir.

Akşam namazının farzında: "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü akşam namazının farzına", sünnetinde de, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü akşam namazının sünnetine" diye kalben niyet edilir.

Yatsı namazının ilk sünnetinde, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü yatsı namazının ilk sünnetine", farzında da, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü yatsı namazının farzına", diye kalben niyet edilir. Son Sünnetinde "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü yatsı namazının son sünnetine" diye kalben niyet edilir. Daha sonra kılınan üç rek'at vitir namazında ise: "Niyet ettim Allâh rızâsı için vitir namazını kılmaya" diye kalben niyet edilir.
-Namaz vakitleri nasıl bilinir?
Musannif, namaz vakitlerinin aslım açıklamayı bitirince, müste-hab vakitlerin izahına başlayıjrşöyle demiştir: Sabah Namazını, iki rek'atın her birinde yirmişer âyet okumakla, kırk âyetin okunması mümkün olacak tekrarı icab ederse bir o kadar âyet sığacak miktar ertelemek müstehabdır. Bu abdestinde bozulma görülürse olur. Çünkü ResûlüIIah (S.A.V.) :
«Siz Sabah Namazını, sabahın beyazlığı vaktinde edâ edin. Çünkü sevabı çok büyüktür.» buyurmuştur.
Yaz günlerinin Öğle Namazını da, havanın serinlediği vakte er­telemek müstehabdır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Sîz Öğle Namazım serinliğe bırakın. Çünkü sıcağın şiddeti Ce­hennemin kaynamasmdandır.» buyurmuştur.
Yatsı Namazım gecenin ilk üçte birinin sonuna ertelemek nıüste-habdır. Başlangıcı ilk üçtebirin sonundan önce ve bitimi, üçtetairin sonunda olur. Velev ki tahminle olsun. Bu sözle Kudûrî'nin «Gecenin üç tehirinden önce» sözü ile, Kenz sahibinin «gecenin üçtebîrine kadarı» sözünün arası birleştirilmiş olur.
Vitr Namazını da, uykudan uyanmaya güveni olan kimse için Sa­bah Namazının vaktine* kadar ertelemek müstehabdır. Eğer uyanmaya güveni yok ise Vitr Namazını, uyumadan önce kılar. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Bir kimse gecenin sonunda kalkamamaktan korkarsa, Vitri gece­nin evvelinde kılsın ve eğer gecenin sonunda kâim olmaya ümit eder­se, Vitri gecenin sonunda kılsın.» buyurmuştur.
Kış günlerinin Öğle Namazını da hemen kılmak müstehabdır. Çünkü Enes İbn Mâlik' (R.A.) dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
«Resûlüllah (S.A.V.), kış günlerinde Öğle Namazını hemen kılar­lardı. Biz, gündüzden geçen mi daha çok, yoksa geri kalan mı daha çok olduğunu anlayamıyorduk.» Bunu İmâm Ahmed (Rh.A.) rivayet etmiştir.
Akşam Namazının hemen kılınması da müstehabdır. Çünkü riva­yet edilmiştir ki: Resûlüllah (S.A.V.), güneş batıp perdeye büründüğü zaman Akşam Namazını kılardı.» Bu hadîsi Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir. .
Havada bulut olduğu günde, İkindi ve Yatsı Namazı hemen kılı­nır. Çünkü İkindi Namazının ertelenmesinde, mekruh vakitte kılınma­sı ihtimâli vardır. Yatsı' Namazının ertelenmesinde de yağmur ve ça­mur sebebiyle cemaatin azalması ihtimâli vardır.
İkindi ve Yatsı Namazlarından başka; Sabah, Öğle ve Akşam Na­mazları da ertelenir. Çünkü Sabah ile Öğle Namazlarının ertelenmesin­de kerahet yoktur ve Akşam Namazının güneş batmadan önce kılınma­sından korkulur.

Mekruh Vakitler :


Güneşin doğma, zeval ve batmasi_vakitlerinde; kâini! vakitte kılınması lâzım gelen namaz, Tilâvet secdesi ve mezkûr vakitlerden önce hâzır olan Cenaze Namazı sahih olmaz.
Ancak musallînin, o günün İkindi Namazını güneşin batma vaktin­de kılması sahih olur. «Güneşin doğma vakti» sözü, «sahîh olmaz» sözü için zarfdır. «Ancak musallîniır, o günün ikindi namazını...» sözü de «namaz sahîh olmaz...» sözünden istisnadır. Zira İkindi Namazının güneşin batma vaktinde edâ edilmesi mekruh değildir. Çünkü musallî, o İkindi Namazını vâcib olduğu gibi <dâ eylemiştir. Zira vucûbun se­bebi şudur: Eğer önce edâ etmemiş ise", vaktin sonudur. İmdi, şayet vâ­cib olduğu gibi edâ ederse, o vakitte o namazın fiili mekruh olmaz. An­cak o vakte kadar ertelemesi mekruh olur. Nitekim vaktin çıkmasından sonra kazanın fiili mekruh olmayıp ancak fevt olması haram olduğu gibi.
Fukahâ demişlerdir ki: Tilâvet secdesinden murâd, zikredilen va­kitlerden önce okunan âyetin secdesidir. Çünkü o secde kâmil vakitte vâcibdir. Nakıs vakitte edâ edilmez. Fakat, eğer nakıs vakitte okunursa, kerâhetsiz o vakitte edası caizdir. Lâkin efdal olan müstehab vakitte edâ edilmesi için ertelenmesidir.
Yine böylece, Cenaze Namazı ile murâd, mezkûr vakitlerden önce hâzır olan cenazedir. Eğer cenaze o vakitte hâzır olursa, onun namazı­nın edası kerâhetsiz, o vakitte caiz olur. Zira o, vâcib olduğu gibi edâ edilmiştir. Çünkü onun vücûbiyyeti hâzır olmasıyledir. O vakit edası ef-daldir ve ertelenmesi mekruhtur. Bu zikredilen şeylerin mezkûr vakit­lerde çâiz olmadığı, hadîs-i şerîfde vârid olan nehy sebebiyledir. Çün­kü güneşe tapanlar o mekruh vakitlerde ibâdet ederler.
Güneşin batma vaktinde, İkindi Namazı caiz olduğu gibi, yine böy­lece mezkûr vakitlerde başlanmış bir Nafile Namazı kılmak veya nâfi-lenia mezkûr vakitlerde edasına nezr etmek ve mezkûr vakitlerde baş­ladığı ve bozduğu nafileyi o vakitlerde kaza etmek - bunların hepsi an­latılan şey sebebiyle - caizdir. Şüphesiz ki, nâkısan vâcib olan, nâkısan edâ edilir.
İlk iki meselede efdal olan, yâni mekruh vakitlerde nafile olarak başlanılan ile edası mezkûr vakitlerde nezr edilenden efdal olan, onu ke­sip kâmil vakitte kaza etmektir. Bunu Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Fecrin tulûundan sonra ve İkindi Namazını edadan sonra, Akşam Namazının edasına kadar, nafile kılmak mekruhdur. Sabah Namazının sünneti müstesnadır. Çünkü Sabah Namazının sünnetini kılmak mek­ruh değildir.
Nezredilmiş namaz, iki rek'at Tavaf Namazı ve musallînin nezr ile başlayıp bozduğu namazın'iadesi mekruhdur. Zikredilen iki vakit­te, fâite yâni vakti kaçan namaz mekruh değildir. Ancak ufukda olan kızıllık vaktinde fâite de mekruh olur. Çünkü kızıllık vaktinde kaza mekruhtur.
Zikredilen iki vakitte Cenaze Namazı ve Tilâvet secdesi mekruh değildir.
Vakti kaçan namaz müstesna, imâmın hutbe için minbere çıktığı vakitte, hattâ imâm namazı bitirinceye kadar, kılınan namaz mekruh­dur. Musannifin, hutbeyi mutlak olarak zikrine sebeb, Cuma'nın, Bay­ramın ve Hac hutbelerinin ve bunlardan başka hutbelerin hepsini içi­ne alması içindir. Zeylaî ve Hidâye sarihleri böyle zikretmişlerdir. Bu­nun mekruh olması yalnız hutbe için değildir. İnşaallâhu Teâlâ tahkiki yakında Cuma Namazı babında gelecektir. Mekruh olmasına sebeb hut­beyi dinlemekten alıkoyduğu içindir. Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) :
«Vakti geçen namazlar, Cenaze Namazı ve Tilâvet secdesi, imâm hutbeye çıktığı vakitte mekruh olur.» demiştir. Nihâye sahibi, fâite (yâ­ni vakti geçen namaz) hutbe vaktinde kerâhetsiz caiz olur» demiştir. Daha tercih edilir olduğu için, burada Nihâye'nin sözü seçilmiştir.
Özür sebebiyle bir vakitte iki farz namaz cemedilmez. İmâm Şafiî (Rh.A.) bu görüşte değildir. Çünkü İmâm Şafiî (Rh.A.), Öğle Namazı ile İkindinin ve Akşam Namazı ile Yatsının bir arada kılınmasını, yağ­mur, hastalık ve sefer özrüyle caiz görür.
Ancak, Hacda olursa bir arada kılınır. Çünkü Hacceden kimse Öğle Namazı ile İkindiyi Öğle vaktinde Arafe'de; Akşam Namazı ile Yat­sıyı Müzdelife'de birleştirir yâni ikisini bir vakitte kılar.
Bir kadın, İkindi vaktinde veya Yatsı vaktinde temizlense, ancak onları kaza eder. İmâm Şafiî' (Rh.A,) ye göre; Öğle Namazı ile İkindi­nin vakitlerinin bir vakit olması ve Akşam Namazı ile Yatsının vakitle­rinin bir vakit olması dolayısıyla, İkindi Namazı ile Öğle Namazı, Yatsı Namazı ile Akşam Namazı beraber kaza edilir. Bundan dolayı Özürle birleştirilmelerini caiz görmüştür. Nitekim yukarıda geçti.
Namaza vaktin sonunda ehil olan kimse, o vakti kaza eder. O vak­tin sonunda hâiz (hayız) ve lohusa olan kadın kaza etmez.
Bize göre, sebebiyyette muteber olan vaktin sonudur. İmâm Şâfiî'-(Rh.A.) ye göre, muteber olan vaktin evvelidir. Hattâ vaktin sonunda bir kâfir İslâmla gelse veya bir çocuk baliğ olsa veya hayızlı kadın te­mizlenmiş olsa, bize göre, bunlara vaktin farzını edâ gerekir. Eğer ka­dın vaktin evvelinde hâiz olsa, bize göre, o vakti kaza etmez. İmâm Şafiî (Rh.A.), ayrı görüştedir. Bu-meselenin tahkiki usûlde anlatılmıştır.

-Namaz sureleri ve namaz duaları nelerdir?
Namazda Okunan Bâzı Sûre ve Âyetler

Sûreler, latin harflerinden okunacağı zaman aşağıdaki işâretlere dikkat edilmesi zarûrîdir: âa: a harfi ince bir şekilde çekerek okunacak, aa: a harfi kalın ve çekerek okunacak, üü: ü çekerek okunacak. ii: i çekerek okunacak, altı çizgili h boğazdan hırıltılı olarak çıkarılacak, altı çizgili s ve z harfleri peltek okunacaktır.

