DİN
İMAN
Allah'a (cc) iman
-Allah zatı sıfatları
-Allah subuti sıfatları
-Allah ın isimleri
-Allah ın varlığına ve birliğine
deliller
Meleklere iman
-Kaç melek vardır?
-Dört büyük melek ve
vazifeleri
-Kabir melekleri
Kitaplara iman
-Allah tarafından indirilen kitaplar
nelerdir?
-Sayfalar kimlere indirilmiştir?
Peygamberlere iman
-peygamberler kimdir?
-Peygamberlerin sıfatları nelerdir?
-Günah işlerler mi?
-Kur'an-ı kerim de isimleri geçen
peygamberler
-peygamberlerin hayatları
-Peygamberimiz Hz Muhammed (s.a.v)
hayatı
Ahiret Gününe iman
-öldükten sonra dirilmek
nasıl olur?
-kabirde yaşam nasıldır?
-kabir ziyaret etmek farz
mıdır?Kabristanlıkta nasıl davranılır?
-Cennet
–Cehennem
Cenaze
-Cenaze nasıl kefenlenir?
-Cenaze namazı nasıl kılınır?
Kader ve kazaya iman
-Kader ve kaza nedir?
-İnsan eceliyle mi ölür?
-irade-i cüziyye nedir?
-irade-i külliye nedir?
Temizlenmek (WC )
-Tuvalette temizlenme nasıl olur?
-Tuvalete girerken ve cıkarken
okunacak dua var mıdır? Varsa Nelerdir?
Gusül:
-Gusül nedir hangi sular ile gusl
edebiliriz?
-Guslün farzları nelerdir?
-Guslün sünnetleri nelerdir?
-Sünnet olan gusül nedir?
-Nasıl gusül abdesti alırız?
-Guslü gerektiren şeyler
nelerdir?
-Cünüp ve hayızlıya haram
olan şeyler nelerdir?
Abdest
-Abdestin farzları nelerdir?
-Abdest nasıl alınır?
-Abdestin sünnetleri nelerdir?
-Abdesti bozan şeyler nelerdir?
-Abdestin mekruhları nelerdir?
-Abdestsiz yapılabilen ve yapılamayan
şeyler nelerdir?
-Mestler üzerine mesh nedir?Nasıl
yapılır?
-Meshi bozan şeyler nelerdir?
Teyemmüm
-Teyemmüm nedir?
-Teyemmümün farzları
nelerdir?
-Teyemmüm nasıl alınır?
-Teyemmümü bozan şeyler
nelerdir?
İSLAM
Kelime-i şehadet
-Kelime-i Şehadet anlamı nedir?
_Kelime-i tevhid nedir?
-Yabancıların müslüman
olmaları nasıl olur?
-Hangi hallerde kelime-i şehadet
getiririz?
Namaz
-Namazın farzları nelerdir?
-Namazın vacipleri nelerdir?
-Namazın sünnetleri nelerdir?
-Namazın mekruhları nelerdir?
-Namazı bozan şeyler nelerdir?
-Namaz nasıl kılınır?
-Namaz vakitleri nasıl bilinir?
-Namaz sureleri ve Namazda okunan
dualar nelerdir?
-Ezan ve kâmet
Oruç
-Oruç nedir?
-Kaç türlü oruç
vardır?
-İftar ve sahur duası nedir?
-Orucu bozan ve kaza gerektiren şeyler
nelerdir?
-Orucu bozan ve keffaret gerektiren
şeyler nelerdir?
-Orucu mekruh edenler nelerdir?
-Orucu bozmayan şeyler nelerdir?
Zekat
-Zekat nedir?
-Hangi malların zekatı verilir?
-Zekat kimlere verilir?
-Sadaka-i fıtır nedir?
Hac
-Haccın farzları nelerdir?
-Hac nasıl yapılır?
-Haccın vacipleri nelerdir?
-Umre nedir? Hangi aylarda umre
yapılır?
Kurban
-Kurban nedir?
-Hangi hayvanlar kurban olur?
-Kurban nasıl kesilir?
-Kurban kesemeyenler ne yapar?
-Kurban namazı nasıl kılınır?
Mezhepler
-İtikatta Mezhep nedir?
-Amelde mezhepler kactır?
-Hanefi Mezhebi
-Şâfi Mezhebi
-Malîki Mezhebi
-Hambelî Mezhebi
-Bozuk Mezhepler
-İtikadımız nasıl olmalıdır
Kadınlara mahsus haller
-Hayız
-Nifas
-İstihaza
Cenaze
-Vefat edecek olan kimsenin yanında ne
yapılır?
-Cenaze nasıl kefenlenir?
-Cenaze namazı nasıl kılınır?
Nikah
-Nikah nedir?
-Dini nikah nedir?
-Nikah duası nasıl yapılır?