Fâtiha-i Şerîfe
اَعُوذُ بِٱللهِ مِنَ ٱلشَّيْطَانِ ٱلرَّجِيمِ ﴿﴾ بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ ﴿﴾ ٱَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ ٱلْعَالَمِينَ ﴿﴾ ٱَلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ ﴿﴾ مَالِكِ يَوْمِ ٱلدِّينِ ﴿﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿﴾ ٱِهْدِنَا ٱلصِّرَاطَ ٱلْمُسْتَقِيمَ ﴿﴾ صِرَاطَ ٱلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ ٱلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ ٱلضَّآلِّينَ ﴿﴾ اٰمِينَ

"Euuzü billâahi mineşşeytaanir raciym
Bismillâahi'r- rahmâani'r - rahıym

Elhamdü lillâahi rabbil aalemiyn
Errahmâanir rahıym
Mâaliki yevmiddiyn
İyyâake na'büdü ve iyyâake nesteıyn
İhdine's-sıraatal müstekıym
Sıraatalleziyne en amte aleyhim
Gayril meğduubi aleyhim veled daaaalliyn
..Aamiyn.."

Meali:

"Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla... Hamd, âlemlerin Rabbı, Rahmân, Rahîm ve dîn gününün sâhibi olan Allâh'a mahsustur. Yalnız sana ibâdet eder, yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna ilet, gadaba uğrayanlarınkine, sapıklarınkine değil."


Âyetü'l-Kürsî
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱَللهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ٱلْحَىُّ ٱلْقَيُّومُ لاَ تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِى ٱلسَّمٰوَاتِ وَمَا فِى ٱْلاَرْضِ مَنْ ذَا ٱلَّذِى يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلاَّ بِاِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَىْءٍ مِنْ عِلْمِهِ اِلاَّ بِمَا شَآءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ ٱلسَّمٰوَاتِ وَٱْلاَرْضَ وَلاَ يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ ٱلْعَلِىُّ ٱلْعَظِيمُ ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

Allâahü lâaa ilâahe illâa hüvel hayyul kayyüum
Lâa te'huzühüü sinetüv velâa nevm
Le hüü mâa fissemâavâati ve mâa fil ard
Men zellezii yeşfeu ındehüü illâa bi iznih
Ya'lemü mâa beyne eydiyhim vemâa halfehüm
Velâa yühıytuune bişey im min ılmihii illâa bi mâa şâaaae
Vesia kürsiyyühüs semâavâati vel erda
Velâa yeüüdühüü hıfzuhümâa
Ve hüvel aliyyül azıym."

Meali:

"Allâh odur ki, kendiden başka ilah yoktur. O hay ve kayyumdur. Kendisini ne uyku yakalar ne de uyuklama... Semâvat ve arzda bulunanların hepsi onundur. Onun izni olmadan katında hiçbir kimse şefaat edemez. O kullarının yapmakta olduklarını ve önceden yaptıklarını bilir. Onun ilminden ancak dilediklerini kavrayabilirler. Onun kürsisi gökleri ve yeri kucaklayacak kadar vâsi'dir. Bunları muhafaza ona ağır da gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür."

İnşirah Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ﴿﴾ وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ ﴿﴾ ٱَلَّذِى اَنْقَضَ ظَهْرَكَ ﴿﴾ وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ ﴿﴾ فَاِنَّ مَعَ ٱلْعُسْرِ يُسْرًا ﴿﴾ اِنَّ مَعَ ٱلْعُسْرِ يُسْرًا ﴿﴾ فَاِذَا فَرَغْتَ فَٱنْصَبْ ﴿﴾ وَاِلٰى رَبِّكَ فَٱرْغَبْ ﴿﴾

"Bismillâahi'r-rahmâani'r-rahıym.

Elem neşrahleke sadrek
Ve veda'nâa anke vizrek
Ellezii enkada zahrek
Ve rafa'nâa leke zikrek
Fe inne meal usri yüsran inne meal usri yüsraa
Fe izâ ferağte fensab
Ve ilâa rabbike ferğab"

Meali:

"Şerh etmedik mi? (Açıp genişletmedik mi senin saadetin için) göğsünü. Ve sırtına ağır basan (seni üzüp zayıf düşüren) ağır yükü senden indirmedik mi? Ve yükseltmedik mi senin zikrini. Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık var. Evet o (bir) zorlukla beraber (iki) kolaylık var. Ohalde boşaldın mı, yine kalk yorul. Ve ancak rabbine rağbet et, hep ona yönel."

Kadr Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فِى لَيْلَةِ ٱلْقَدْرِ ﴿﴾ وَمَا اَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ ٱلْقَدْرِ ﴿﴾ لَيْلَةُ ٱلْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ ﴿﴾ تَنَزَّلُ ٱلْمَلآَئِكَةُ وَٱلرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ اَمْرٍ ﴿﴾ سَلاَمٌ هِىَ حَتّٰى مَطْلَعِ ٱلْفَجْرِ ﴿﴾

"İnnaa enzelnâhü fî leyletil kadr.
Ve maa edrâke mâ leyletül kadr.
Leyletül kadri hayrün min elfi şehr.
Tenezzelül melâiketü verrûhu fîhâ biizni rabbihim.
Min külli emrin selâm. Hiye hattâ matla'ıl fecr."

Meâli:

"Hakikat, biz onu (Kur'anı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin (o büyük fazl u şerefini) sana bildiren nedir? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Onda melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle, herbir iş için iner de iner. O (gece) tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır."

Fîl Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ ٱلْفِيلِ ﴿﴾ اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِى تَضْلِيلٍ ﴿﴾ وَاَرْسَلَ عَلَيهِم طَيْرًا اَباَبِيلَ ﴿﴾ تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجِّيلٍ ﴿﴾ فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَاْكُولٍ ﴿﴾

"Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahıym

Elemtera keyfe feale rabbüke bi eshaabil fiyl
Elem yec'al keydehüm fii tadliyl
Ve ersele aley him tayran ebâabiyl
Termiyhim bi hıcâaratim min sicciyl
Fecealehüm Ke asfim me'küül"

Meali:

"(Habîbim) Rabbinin fil sahiplerine nasıl (muâmele) ettiğini görmedin mi? O, bunların plânlarını boşa çıkarmadı mı? O, bunların üzerine sürü sürü kuş(lar) gönderdi ki, bunlar onlara pişkin tuğladan (yapılmış) taş(lar) atıyor(lar)dı. Derken (Allâh) onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi."

Kureyş Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ِلاِيلاَفِ قُرَيْشٍ ﴿﴾ اِيلاَفِهِمْ رِحْلَةَ ٱلشِّتَآءِ وَٱلصَّيْفِ ﴿﴾ فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هٰذَا ٱلْبَيْتِ ﴿﴾ ٱَلَّذِى اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَاٰمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

Li iylâafi kurayşin iylâafihim rihleteş şitâaaai vessayyf
Fel ya'büdüü rabbehâazel beytillezii et 'amehüm min cuuıv ve âamene hüm min havvf"

Meali:

"(Bari) Kureyş emn ü selâmete, kış ve yaz kendilerini seyrü seferde esenliğe (ve garantiye) kavuşturduğundan dolayı, şu beytin (Kâbe'nin) Rabbine ibâdet etsinler onlar. (O Rab ki,) onları açlıktan (kurtarıp) doyuran, kendilerine korkudan eminlik verendir o."

Mâûn Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اَرَاَيْتَ ٱلَّذِى يُكَزِّبُ بِٱلدِّينِ ﴿﴾ فَذٰلِكَ ٱلَّذِى يَدُعُّ ٱلْيَتِيمَ ﴿﴾ وَلاَ يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ ﴿﴾ فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ ﴿﴾ ٱَلَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ ﴿﴾ ٱَلَّذِينَ هُمْ يُرَآؤُنَ ﴿﴾ وَيَمْنَعُونَ ٱلْمَاعُونَ ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

Eraeytellezii yükezzibü biddiyn.
Fezâalikellezii yedü'ul yetiym
Velâa yehuddu alâa ta'aamil miskiyn
Feveylül lil musalliyn
Elleziyne hüm an salâatihim sâahüün
Elleziyne hüm yüraaa üüne ve yemneuunel mâauun"

Meali:

"Dini yalan sayanı gördün mü? İşte yetimi unf ü şiddetle iten, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. Fakat veyl! Namaz kılanların vay hâline ki, onlar namazlarından gaafildirler, onlar riyakârların tâ kendileridir. Zekâtı da men'ederler onlar."

Kevser Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ ٱلْكَوْثَرَ ﴿﴾ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَٱنْحَرْ ﴿﴾ اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ ٱْلاَبْتَرُ ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

İnnâa e'taynâakel kevser
Fesalli li rabbike ven har
İnne şâa nieke hüvel ebter"

Meali:

"(Habîbim) hakikat, biz sana, Kevseri verdik. O halde Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Sana buğz eden (yok mu? İşte asıl) zürriyetsiz olan şüphesiz ki odur."

Kâfirûn Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ يَا اَيُّهَا ٱلْكَافِرُونَ ﴿﴾ لاَ اَعْبُدُ ماَ تَعْبُدُونَ ﴿﴾ وَلاَ اَنْتُمْ عَابِدُونَ ماَ اَعْبُدُ ﴿﴾ وَلاَ اَنَا عَابِدٌ ماَ عَبَدْتُمْ ﴿﴾ وَلاَ اَنْتُمْ عَابِدُونَ ماَ اَعْبُدُ ﴿﴾ لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِىَ دِينِ ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

Kul yâa eyyühel kâafiruun
Lâa e'büdü mâa te'büdüün
Velâa entüm aabidüüne mâa a'büd
Velâa ene aabidüm mâa abedtüm
Velâa entüm aabidüüne mâa e'büd
Leküm diynüküm veliye diyn"

Meali:

"(Habîbim şöyle) de: Ey kâfirler, ben, sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Benim (kendisine) ibâdet (de devam) edeceğime de siz kulluk ediciler değilsiniz. Ben (zâten) sizin taptıklarınıza (hiçbir zaman) tapmış değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma (hiçbir vakit) kulluk ediciler değilsiniz. Sizin inandıklarınız size, benim dinim bana."

Nasr Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اِذَا جَآءَ نَسْرُ ٱللهِ وَٱلْفَتْحُ ﴿﴾ وَرَاَيْتَ ٱلنَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ ٱللهِ اَفْوَاجًا ﴿﴾ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَٱسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

İzâa câaaae nasrullaahi vel fethu
Ve raeytennâase yedhu-lüüne fii diynillâahi efvâacâa
Fesebbih bihamdi rabbike vesteğfirhü
innehüü kâane tevvâabâa"

Meali:

"Allâhın nusreti ve fetih gelince, sen de insanların cemaat cemaat Allâh'ın dinine girdiklerini görünce hemen Rabbini hamd ile tesbih (ve tenzîh) et. Onun yarlığamasını iste. Şüphesiz ki o, tevbeleri çok kabul edendir."

Leheb Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
تَبَّتْ يَدَا اَبِى لَهَبٍ وَتَبَّ ﴿﴾ ماَ اَغْنٰى عَنْهُ مَالُهُ وَماَ كَسَبَ ﴿﴾ سَيَصْلٰى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ ﴿﴾ وَٱمْرَاَتُهُ حَمَّالَةَ ٱلْحَطَبِ ﴿﴾ فِى جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

Tebbet yedâaa ebiylehebivve tebbe
Mâa ağnâa anhü mâalü-hüü ve mâa keseb
Se yaslâa nâaran zâate leheb
Vemraetühüü hammâaletel hatab
Fii ciydihâa hablüm mim mesed"

Meali:

"Ebû Leheb'in iki eli kurusun. Kendisi de kurudu (helâk oldu ya). Ona ne malı, ne kazandığı fayda verdi. Alevli bir ateşe girecek o. Karısı da (hem) odun hammalı olarak. (Karısının) boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde."

İhlâs Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ هُوَ ٱللهُ اَحَدٌ ﴿﴾ ٱَللهُ ٱلصَّمَدُ ﴿﴾ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ﴿﴾ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

Kul hüvellâahü ehad
Allâahüs samed
Lem yelid ve lem yüüled
Velem yeküllehüü küfüven ehad"

Meali:

"De ki: O Allâh, birdir. Allâh Samed'dir. O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey ona eş veya denk değildir."

Felak Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ ٱلْفَلَقِ ﴿﴾ مِنْ شَرِّ ماَ خَلَقَ ﴿﴾ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ ﴿﴾ وَمِنْ شَرِّ ٱلنَّفَّاثَاتِ فِى ٱلْعُقَدِ ﴿﴾ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

Kul euuzü birabbil felak
Min şerri mâa halak
Ve min şerri ğaasikın izâa vekab
Ve min şerrin neffâasâati fil 'ukad
Ve min şerri haasidin izâa hased"

Meali:

"De ki: Sabahın Rabbine sığınırım, yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürenlerin şerrinden. Ve haset edenin, haset ettiği zaman şerrinden."

Nâs Sûresi
بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ ٱلنَّاسِ ﴿﴾ مَلِكِ ٱلنَّاسِ ﴿﴾ اِلٰهِ ٱلنَّاسِ ﴿﴾ مِنْ شَرِّ ٱلْوَسْوَاسِ ٱلْخَنَّاسِ ﴿﴾ ٱَلَّذِى يُوَسْوِسُ فِى صُدُورِ ٱلنَّاسِ ﴿﴾ مِنَ ٱلْجِنَّةِ وَٱلنَّاسِ ﴿﴾

"Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym

Kul euuzü birabinnâas
Melikinnâas
İlâahinnâas
Min şerril vesvâasil hannâas
Ellezii yüvesvisü fii sudüürinâas
Minel cinneti vennâas"

Meali:

"De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların (yegâne) mâlikine, insanların ma'bûduna, o sinsi şeytanın şerrinden, ki o, insanların göğüslerine daima vesvese verendir. (O şeytan) gerek cinden, gerek insandan (olsun)."
Namazda Okunan Bazı Duâlar

Tekbir
ٱَللهُ اَكْبَرُ

Allaahü Ekber.

Mânâsı:

"Allâh En Büyüktür."

Sübhâneke
سُبْحَانَكَ ٱللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ وَتَبَارَكَ ٱسْمُكَ وَتَعَالٰى جَدُّكَ (وَجَلَّ ثَنَآئُكَ) وَلاَ اِلٰهَ غَيْرُكَ

Sübhaanekellaahümme ve bihamdik. Ve tebâarakesmük. Ve teaalâa ceddük. (Ve celle senâaük.*) Velâa ilâahe ğayrük."

* "Ve Celle senâaük" ilavesi cenaze namazında yapılır.

Mânâsı:

Allâh'ım, seni tenzîh ve hamdinle tesbih ederim. Senin adın mübârektir. Senin azametin çok yücedir. (Senin şânın yücedir) ve senden gayri hiçbir ilâh yoktur."

Tehıyyât
ٱَلتَّحِيَّاتُ ِللهِ وَٱلصَّلَوَاتُ وَٱلطَّيِّبَاتُ ٱَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا ٱلنَّبِىُّ وَرَحْمَةُ ٱللهِ وَبَرَكَاتُهُ ٱَلسَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ ٱللهِ ٱلصَّالِحِينَ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

"Ettehıyyâatü lillâahi vessalevâatü vettayyibâatü esselâamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâahi ve berakâatühüü esselâamü aleynâa ve alâa ibâadillâahis salihiyn. Eşhedü ellâa ilâahe illallâah ve eşhedü enne Muhammeden abdühüü ve rasüülüh."

Mânâsı:

"Her türlü kavlî, bedenî ve mâlî ibâdetler Allâh'a mahsustur. Ey şânı yüce Peygamber, selâm ve Allâh'ın rahmetiyle bereketleri senin üzerine olsun ve selâm bizlere ve Allâh'ın sâlih kullarına olsun. Ben şehâdet ederim (yakînen bilirim) ki, Allâh'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ve şehâdet ederim ki Hazret-i Muhammed Allâh'ın kulu ve Resûlüdür."

Salevât-ı Şerîfeler
ٱَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاهِيمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

"Allâahümme salli alâa Muhammediv ve alâa âali Muhammedin kemâa salleyte alâa ibraahiyme ve alâa âali ibraahiyme inneke hamiydüm meciyd.

Mânâsı:

"Allâh'ım, (Peygamber Efendimiz) Hz. Muhammed'e ve âline, Hz. İbrahim'e ve âline rahmet ettiğin gibi, rahmet eyle.
ٱَللّٰهُمَّ بَارِكْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلٰى اِبْرَاهِيمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

Allâahümme bârik alâa Muhammediv ve alâa âali Muhammedin kemâa bârekte alâa ibraahiyme ve alâa âali ibraahiyme inneke hamiydüm meciyd."

Mânâsı:

Allâh'ım, (Peygamber Efendimiz) Hz. Muhammed ve âlini, Hz. İbrahim ve âlini mübârek kıldığın gibi mübârek kıl."

Salevât-ı Şerîfeden Sonra Okunacak Duâ
رَبَّنَا اٰتِنَا فِى ٱلدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى ٱْلاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ ٱلنَّارِ

"Rabbenâa âatinâa fiddünyâa hasenetev ve fil âahırati hasenetev ve kınâa azâabennâar.

Mânâsı:

"Ey Rabbimiz, bize dünyada ve âhirette iyi hâl ver ve bizi o ateş azabından koru.
رَبَّنَا ٱغْفِرْ لِى وَلِوَالِدَىَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ ٱلْحِسَابُ

"Rabbenağfirlii ve livâa lideyye ve lil mü'miniyne yevme yekuumül hısâab"

Mânâsı:

Ey rabbimiz , hesab günü geldiği zaman bizi mağfiret et. Anne ve babamı ve müminleri de mağfiret et."

"Rabbenâ âtinâ" duâsından sonra, selâmdan önce okunacak duâ:
ٱَللّٰهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ جَهَنَّمَ وَاَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ ٱلْقَبْرِ وَاَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ ٱلْمَسِيحِ ٱلدَّجَّالِ وَاَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ ٱلْمَحْيَا وَٱلْمَمَاتِ

"Allâahümme innii eûzü bike min azâabi cehennem ve eûzü bike min azâabi'l-kabri ve eûzü bike min fitneti'l-mesiyhı'd-deccâal ve eûzü bike min fitneti'l-mahyâa ve'l-memâat."

Mânâsı:

"Allâh'ım, Cehennem azâbından, kabir azâbından, deccâlin fitnesinden, hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınıyorum."

Abdullahi'bni Abbas (r.a.), Peygamber Efendimizin bu duâyı Kur'ân-ı Kerîm'den bir sûreyi öğrettiği gibi tâlîme çalıştığını rivâyet buyurmuşlardır. Resûlüllah Efendimiz'den, tavsiye edilen başka duâlar da mevcuttur.

Kunut Duâları
ٱَللّٰهُمَّ اِنَّا نَسْتَعِينُكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَنَسْتَهْدِيكَ وَنُؤْمِنُ بِكَ وَنَتُوبُ اِلَيْكَ وَنَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ وَنُثْنِى عَلَيْكَ ٱلْخَيْرَ كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَلاَ نَكْفُرُكَ وَنَخْلَعُ وَنَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ
ٱَللّٰهُمَّ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَلَكَ نُسَلِّى وَنَسْجُدُ وَاِلَيْكَ نَسْعٰى وَنَحْفِدُ نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَنَخْشٰى عَذَابَكَ اِنَّ عَذَابَكَ بِٱلْكُفَّارِ مُلْحِقٌ

"Allaahümme innâa nesteıynüke Ve nesteğfiruke ve nestehdiyk Ve nü'minübike ve netüübü ileyk Ve netevekkelü aleyk Ve nüsnii aleykelhayra küllehüü neşküruke velâa nekfürük Ve nahleu ve netrukü men yefcürük.

Allâahümme iyyâake ne'büdü ve leke nüsallii ve nescüdü ve ileyke nes'aa ve nahfidü nercüü rahmeteke ve nahşâa azâabeke inne azâabeke bilküffâari mülhık."

Mânâsı:

"Allâh'ım, senden yardım, hidayet ve mağfiret dileriz. Sana iman eder, sana tevbe eder, sana güvenip dayanırız. Her hayırla zâtını senâ eder (nîmetlerine) şükrederiz. Asla seni (inkâr ile) küfretmeyiz. Sana isyan edenleri hal'ederiz ve terk ederiz.

Allâh'ım, ancak sana ibâdet eder, sadece senin için namaz kılar ve secde ederiz. Ancak sana (kulluk) için çalışır ve koşarız. Rahmetini umar, âzabından da korkarız. Zira senin azabın kâfirlere ulaşıcıdır."



-Ezan ve kâmet

Ezan, lügat yönünden bildirmek (ilâm) demektir. Şer'an, vech-i mahsûs (özel bir şekil) ile namazın vaktini bildirmektir. Ezanda bulu­nan elfâz-ı mahsûsaya (muayyen lâfızlara) ezan adı verilir.
Ezan, farzlar için sünnet-i müekkededir, sünnet kılınmıştır. O farz­lar; beş vakit namaz (revâtib), onların* kazası ve Cuma Namazıdır. Namaz için ezan okumak vâcip kuvvetinde bir sünnet-i müekkededir. Bir namaz vaktinin girdiği ezanla ilân edilir. Bir günde 5 vakit namaz vardır ve 5 defa ezan okunur.

Ezan şudur:
ٱَللهُ اَكْبَرُ ٱَللهُ اَكْبَرُ ٱَللهُ اَكْبَرُ ٱَللهُ اَكْبَرُ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ ٱللهِ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ ٱللهِ حَىَّ عَلَى ٱلصَّلاَةِ حَىَّ عَلَى ٱلصَّلاَةِ حَىَّ عَلَى ٱلْفَلاَحِ حَىَّ عَلَى ٱلْفَلاَحِ ٱَللهُ اَكْبَرُ ٱَللهُ اَكْبَرُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ

"Allâhü ekber Allâhü ekber
Allâhü ekber Allâhü ekber
Eşhedü en lâ ilâhe illallâh.
Eşhedü en lâ ilâhe illallâh.
Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh.
Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh.
Hayye ale's-salâh Hayye ale's-salâh.
Hayye ale'l-felâh Hayye ale'l-felâh.
Allâhü ekber Allâhü ekber.
Lâ ilâhe illallâh"

Ezanın metni bundan ibârettir. Ancak sabah ezanlarında "Hayye alel'-felâh" dan sonra iki defa "Essalâtü hayrün minen nevm" denilir.

Kaamet de ezan gibidir. Ancak kaamette "Hayye ale'l-felâh" dan sonra iki defa "Kad kaameti's-salâh" denilir.

Evde veya kırda kılınacak namazlar için hem ezan hem de kaamet okumak efdaldir. Vakit girmeden ezan okunmaz. Ezan, vakitlerin sünneti değil namazların sünnetidir. Onun için kaza namazlarına da ezan ve kaamet okumak sünnettir. Câhillerin ve fâsıkların ezan okuması mekruhtur. İyiyi kötüyü, yanlışı doğruyu ayırabilen (mümeyyiz) sabinin ezan okuması caizdir.

Kadınlar ezan ve kaamet okumazlar. Ezan ve kaamette cümlelerin son kelimeleri cezm ile okunur.

Ezân okunurken tekbirler şehadetler tekrar edilerek ve hürmetle dinlenir, sonunda şu duâ okunur:
ٱَللّٰهُمَّ رَبَّ هٰذِهِ ٱلدَّعْوَةِ ٱلتَّآمَّةِ وَٱلصَّلاَةِ ٱلْقَآئِمَةِ اٰتِ مُحَمَّدًا ٱلْوَسِيلَةَ وَٱلْفَضِيلَةَ وَٱبْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا ٱلَّذِى وَعَدْتَهُ اِنَّكَ لاَ تُخْلِفُ ٱلْمِيعَادَ

"Allâhümme Rabbe hâzihi'd-da'veti't tâmmeti ves-salâtil-kaaimeti âti Muhammedeni'l-vesîlete vel-fazîlete veb'ashü mekaamen mahmûdenillezî veadtehû, inneke lâ tuhlifü'l-mîâd."

Manası:

"Allâh'ım! Ey bu dâvetin ve kılınmak üzere bulunan namazın Rabbi. Peygamberimiz Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) vesîleyi ve fazileti ver. Onu kendisine va'd buyurmuş olduğun "Makâm-ı Mahmûd"a eriştir. Şüphe yok ki Sen va'dinden dönmezsin."
Vitr Namazı, iki Bayram Namazı, Küsûf Namazı, Husuf Namazı, Cenaze Namazı, İstiskâ Namazı, sünnetler ve nafilelerde ezan sünnet değildir.
Ezan beş farz namazın vakitlerinde sünnettir. Yâni vaktinden ön­ce ve sonra caiz değildir. Ancak kaza için caizdir. Çünkü, eğer edâ vak­ti geçmiş ise, kazanın' ezanı kaza vakti içindir. Zira, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) :
«Ulusa ili. vakti geçen namazı hatırladığı zaman kılsın.» buyur­muştur. Çünkü vakti geçen namazın hatırlanması onun kazasının vak­tidir.
İmdi, eğer vakit-girmezden önce ezan okunsa, o ezan iade edilir.
Ezanı, dört tekbir ile okumak sünnettir. Ezana; «Allâhu ekber, A1-. lâhu ekber, Allâhu ekber, Allâhu ekber» diyerek başlanır.
Teğannîsiz yâni değiştirmek ve bozmaksızın okunur. Tercî'de yapıl­maz,
Tercî': Şehâdeteynde sesi alçaltıp sonra geri dönerek yine şehâde-teynle sesi yükseltmektir.
Müezzin iki parmağını iki kulağına kor. İki elini koymak da caiz­dir. Nitekim ResûlüIIah' (S.A.V.) in Hz. Bilâl' (R.A.) e şöyle dediği ri­vayet edilmiştir:
«Yâ Bilâl, sen iki parmağını iki kulağına koy. Çünkü sesin çok yüksek çıkar.»
Eğer müezzin iki parmağını kulağına koymayı terk ederse, bir mah­zur yoktur. Çünkü Sünnet-i Asliyye değildirTeressül eder. Yâni müezzin, ezanı çabuk değil, yavaş okur. Müez­zin, eğer yerinde dururken ezanı işittirmesi mümkün ise, «Hay'aleteyn» de sağma ve soluna döner. Çünkü rivayet edilmiştir ki: «Hz. Bilâl (R.A.), Hayya ala's-salâh ve hayya ale'l-felâh'a geldiğinde, sağına ve soluna yüzünü çevirirdi ve dolaş m azdı.»
Bu ezânm keyfiyyeti; «Hayya ala's-salâh» in sağ taraf da ve «Hayya ale'l-felâh» m sol tarafda denmesidir. Bazı Âlimler, «Hayya ala's-salâh» sağda ve solda, «Hayya ale'I-felâh» yine böylece sağda ve solda söyle­nir, demişlerdir. Sahih olan söz, birincisidir. Zeylaî (Rh.A.) böyle zik­retmiştir.
Aksi takdirde müezzin yerinde dolaşır. Yâni müezzin, iki ayağı üze­rinde sabit durup yüzünü çevirdiği zaman ezanı duyurmak mümkün olmadığı takdirde şerefede dolaşır ve sağ pencereden başını çıkarıp «Hayya ala's-salâh», der. Sonra gider sol pencereden başını çıkarır, «Hayya ale'l-felâh», der.
Sabah Namazının ezanının felahından sonra iki kere «es-Salâtü hayrun min-en 'nevin» der. Çünkü rivayet edilmiştir ki: «Hz. Bilâl (R.A.), Resûlullah' (S.A.V.) e gelip onu uyur bulduğunda, «es-salâtü hayrun min-en-nevm», yâni namaz uykudan daha hayırlıdır» demiştir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (S.A.V.); «Bu ne güzel sözdür, sen bu sözü ezanında oku» buyurmuş ve- Sabah Namazına tahsis eylemiştir. Çünkü Sabah Namazı vaktinde insan, uyku ve gaflet halindedir. İmdi Sabah- Namazına uzun okumayı tahsis ettiği gibi, Sabah Namazının vaktine de, duyurup bildirme (ilâm) fazlalığını tahsis etmiştir.
İkâmet de böyledir. Yâni kelimelerin sayısında, ikâmet de ezan gibidir. Lâkin ikisi arasında şu farklar vardır: İkâmet iki parmakla­rı kulaklara koymaksızın olur. Ve çabukça okunur. Ezandaki teressül (yavaş yavaş okuma) bunda yoktur. Yine ikâmet, «hayya ale'l-felâh» dedikden sonra, iki kere«kâd kâmet'is-salâh» ziyadesiyle okunur.
Musannifin, hay'aleleynde sağa ve sola yüzünü çevirmemeyi söyle­memesinin sebebi şudur : Çünkü, eğer böyle deseydi, bunun asla caiz olmadığı anlaşılırdı.
İmâm Temurtâşî (Rh.A), ikâmette orada namazı bekleyen insanla­ra doğru dönülür» demiştir.
Ezan ve ikâmetin ikisinde de kıbleye yönelinir ve ikisinin de ara­larında konuşmak caiz değildir.
Tesvîb olunur. Tesvîb : İ'lâmdan sonra i'lâma (bildirme ve duyur­maya) dönmektir. Her memleketin tesvîbi, o memleketin halkının bil­diği gibidir.
Ezan ile ikâmetin-arasında oturulur. Ancak Akşam Namazının eza­nından sonra tesvîb ve oturmak olmaz. «Ancak Akşam Namazında» sö­zünde «ancak - illâ» harfi, «tesvîb eder ve ikisi arasında oturur» sö­zünden müstesnadır.
Akşam Namazı vaktinde tesvîb olmaz. Çünkü tesvîb, cemaate bil­dirmek içindir. Cemaat ise Akşam Namazı vaktinde, vakit dar olduğu için hâzırdırlar. Oturmak olmamasının sebebi ise, Akşam Namazının te'-hîri mekruh olduğu' içindir. Bu durumda, kerahetten sakınarak, ikisi arasını bir miktar ayırmakla yetinilir.
Musallî, bir kaza Namazı (fâite) için ezan ve ikâmet getirir. Bir çok Kaza Namazı sahibi olan kimse de birinci Kaza Namazı için ezan ve ikâmet getirir. Geri kalan^Kazâ Namazları için ezanda muhayyer kılınmıştır. Bu sözde, ikâmette muhayyer olmayıp geri kalan Kaza Na­mazlarının hepsinde ikâmeti getirmeğe işaret vardır.
Abdestsiz kimsenin, erginliğe yaklaşmış çocuğun (mürâhıkın), kö­le, veled-i zina, a'mâ ve A'râhînin ezanı caizdir.
Cünubun, aklı gelişmemiş çocuğun; kadın, deli, sarhoş ve fâsıkın ve oturduğu halde ezan okuyan kimsenin ezanı mekrûhdur. Ancak ken­disi için olursa, ezanın, sünnet olmasına riâyet ve i'lâma hacet olmadığı için, otururken ezan mekruh olmaz.
Fâsık ile oturarak ezan okuyandan başkasının ezanı iade edilir.
Zikredilen yedi çeşit kimsenin ezanları mekruh olduğu gibi, ikâmetleri de mekruhtur. Abdestsiz kimsenin ikâmeti de mekrûhdur. Fakat, ikâ­meti tekrar etmenin şeriyyeti mevcûd olmadığı için ikâmetleri iade edilmez.
Yolcu, mescidde cemâatîe namaz knaıı kimse ve şehirdeki evinde cemaatle namaz kılan kimse, ezan ve ikâmeti okur. Yolcu­nun (müsâfirin), ikâmeti terk etmesi mekrûhdur. Mescidde cemaatle namaz kılan kimsenin, ikâmeti terk etmesi mekruh olduğu gibi, eza­nı terki de mekrûhdur. Musallînin, şehirdeki evinde ezan ve ikâmetin ikisini de terketmesi mekruh değildir.
Vikâye'de denmiştir ki: Yolcu (müsâfir) olan kimse ve mescidde cemaatle namaz kılan veya şehirdeki evinde cemaatle namaz kılan kim­se, ezan ve ikâmeti okur. İlk iki evvelkiler için, ikisinin de terki mek­rûhdur. Üçüncü için mekruh değildir.
Malumdur ki, bundan anlaşılan; yolcu ve mescidde cemaatle na­maz kılan için, ezan ile ikâmetten her birinin terkinin mekruh ol­masıdır. Fakat ikisinden birinin terki Vikâye'nin sözünden anla­şılmamıştır. Bu sebebîe onun ibaresini ben burada görüldüğü şekilde değiştirdim.
Kadınlar için, ezan ve ikâmet mekruhtur. Çünkü ezan ve ikâmet, cemaatin müstehab olan sünnetlerindendir.
Müezzinden başka bir kimsenin, müezzinin yokluğunda ikâmet et­mesi mekruh değildir. Şayet, müezzinin huzurunda ikâmet etse, eğer o kimsenin ikâmetinden müezzin hoşnut olmazsa, mekruh olur.
Ezan ve ikâmeti dinleyen kimse, müezzinin söylediği şeyleri söyler. Sâdece, hay'aleteyn'i söylemez. Yâni sâdece «hayya ala's-salâh» ile «hay-ya ale'l-felâh» ı demez. Çünkü bunların mânâsı: «Siz namaza kcşun» ve «onda olan kurtuluşa koşun» demektir. Eğer dinleyen kimse bunları söylese, onun bu tekrarlaması alaya benzer.
(Es salâtü hayrun minen nevm) sözü de zikredilen gibidir. Yâni dinleyen tekrarlarsa alay et­miş gibi olur.
Ancak bunları dinleyen kimse, birincide :
(Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh) veya (Mâşâallâhü kân) der. İkincide: (Sadakte ve berirte) der.
Müezzin, kâmetis - salâtü) dediğinde, (Ekâme'hellâhü ve edâmchallâhü ilâ yevmil kıyameti) der.
Yine, bir adam mescidde Kur'ân okurken ezanı işitse, okumayı bı­rakmaz. Çünkü hâzır olmak, icabettir. Eğer evinde Kur'ân okurken işitse, okumayı bırakıp icabet eder. Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir.


Oruç
-Kaç türlü oruç vardır?
«İslâm dini beş şey üzerine kurulmuştur: Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhanimed'in Onun Resulü olduğuna şehâdet etmek, Namaz kılmak, Zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve Hac etmek­tir.» hadîs-i şerifine uyarak orucu zekâtın peşisıra zikretmiştir.
Savın : Lügat yönünden imsak (tutmak) dır. Şer'an : Yemeyi, İçmeyi ve cinsî münâsebeti (cimâı) sabahtan akşama kadar terk etmek­tir. Musannif, burada bazı fukahâmn dediği gibi, gündüzün (nehâran) dememiştir. Çünkü ( n e h â r ), bazan güneşin doğmasından batma­sına kadar olan vakte denir. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) :
«Gündüzün nama» sessizdir» buyurmuştur.
(Oruç) Niyet sahibinin, oruca niyetle yemeyi, içmeyi ve cinsî mü­nâsebeti terk etmesidir. Çünkü ameller niyetlere göredir. «Niyet sahi­bi» kaydı, hayızlı, lohusa ve kâfiri bundan ayırdetmek içindir.
Oruç, ya farzdır ya da vâcibdir. Biri Ramazan orucunun edâ ve kazası gibi muayyen farzdır. Bunun farzıyyeti Kitâb, Sünnet ve Ümme­tin icmâı ile sabittir.
Bir çeşidi de; yemin keffâreti, zıhâr keffâreti, kati keffâreti, ih­ramda av cezası ve eza fidyesi misâli keffâret orucu gibi muay­yen olmayandır, tnşâallâhu Teâlâ yakında açıklaması gelecektir.
Vâcib olan : Muayyen nezr ve mutlak nezr gibi oruçlardır. Veya oruç bu zikredilenlerden başkaları gibi nafiledir.
Hidâye'de : «Şüphesiz Ramazan orucu farzdır. Çünkü Yüce Allah (C.C.) :
«Oruç size farz kılındı.» buyurdu, denmiştir.
Orucun farziyyetine dâir İcmâ vardır. Bundan dolayı inkâr eden kâfir olur. Terk eden de fâsik olur.
Nezredilmiş oruç vâcibdir. Çünkü Yüce Allah (C.C.) :
«Nezirlerini yerine getirsinler» ve yine :
«And verdiğiniz zaman, Allah'ın andını yerine getirin.» buyur­muştur.
Eğer Ramazan orucu gibi, nezredilmiş olan oruç da Kitâb ile sa­bit olduğu için farzdır, denilirse, cevaben şöyle denir: Kitâb, âmm1 (umûmî) dır. Kendi cinsinden vâcib olmayan şey, ondan tahsîs edil­miştir. (Yâni çıkarılmıştır.) Misâl olarak, hastayı ziyaret etmek, her namaz vaktinde abdesti yenilemek ve bunların benzerleri zikredilebilir.
Sadru'ş-Şerîa (Rh.A.) buna itiraz edip : «Nezredilmiş olan şey; na­maz, oruç ve hac ve bunların benzerleri gibi, maksûd ibâdetlerden olduğu zaman, onun lüzumu icmâ ile sabittir. Bu durumda, her ne kadar icmânın senedi zannî olsa da, sübûtu kat'î olur. O da, mahsûs olan âmmdır. Öyleyse lâyık olan farz olmaktır,» demiştir.
Ben derim ki; onun cevâbı şudur : Burada farzdan maksad, inkâr edeni kâfir olan itikadı farzdır. Nitekim Hidâye'nin ibaresi buna delâ­let eder. Bu mânâya göre farzıyyet mutlak icmâ ile sabit olmaz. Bilâ­kis tevatür ile nakledilmiş olan farzıyyet, Ramazan orucunda olduğu gibi icmâ ile sabit olur.
Nezredilmişde farzıyyeti ile ilgili icmânın nakli tevâtüren sabit olmayınca, vücûb mertebesinde bakî kalmıştır. Çünkü şöhret veya âhâd yolu ile nakledilmiş olan icmâ, bu mânâ ile usûl kitaplarında açıklanan hadîs-i şerîfde olduğu gibi vücûb ifâde eder, farzıyyet ifâde etmez.

-İftar ve sahur duası nedir?
İftar yaklaşırken dua etmeliyiz.oruçlunun Allah'a en yakın olduğu zamanlardan biridir.İftara yaklaşırken 
" Allahümme yâ vasial mağfitatiğfirlî veli vâlideyye velil mü'minine yevmi yekumül hıseb" denilir.
Manası : Ey Allahım beni ,anne ve babamı ve bütün müslümanları hesap gününde mağfiret et.
İftar anında orucu açarken: Allahümme leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü  ve alâ rizgıke eftartü ve savme ğadin neveytü.
Manası:Allahım senin için oruç tuttum,sana inandım sana güvendim (tevekkül ettim) ve senin rızkınla orucumu açtım ve yarınki oruca niyet ettim.

-Orucu bozan ve kaza gerektiren şeyler nelerdir? Bu bâb, yemek, içmek ve bunların benzeri gibi orucu bozan sebeb-leri açıklar. Yine bu bâb, ahkâma dâir olan, kaza, keffâret veya yal­nız kaza gibi, ifsadın neticesinde ortaya çıkan durumu açıklar. Bil ki; bu bâb ile ilgili olan şeyde oruçludan meydana gelen tüller üç kısımdır.
Birincisi : Müfsid (bozucu) olmadığı halde nıüfsid sanılan şeydir.
İkincisi : Orucu bozup keffâret gerektirmeyendir.
Üçüncüsü : Orucu bozup keffâret gerektirendir.
Musannif, bu üç kısmı sırayla açıklayıp birincisini şu sözlerle zik­retmiştir : «Eğer oruçlu unutup bir şey yese veya içse veya cimâda bu­lunsa.» Buradaki «unutmak» lafzı zikredilen üç şeyin hepsine şâmildir.
Ya da ihtilâm olsa veya bakmak ile inzal olsa veya yağlansa veya sürme çekinse veya hacâmet ettirse veya bir kimsenin gıybetini etse veya boğazına toz veya duman veya sinek girse - gerekse o oruçlu kim­se orucunu hatırlar olsun - veya oruçlu cünup olduğu halde sabahlasa veya zekerinin deliğine yağ veya su dökse - bunu Zeylaî zikretmiştir -veya kulağına su girse - su kaydı yağdan ayırdetmek içindir. Çünkü kulağına yağ dökse orucu bozar. Bunu Zeylaî «Hızânetül-ekmel» den nakletmiştir - veya kasden de olsa burnuna inen sümüğü içine çekip de boğazına götürse - Hulâsa'da böyle zikredilmiştir. - bunlar ile o kimse­nin orucu bozulmaz, «...orucu bozulmaz.») cümlesi «...yese veya içse...» cümlesinin cezası (cevâbı) olur.
Musannif ikincisini şu sözleriyle zikretmiştir : Şayet hatâen iftar etse - yâni, oruçlu kimse orucu hatırlar olduğu halde kasıtsız, hatâen iftar etse - Nitekim oruçlunun mazmaza ettiği zaman boğazına su ka-çıvermesi böyledir - Veya zorlanarak iftar etse ya da oruçlu orucunu unutup yediğinde, unutarak yemiek orucu bozar sanıp kasden yese ve­ya oruçlu ihtıkân yaptırsa veya burnuna ilâç döküp ilâç burnunun kemiğine ulaşsa veya kulağına yağ damlatsa veya içe ulaşmış yaraya ilâç sürse veya beyne kadar varan haşin yarığına ilaç sürüp de ilâç oruçlunun içine veya beynine ulaşsa; veya çakıl taşı yutsa, veya bü­tün Bamazan'da, ne oruçlu olmaya ve ne de iftar etmeye niyet etmese veya oruç için niyet etmeden sabahlayıp yese; veya boğazına yağmur suyu ya da kar girse, veya ölü bir kadınla cinsî temâsda bulunsa veya dört ayaklı bir hayvan ile fiilî temasta bulunsa veya uyluğuna meni akıtsa, veya oruçlu kimse öpmek ya da okşamak İle inzal olsa - Burada Musannif «...veya ölü bir kadınla cinsî temâsda bulunsa...» sözleriyle zikredilen bu suretlerde inzal olmadığı takdirde kaza lâzıni gelmeye­ceğini kayıdlamıştır - Veya Ramazan orucunun edasından başka oru­cu ifsâd etse - Ramazanın kaza orucunu veya Ramazandan başka eda orucunu bozsa, keffâret gerekmez. Zira keffâret Ramazan'ın hürmetini terk hususunda gelmiştir. Çünkü Ramazanı oruçtan hâli kılmak caiz değildir. Ramazan'dan başka zaman, Ramazanın hılâfınadır. - Veya deli bir kadına cima olunsa (yâni gece oruca niyet edip de gündüz oruçlu olduğu halde deliren bir kadına bir erkek cima etse), burada ma'nâ böyle1 olması lâzımdır. Yoksa; ibareye böyle bir ma'nâ verilme­miş olsa delirmiş bir kadının oruçlu olması nasıl mümkün olur? Veya uyurken bir kadına cima yapılsa veya gündüzü gece sanıp sahur ye­meği yese veya gündüzün sonunda iftar etse, yâni vakti gece sanıp bu iki işi işlese, ve birincide fecr tulü' etmiş, ikincide de güneş batma­mış olsa, yukarıda sayılanlar için yalnız kaza eder. Bu ifâde (yâni kaza eder, sözü), hatâen iftar etse sözünün cezası (cevâbı) dır.
Son ikisi, yâni gece sanıp sahur ve iftar eden kimseler, günlerinin geri kalanım oruçlu geçirirler, yâni imsak ederler. Nitekim, Ramazanı Şerîfde ikâmete, niyet eden müsâfir; (yolcu, seferi) temizlenen hayizlı ve lohusa; ifâkat bulan deli ve sıhhat bulan hasta; baliğ olan çocuk ve Müslüman olan kâfir de geri kalan günlerini oruçlu geçirirler.
Zikredilen kimselerin hepsi, o geçen günleri kaza ederler. Ancak baliğ olan çocuk ve Müslüman olan kâfir kaza etmez.
Asıl şudur ki, gündüzün sonundaki durumda olan kimse, gündü­zün evvelinde olsa, vaktin hakkı için, kaza yönünden oruçlu olanlara benzeyerek ona imsak lâzım gelir. Nitekim günün bazısında hilâli gör­düklerine şâhidler şehâdet ettiklerinde imsak lâzım geldiği gibi. Gâ-yet'ul-Beyânda böyle zikredilmiştir.
İki sonuncular ki, onlar baliğ olan çocuk ve Müslüman olan kâ­firdir, iftar da etseler kaza lâzım gelmeyeceğine sebeb; orucda sebebin günden ilk cüz olmasıdır. Fakat, o ilk cüz sırasında onların ehliyetleri yoktur. Namaz bunun tersinedir. Çünkü namazda sebeb, edaya mukârin olan cüzdür. Veya bir cüzdür ki o cüzden sonra taharet ve tahrîme caiz olur.
Musannif, üçüncü kısmı, «şayet Ramazan orucunu edâ ederken cima etse» sözü ile zikretmiştir. «Edâ» kaydı, Ramazanın kazasından ayırdetmek içindir. Ya da iki yoldan birine cima edilse veya oruçlu, bir şey yese ya da bir ilâç içse - yiyecek ve ilâç kaydı, toprak ve taşdan ayırdetmek içindir - bunları oruçlu kasden yapsa, veya hacâmet etti­rip orucu bozuldu zannı ile iftar etse, kaza ve keffâret eder.
(Boynuz yapıştırarak) kan aldırma (ihticâm) suretinde keffâre-tin .vâcib olmasına sebeb; Orucun bozulmasının oruçlunun içine bir şeyin ulaşmasıyla olmasındandır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) : «Fıtr yâni orucun bozulması, giren şeyden olur.» buyurmuştur. Bu meselede giren bir şey de mevcûd değildir., Ancak, eğer bir müfti onun orucunun bozulduğuna dâir fet­va verirse, bu takdirde onun üzerine keffâret lâzım gelmez. Çünkü, avamdan olan kimseye gerekli olan müftînin fetvası ile amel etmesi­dir. Bu durumda her ne kadar şüphe, bizatihi hatâ ise de, onun hak­kında fetva şüphe olur. Eğer hadîs-i şerifi işitmiş ise ki o da Kesûlüllah' (S.A.V.) in : «Hacim ve mahcûm iftar etmiştir.» kavlidir. Ve o onun zahirine itimâd ettiyse de İmâm Muhammed (Rh.A.) «Keffâret vâcib olmaz» demiştir. Çünkü Re­sûlüllah' (S.A.V.) in sözü müftînin sözünden daha aşağı derecede olmaz. Şayet müftînin sözü bir özre uygun olursa, Resûlüllah' (S.A.V.) in sö­zü evlâdır.
Fakat bazıları hadîs-i şerifi şu şekilde te'vîl edip : Resûlüllah (S.A.V.), hacim ile mahcûm'a (yâni kan alan ile kan aldıran kimselere) uğradı. Hacim ile mahcûm bir başka kimseyi gıybet ediyorlardı. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) : «Hacim ile mahcûm iftar etmiştir.» buyurmuştur. Yâni «Bunların iki­sinin de oruçlarının sevabının gıybet ile gitmiş olduğunu buyurmuş­lardır.» demişlerdir. Bazıları; «Hadîs gıybet hakkındadır. Nitekim buna Resûlüllah' (S.A.V.) in, hacim ile mahcûmu eşit tutması delildir. Zira kan almakla hâcimin, yâni kan alanın orucu bozulmadığmda hüâf yoktur.» demişlerdir.
Mezkûr keffâret sahibine misâl : Zıhâr keffâreti lâzım gelen kimse gibi. Zıhârın keffâreti, köle azâd etmektir. Eğer kadir değil ise, iki ay peşipeşine yâni araya fâşıla girmeksizin oruç tutmaktır. Eğer ondan da âciz ise altmış fakiri doyurmaktır. [Çünkü Yüce Allah (C.C.) Kur'-ârw Kerîm'de;
«Kanlanın annelerinin yerine koyup haram sayarak onları boşa­mak isteyip, sonra söylerinden dönenlerin, ailesiyle temas etmeden bir köle azâd etmeleri gerekir... Azâd edecek köle bulamayanın, ailesiyle temâsdan önce iki ay birbiri peşinden oruç tutması gerekir. Buna gü­cü yetipeyen, altmış düşkünü doyurur.» buyurmuştur.]
Eğer oruçluya yemek, su, veya safra kusmak galebe ederek kusar­sa, o yemek, < su veya safra oruçlunun ağzının dolusu olsun, olmasın, önce orucu bozucu değildir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Kime kusmak galebe ederse, ona kaza yoktur. Her kim de kasden kusarsa, kaza etsin.» buyurmuştur.
Bu hususta, ağız dolusu olup olmamak müsavidir.
Eğer ağzı dolup, orucu hatırında iken kusmuğu geri giderse, sa­hih kavle göre, o kusmak orucu bozmaz. Bu, İmâm Muhammed' (Rh.A.) in sözüdür. Nihâye'de böyle zikredilmiştir. Çünkü burada iftarın ki o yutmaktır, sureti yoktur. Ma'nâsı da yoktur. Çünkü âdet olarak, o kusmuk ile gıdalanılmaz. .
Ya da oruçlu kimse, ağzı dolusu olan kusmuğu kendi geri çevirse yâni yutsa, çıktıkdan sonra içeri sokmak bulunduğu için bil'icmâ İftar etmiş olur. Bu durumda, iftar etme şekli gerçekleşmiş olur.
Eğer o kusmuk oruçlunun ağzını doldurmazsa, bizim rivayet etti­ğimiz hadîsden dolayı, iftar etmiş olmaz. Her ne kadar oruçlunun kendi geri yutsa da, sahîh kavilde orucu bozulmaz. Çünkü o oruçlu kimse, eğer az bir kusmuğu geri çevirmiş ise - İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre - kendi fiili bulunduğu için, orucu bozulmuştur. İmâm Ebû Yû­suf (Rh.A.) a göre, dışarı çıkma bulunmadığı için oruç bozulmamış tır. Sahîh kavi de budur. Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.
Eğer oruçlu kendi fiili ile ağız dolusu kussa, bizim rivayet etti­ğimiz hadîs-î şerîfden dolayı, bü'icmâ iftar etmiş olur. Çünkü ResûlülIah (S.A.V.) : «Her kim kusarsa kaza etsin.» buyurmuştur. Onda dönme ve geri döndürme (çevirme) hük­mü tasavvur olunmaz. Çünkü oruçlu kusmuk ile iftar etmiş, yâni orucu­nu bozmuştur.
Eğer ağız dolusundan az kussa, İmâm Muhammed' (Rh.A.) e gö­re, bizim rivayet ettiğimiz hadîs mutlak olduğu için, iftar etmiş olur. Zikredilen dönme ve döndürme hükmü İmâm Muhammed' (Rh.A.) in kavline göre meydana gelmez. Sahîh kavle göre, iftar etmiş olmaz. Bu söz, İrrfâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un sözüdür. Dışarı çıkma (hurûc). bu­lunmadığı için oruç bozulmaz. ^Ebû Yûsuf (Rh.A.) un kavline gö­re dönme ve döndürme hükmü meydana gelir. Bundan dolayı mu­sannif, «eğer kusmuk kendiliğinden geri gider (döner) se» demiştir. Bizim zikrettiğimiz şeyden dolayı iftar etmiş nlmaz. Yâni orucu bozul­maz. Eğer oruçlunun kendi geri çevirirse, onda iki rivayet vardır ; Bir rivayette, dışarı çıkma <hurûc) bulunmadığı için, iftar etmiş olmaz. Diğer rivayette, kendisinin fiili çok olmasından dolayı, iftar etmiş olur. (Bu zikredilen yemek, su veya safra olduğu zamandır.) Fakat kusmuk balgam olursa, İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, iftar etmiş olmaz. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, eğer ağzı do­lu olursa, temizliğin bozulmasındaki ihtilâfa binâen, iftar etmiş olur.
Eğer oruçlu, dişleri aralığında kalan nohut mikdârı eti yese, o oru­cu kaza eder. Keffâret lâzım gelmez. Nohut miktarından daha azmi yese, o orucu kaza etmez. Keffâret de lâzım gelmez. Ancak eğer o nohud miktarından daha az olan eti ağzından çıkarıp yese, kaza lâzım gelir. Susam ve susamın benzeri bir dâneyi yese, iftar etmiş olur. An­cak eğer o susam veya dâneyi çiğnerse, çiğnemekle onu yok ettiğinden iftar etmiş olmaz.
Özürsüz, bir şey tatmak ve çiğnemek mekruhtur. Tatmanın kera­heti ise orucun bozulmasına yol açtığı içindir. Fukahâdan bazısı de­miştir ki : Kadının kocası kötü huylu ise o kadının yemeği dili ile tat­masında mahzur yoktur. Fukahâ demişlerdir ki : Bu, farz olan oruç­tadır. Nafile olan oruçta ise mekruh olmaz. Çiğnemenin keraheti ise tatmanın keraheti gibi, kendisinde orucu bozmaya mâruz bırakmak ol­duğu içindir. Eğer kadının, çocuğuna yiyeceği, çiğneyip verecek oruçlu olmayan kimsesi yoksa; pişmiş aşı ve sağılmış sütü bulunmamakla da özürlü ise, çocuğuna yiyeceği çiğnemesinde mahzur yoktur.
Eğer oruçlunun çiğnediği sakız olursa yine mekruhtur. Çünkü on­da - yemeyi tatmakda olduğu gibi - orucu bozmaya mâruz bırakmak var­dır. Bir de sakız, çiğneyen kimse oruç tutmuyor sanılacağı için mekruh­tur. Çünkü bir kimse onu uzakdan görse, bir şey yiyor sanır. Hu hususta denmiştir ki: Bu zikredilen hüküm, çiğnenen şeyden bir şey ayrılma­dığı surettedir. Eğer çiğnenilen şey ayrılırsa, orucu bozar. Çünkü çiğ­nenmeyen parça dağılıp da oruçlunun karnına ondan bir şey gidebilir.
Eğer oruçlu nefsinden emîn değil ise, başkasını öpmesi mekruh­tur. Oruçlunun bıyığını yağlaması ve misvak kullanması, misvakı ze­valden sonra kullansa da, mekruh değildir. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye gö­re, zevalden sonra misvak kullanmak mekruhtur. Çünkü misvak ağız­da olan kokuyu giderir.
-Orucu bozan sadece kaza gerektiren şeyler nelerdir?
Oruç hatırında iken boğazına birşey kaçmak,
Ağzına aldığı veya burnuna çektiği su boğazına kaçmak,
Niyetin vakti geçip öğleden sonra niyet etmek,
Unutarak yedikten sonra, orucu bozulmadığı halde herhangi birşeyi kasden yemek,
Ağzına giren kar veya yağmur suyunu yutmak,
İğne vurdurmak,
Burnuna ilâç çekmek,
Kulağına yağ akıtmak,
Fecr-i sâdık doğmadığı zannı ile sahur yemek,
Güneş battığı zannı ile iftar etmek,
Kusmuğunu ağzından çıkarmayıp yutmak,
Arkadaşının veya zevcesinden başkasının tükrüğünü yutmak,
Kendi tükrüğünü dışarı çıkarıp sonra yutmak,
Su veya yağ ile ıslanmış parmağını ayıp yerlerine sokmak,
Dişi kanayıp kanı, tükrüğünden fazla veya tükrüğü ile müsâvi olduğu halde yutmak,
Buhur yakıp, dumanını boğazına kaçırmak.
-Orucu bozan ve keffaret gerektiren şeyler nelerdir?

Bilerek yemek-içmek
Bilerek cinsî münâsebette bulunmak,
Bilerek sigara içmek,
Ermeni kili denilen toprağı veya çamurunu yahut yemeyi adet edindiği bir çamuru yemek,
Gıybet ettikten sonra (orucu bozuldu diye) bilerek orucu bozmak,
Hanımının veya sevdiği bir kimsenin tükrüğünü yutmak,
Yukarıda sayılanlardan birini yapan kimse bozduğu orucu kazâ eder ve keffâret olarak da ara vermeden iki ay oruç tutar.
-Orucu mekruh edenler nelerdir?
Zaruretsiz bir şey tatmak,
Zaruretsiz bir şey çiğnemek,
Önceden çiğnenmiş ve tadı kalmamış bir sakızı çiğnemek,
Öpmek,
Kişinin eşiyle sarılması ve kucaklaşması,
Tükrüğünü ağzında biriktirip yutmak,
Kan aldırmak.
-Orucu bozmayan şeyler nelerdir?
Unutarak yemek, içmek ve cinsî münasebette bulunmak,
Dokunmak ve oynaşmak veya öpmek ile değil de sırf bakmak veya düşünmekle meni gelmesi,
Uyurken ihtilam olmak,
Meni gelmeksizin öpmek,
Delirmiş olarak sabahlamak,
Ağza gelen balgamı yutmak,
Burnuna inen akıntıyı yutmak,
Kulağına su kaçmak,
Dişleri arasında kalan nohuttan küçük bir şeyi yemek,
Elinde olmayarak çok dahi olsa kusmak.
Sürme çekmek,
Gıybet etmek,
Göze ilaç damlatmak.

Zekat
-Hangi malların zekatı verilir?

Zekat; zekâta mahsus malı, hususî şartlarıyla müstehak olana temlik ederek vermektir. Bu itibarla, zekât verecek kimse zekâta niyet ederek bir fakiri doyursa, temlik olmadığından zekâtını ödemiş sayılmaz.

Zekâtın farz olmasının şartı: Bâliğ, (ergen) akıllı ve hür olan ve borcu bulunmayan müslümanın, aslî ihtiyacından fazla olarak üzerinden bir yıl geçen nisap miktarı mala mâlik olmasıdır. Nisap miktarı malda, ayrıca nemâ (üreme, çoğalma) da şarttır. Altın ve gümüş, çoğalmasa da, nisap miktarı olunca zekâtları verilir.

Nisap: Zekâtın vâcip olması için dinin koyduğu bir ölçüdür ki, bu da kişinin borcundan hariç 20 miskâl (80.18 gram) altın veya bunun değerinde para ve ticaret malıdır.

Paranın her 40 liradan bir lirası zekât olarak verilecektir. Canlı hayvanların zekâtı nev'ine göre değişir. Koyunda; kırkta bir, devede; beş devede bir koyun, sığırda; otuzda bir danadır. Madenler de zekâta tâbidir.
Öşür, arâzi mahsüllerinin zekâtıdır ve çıkan mahsûlden onda birini vermektir. Şâyet arâzi para ile sulanıyorsa yirmide biri verilir. Arazi mahsülleri, buğday, arpa, pirinç, darı, karpuz, hıyar, patlıcan, yonca, zeytin, susam, bal, kudret helvası şeker kamışı ve meyveler gibi mahsüllerdir. Türkiyede araziler tapulu ve sahipli olduğu için Türkiye arazisi öşür arazisidir. Ziraatle uğraşan müslümanların yediklerinin helal olabilmesi için bu öşür zekâtını mutlaka vermeleri lâzımdır.
-Zekat kimlere verilir?
Nisaba sahip olmayan) Fakirler,
(Hiç birşeyi bulunmayan) Miskinler,
Zekât toplama memurları,
Müellefe-i kulûb,
Kölelikten kurtulacak kimseler,
(Borcunun karşılığı malı olmayan) Borçlular,
(Fi sebîlillah) Allâh yolunda,
(Harçlıksız) Yolda kalmışlar.
Zekât bu sekiz yerden herhangi birine verilebilir. Ancak verilmesi en faziletli yer, hiçbir şeyi olmayan miskinler ve Allâh yoludur
-Sadaka-i fıtır nedir?

Hac
-Haccın farzları nelerdir?
Haccın Farz Olmasının Şartları

Müslüman olmak,
Ergenlik çağına ulaşmış olmak,
Akıllı olmak,
Hür olmak,
Aslî ihtiyaçlarına ve evine dönünceye kadar âile ferdlerine yetecek, yol ve vasıta masraflarını karşılayacak kadar paraya sahip bulunmak.
İslâm memleketi olmayan yerde müslüman olan kişi, haccın farz olduğunu bilmek.

Haccın Edasının Farz Olma Şartları

Vücudun sıhatte olması,
Yol emniyetinin bulunması,
Kadının, kocası veya mahreminin (oğlu, kardeşi, babası gibi, nikâhlanması câiz olmayan bir yakınının) yanında bulunması.
Kocası ölen veya boşanmış olan kadının iddetinin bitmiş olması,
Hapislik gibi bir engelin bulunmaması.

Haccın Sıhhatinin Şartları

İhram (Hac niyeti ile ihrama girmek)
Zaman (Zilhicce ayı)
Mekân (Kâbe ve Arafat)
İslâm. (Yani müslüman olmak)


Kurban
-Kurban nedir?
Kurban, Allâhü Teâlâ'ya yakınlık için, ibâdet niyetiyle kurban bayramı günlerinde, kurbana müsait bir hayvanı kesmektir.

Kendisine fıtır sadakası vâcip olan kimselere kurban da vâciptir. Yâni nisaba mâlik olan hür, mukîm, her müslümana vâciptir.

Kurban, kesenin kendi nefsine bedel olarak kesilir. Allâh rızâsı için hâlisâne bir niyetle kesilen kurbanın akan ilk kanı ile birlikte kurban kesen mü'minin günahlarının bağışlanacağı beyân olunmuştur.

Kurbanın Kesilme Vakti, Şekli ve Niyet

Kurbanın kesilecek vakti, Kurban Bayramı'nın birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. Ancak, günlerin tesbitindeki hesap hataları göz önünde bulundurulmalı ve imkân nisbetinde üçüncü güne bırakmamaya gayret etmelidir. Zaten efdal olan da birinci günü kesmektir.

Kurbanı Kesme Şekli

Kurbanlık hayvan incitilmeden kıbleye karşı yatırılır.
Ayakta iken duâsı okunur.
Üç defa "Allâhü ekber, Allâhü ekber lâ ilâhe illellâhü vallâhü ekber, Allâhü ekber ve lillâhilhamd" diye tekbir alınır ve şöyle niyet edilir:
- "Yâ Rabbi! Şu vücûdum sana karşı o kadar hata, o kadar isyân etti ki, affedilebilmem için bu vücûdu sana kurban etmem icabediyor. Fakat sen şerîatınla insan kurban etmeyi haram kıldığından vücûduma bedel olarak bu hayvanı kesiyorum, kabul eyle Yâ Rabbi, Bismillâhi Allâhü ekber." deyip kurban kesilir.
Evlâ olan, kişinin kurbanını kendisi kesmesidir. Ancak, kesmek elinden gelmeyenin, müslüman birini vekil edip yanında durması efdaldir.

Kurbanın eti üçe taksim edilir. Bir parçası kendi ailesine nafaka, ikinci parçası dost ve ahbaba ziyafet, üçüncü parçası da fakirlere sadaka olarak verilir.
-Hangi hayvanlar kurban olur?
-Kurban nasıl kesilir?
-Kurban kesemeyenler ne yapar?
-Kurban namazı nasıl kılınır?
Kurban kesen  veya kestiren kişi kurbanı kesildikten sonra Kurbanının kabulü ve Allah rızası için  iki rekat namaz kılar.
Birinci rekatta Kevser suresini okur. ( İnna atayne kel kevser....)
İkinci rekatta  İhlas suresini okur ( Kulhüvallahü ehad...) 
ve dua eder.

Mezhepler


Mezheb, büyük din müctehidlerinin edille-i şer'iyye'den çıkardıkları mes'eleler ve hükümler topluluğudur.

Mezheb iki kısımdır:

İ'tikadda mezhep,
Amelde mezhep.

İ'tikadda hak mezheb

İ'tikadda hak mezheb, Ehl-i sünnet ve Cemâat mezhebi'dir. Bu da Peygamber Efendimizin ve Ashâbının i'tikad (inanç) ve ameli üzere olanların mezhebidir.

Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebinin i'tikatta imamları:

İmam Ebû Mansûr Mâtüridî
İmam Ebü'l Hasen Eş'ârî.
Biz Müslüman Türkler'in umûmiyetle İ'tikatta imamı, İmam Ebû Mansûr Mâturidî hazretleridir.

İmam Ebû Mansûr Muhammed Mâturidî, hicrî 280 (M.894) tarihinde Türkistan'da, Semerkant şehrinin Mâturid köyünde doğmuş ve 333 (M.945) tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir.

İmam Eş'arî hazretleri H. 260 (M.873) tarihinde Basra'da doğmuş, 324 (M.936) da Bağdat'ta vefat etmiştir.

Amelde Hak Mezhebler


Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in amelde mezhebi dörttür:

Hanefî Mezhebi: İmamı, İmâm-ı Â'zam Ebû Hanife'dir. Adı Nu'man, babasının adı Sâbit'tir. Hicrî 80 (M.699) tarihinde Kûfe'de doğmuş, 150 (M.767) tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir.
Mâlikî Mezhebi: İmamı, İmam Malikü'bnü Enes'dir. Hicrî 93 (M.711) tarihinde Medîne-i Münevvere'de doğmuş ve 179 (M.795) tarihinde yine Medîne-i Münevvere'de vefat etmiştir.
Şâfiî Mezhebi: İmamı, İmam Muhammedü'bnü İdrîs-i Şâfiî'dir. Hicri 150 (M.767) tarihinde Gazze'de doğmuş, hicri 204 (M.819) tarihinde Mısır'da vefat etmiştir.
Hanbelî Mezhebi: İmamı, İmam Ahmedü'bnü Hanbel'dir. Hicri 164 tarihinde Bağdat'ta doğmuş, hicri 240 (M.780-855) tarihinde yine Bağdat'ta vefat etmiştir.*

Amelde birer hak mezhep olan yukarıda zikrettiğimiz bu mübârek imamların mezhepleri, Kitap, Sünnet, İcmâ-i ümmet ve Kıyas-ı Fukahâ üzerine kurulmuştur.
Mezheplerin arasındaki fark, esasta değil, fer'i hükümlerdedir. Namaz, her mezhepte farzdır. Fakat namazın farz ve vaciblerinin sayısında mezhepler arasında fark bulunabilir. Hanefi, Maliki, Hanbeli ve Şafii gibi mezhebe uyanlar , diğer hak bir mezhepteki imama uyabilirler. Yeter ki imam olan şahıs kendisine uyacak diğer mezhepteki şahsın mezhebindeki abdesti bozan şeylerden sakınmış olsun.

* Peygamberimiz hayatta iken müslümanlar her türlü meselelerini Efendimizden, ondan sonra ise Sahâbe-i Kirâmın büyüklerinden sorup öğreniyorlardı. Mezheb İmamları diye bilinen bu mübârek zatlar dînî meseleleriSahâbe-i Kirâmdan öğrenmişler ve bunları bir araya toplamışlardır. Âyet, hadis ve sahâbede bulunmayan hususlarda da kendi görüşlerini yani ictihadlarını bildirmişler, böylece mezhebler meydana gelmiştir
.
-İtikadımız nasıl olmalıdır?

Kadınlara mahsus haller


Kadınlara mahsus üç hal vardır:

Hayız,
Nifas,
İstihâza.

Hayız: Kadınlık çağına ulaşmış birinin rahminden, muayyen müddetler içinde gelen kandır. En erken 9 yaşında başlar, en geç 55 yaşında biter. Bu sûrette gelen kana "hayız kanı", bu hâle "hayız hâli" veya "aybaşı hâli"denir.

Nifâs: Doğumdan hemen sonra kadının rahminden akan kandır. Lohusalık kanı da denir.
Süresi 40 gündür

İstihâza: Hayız görmekte olan bir kadından üç günden eksik, yahut on günden fazla gelen kana istihaza kanı denir. Lohusa kadından ise, 40 günden fazla gelen kan istihâza kanıdır. Bu kan, kadının namazına, orucuna ve diğer ibâdetlerine mâni olmadığı gibi, cinsî yakınlığa da engel teşkil etmez. İstihâza kanı gelen kadın, her vakit başında abdest alır, namazını kılar. Bu, kesilmeyen burun kanı gibidir.

Hayız; en az üç gün üç gece, en çok on gün on gece devam eder.
İki adet arasındaki temizlik haline "tuhur", denir. Bunun en az müddeti 15 gün olup, en çok müddeti için ise hudut yoktur.
Nifâsın en az müddeti için konulmuş bir hudut yoktur. Hattâ bazı yerlerin kadınlarında çocuk doğduktan sonra kan gelmez, veya gelse bile hemen kesilir. Onların derhal yıkanarak namaz ve diğer ibâdetlerini yerine getirmeleri lâzımdır. Nifâsın en çok müddeti doğumdan başlayarak kırk gündür. İkiz doğuran bir kadının nifâs günleri evvelki çocuğun doğduğu vakitten hesaplanır.
Kadının mûtad (kendisince alışılmış) hayız müddeti gerek az, gerek çok olsun, onun hayız müddetinin arasına giren tuhûr yâni kan gelmeyen zaman, hayızdan sayılır. Meselâ: en az hayız müddeti olan üç günün birinci ve üçüncü günlerinde kan gelip, arada geçen ikinci gününde kan gelmemiş olsa, bu ikinci gün de hayızlı sayılır.
Hayızın bittiğinin anlaşılması için akıntının renginin tamamen beyaza dönmesi lâzımdır. Kan kırmızı renkte olmakla beraber, toprak rengi, bulanık, yeşil, sarı ve siyah olarak da gelebilir.
Bazı kadınlarda âdet günleri sâbit değildir. Meselâ bir ay altı, diğer bir ay beş gün âdet görebilir. Bu durumda kesildiği gün olan beşinci gün yıkanır, namazını kılar, orucunu tutar fakat ihtiyâten kocası ile beraber olamaz. Mûtadı olan günü sayar.
Bazı kadınların âdet günleri muayyendir. Meselâ, her ay altı veya yedi veya dokuz gün âdet görürler. Bir âdet bir defa ile kararlaşmış sayılır. Şöyle ki; ilk defa âdet görmeye başlayan bir kız 7 gün kan, bundan sonra temizlik görse, âdeti 7 gün olarak kararlaşmış olur.
Kadınların muayyen âdet günleri bazı kere değişir. Bir âdetin değişmiş olması için ona zıt iki âdet hali görülmelidir. Her ay altı gün âdet gören bir kadın, üst üste iki ay Meselâ sekiz gün âdet görecek olsa artık âdeti altı gün değil, sekiz gün olur.

Hayız ve Nifas Hallerinde Yapılması Haram Olan Şeyler

Namaz kılmak.
Hayız ve nifas hâlinde olan namaz kılınmaz. Bu halde kılınmayan namazlar sonradan kazâ da edilmez. Tilâvet ve şükür secdesi de yapılmaz. Ancak, arzu edilirse namaz vakitleri girdiğinde abdest alıp, seccadeye oturulup; "Estağfirullah, Sübhânallâh, Elhamdülillah" gibi tesbihlerle meşgul olunabilinir.
Oruç tutmak.
Hayız ve nifas halinde oruç tutulamaz. Ancak; ramazan orucu farz olduğu için kaç gün oruç tutulmadı ise o kadar gün olarak sonradan kaza edilir.
Kur'an-ı Kerim okumak.
Sadece zikir, senâ yahut duâ makamında olan âyetler bu maksatlarla okunabilir. Fakat, hüküm ve haber bildiren âyetler duâ, senâ ve zikir maksadiyle de olsa okunamaz.
Kur'ana el sürmek (Bir âyet dahi olsa...).
Kâğıt, bez ve duvar üzerinde bile olsa, âyete dokunamaz. Ancak, yapışık ve dikişli olmayan bir kılıf ile dokunabilir. Elbisenin yeni ile tutmak da tahrîmen mekruhtur.
Mescide girmek.
Namaz kılınan mekanlara girilemez cami ve mescit gibi (Tekke ve medreseye girebilir.)
Kâbe'yi tavaf etmek.
Hayız ve nifas hinde olan kişi Kâbeyi tavaf edemez.
Kocası ile zevciyyet muâmelesinde bulunmak.
Hayız ve nifas hinde olan kişi kocası ile zevciyyet muamelesinde bulunamaz.Kocası veya zina da olsa bir başkası ile, göbeği ile diz kapakları arasından çıplak olarak faydalanamaz. Kocası ile aynı yatakta yatmalarında bir mahzur yoktur. Pişirdiği yemekler ve içtiği suların artıkları da mekruh değildir.
 


Nikah
-Nikah Nedir?
Nikah, bir erkek ile bir kadının birlikte olabilmeleri için dinin öngördüğü akittir.Nikah dinimize göre yapılır. Nikah için belli şartlar vardır.Buraya

-Dini nikah nedir?
Resmi nikah dini nikah yerine geçmez.Zira islamî nikahı sonlandıran bazı hususlar devlet nikahını sonlandırmayabilmektedir.Aslolan dini nikah ile beraber resmi akiti de yapmaktır.Hem resmi akit hem de islami nikahı sonlandıracak hususlardan kaçınmak lazımdır.Buraya
-Nikah nasıl yapılır ve nikah duası nedir?

Allâahümmec'al hêeze'l-akde meymûnen mubâarakev vec'al beynehumâa ülfeten ve mehabbetev ve karârâ; Ve lâ tec'al beynehümâ nefratev ve fitnetev ve firârâ.Allâahümme ellif beynehümâ kemâ ellefte beyne Âdeme ve Havvae Ve kemâ ellefte beyne Muhammedin ve Hadiycete'l- Kübrâ. Ve kemâ ellefte beyne Aliyyin ve Fahımete'z-Zehra.
Allâhümme ağtiy lehümâ evlâden sâlihan ve rızkav vâsi'av ve 'umran tavilâ.
Allâahümme yessir emrahümâ ve kessir 'umrahümâ ver zukhümâ rızkan yâ hayra'r-razikiyn. Ve kerrim hulukahümâ ve hassin halkahümâ vahluf lehümâ halefen yaa ahsene'l-hâlikıyn.
Allahummesturnâ bisetrike'l-cemiyli bi'n-nikâhi ani's-sifâhı yâa settâar. Ve lâ tekşif sirrahüma vağfir şerrahümâ  yâa ğafûru ya ğaffâar.

Allâahümme kessir ümmete Muhammedin bihurmeti nebiyyike Muhammedin sallallâhu aleyhi ve sellem.
Rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ ve zurriyyâtinâ kurrate a'yunin vec'alna li'l-muttakiyne imâmâ.
Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ hasaneten ve fi'l-arati haseneten ve kınâ 'azâbe'n-nâr."
Allah'ım! Huzurunda nikahlarını kıydığımız şu iki genci ömürleri boyunca mesud ve bahtiyar eyle; ömürlerine bereket, vücutlarına sıhhat, rızıklarına genişlik ihsan eyle; ahlakları nı güzelleştir, kendilerine yararlı çocuklar lütfeyle. Kendileri ni doğru yoldan, İslam'ın yolundan ayırma; kötü yollara sap maktan koru; sırlarını faş eyleme; günahlarını bağışla ey bağışlaması bol Rabbimiz! Allah'ım! Muhammed aleyhi's selam yüzü suyu hürmetine dualarımı.zı kabul buyur. Peygambe rimize bizden salat ve selam ulaşıir. Rabbimiz! Bizi cehennem azabından koru 
Sübhane rabbike rabbi'l-'ızzeti ammâ yasifûn, ve selâmün ale'l-murselîyn, ve'l - hamdü lillâhi rabbi'I- âlemîyne 'l-fâti­ha.