DİN
Din
Allahü Teâlâ’nın yarattıklarını doğru yola
iletmeleri için koymuş olduğu hükümler
topluluğudur.Allahü Teâlâ zaman zaman peygamberlere
hükümler göndermiştir.Yahudilik,Hıristiyanlık
müslümanlık gibi.İslam dini geldikten sonra diğer
dinlerin hükümleri kalmamıştır.Allah indinde geçerli
tek din İSLAMdır Din ve Şeriat aynı anlama gelir.Allah Korusun
bir insan kahrolsun şeriat derse küfre girer.Bunun manası
hâşâ "Kahrolsun Alah’ın koyduğu kanunlar" demektir.Kahrolsun din demektir. Bizleri Allah muhafaza etsin.
İMAN
Peygamber Efendimiz'i (sav), Allah (cc)
tarafından getirdiği şeylerin tamamında dil ile söyleyip
kalp ile tasdik etmektir.Bu hususları takrir etmek söylemek ve
tasdik etmek itikadi meselerdendir.Bu hususların tamamına inanmak
gerekir.. Bu şartlardan her hangi birine inanmayan veya herhangi
birini inkar eden kabul etmeyen imandan çıkmış
olur.Müslümanlıktan çıkmış olur.İman sahibi
olmak için önce Kelime-i şehadet getrmek
lâzımdır.Kelime-i şehadet şudur;
“Eşhedü enlâ ilâhe
illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Abdühû ve
rasûlühû”
Manası:
Ben şehadet ederim (kabul ederim) ki
Allah’tan başka ilâh (yaratıcı) yoktur ve yine şehâdet
ederim (kabul ederim) ki Muhammed (S.A.V.) Allah’ın kulu ve
rasûlüdür.
İmanın
şartları altıdır.
1-Allâhü Teâlâya
iman
2-Meleklere İman
3-Kitaplara İman
4-Peygamlerine iman
5-Ahiret gününe iman
6-Kader ve kazanın Allah’tan
olduğuna iman’dır.
Bir insan bu şartları kabul etmekle
iman etmiş olur.
آمَنْتُ بِاللهِ وَ مَلَئِكَتِهٍ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ اْليَوْمِ اْلآخِرِ. وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى وَ اْلبَعْثُ بَعْدَ اْلمَوْتِ حَقٌّ. اَشْهَدُ اَنْ لآ اِلَهَ اِلاَّ اَللهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وُ رَسُولُه ...
آمَنْتُ بِاللهِ وَ مَلَئِكَتِهٍ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ اْليَوْمِ اْلآخِرِ. وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى وَ اْلبَعْثُ بَعْدَ اْلمَوْتِ حَقٌّ. اَشْهَدُ اَنْ لآ اِلَهَ اِلاَّ اَللهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وُ رَسُولُه ...
Âmentü billahi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusülihî ve'l yevmi'l-âhıri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihi mine'llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l mevti hakk Eşhedü en lâ İlâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasûlüh
Allâhü Teâlâya
İman
İmanın birinci şartı Allahü
Teâlâya inanmaktır.Şöyle ki Allâhü
Teâlâ vardır.Hakiki bir iman için Allahü
Teâlânın varlığını en iyi şekilde anlamak ve O’na
inanmak lazımdır.
Tüm alemleri yaratan
Allah’tır.Alemleri,kainatı belli bir düzen içerisinde
yaratan da Allah’tır.
Allâh birdir.Şeriki (ortağı)
yoktur.Doğmamış ve doğurulmamıştır.Eş ve çocuktan
münezzehtir. Allahü Teâlâ bir cisim
değildir.Bir cisme ,mekana ve zamana da bağlı değildir.
Allâh (C.C) hiçbir şeye
muhtaç değildir.Mutlak hüküm sahibidir.Her şey
O’na muhtaçtır.Allâhü Teâlâ yukarıda
,aşağıda,sağda,solda önde ve arkada değil her yerdedir. O’na mekan bağlayamayız.
Allâh’ın
zâtı hakkında düşünmek son derece
sakıncalıdır.Ancak zâtının sıfatlarını düşünebiliriz.
Allâh’ın zâtını insan aklı almaz.
Allahin
zati sifatlari sunlardir:
1.Vucüd,
(Var olmak)
2.Kidem
(evveli olmamak)
3.Beka
(Ahıri olmamak)
4.Vahdaniyet
(Tek olmak)
5.Muhalefetün
lil Havadis (Sonradan olanlara benzememek)
6.
Kiyam Binefsihi. (varlığı kendinden olmak,başkasına muhtaç
olmamak)
1-
Vücud
Allah'in var olmasi demektir. O, ezeli ve ebedi olarak vardir. Yok olmasi asla düsünülemez. Allah vardır, varlığı başkasından değil, zâtının gereğidir, varlığı zorunludur. Vücûdun zıddı olan yokluk Allah hakkında düşünülemez.
Allah'in var olmasi demektir. O, ezeli ve ebedi olarak vardir. Yok olmasi asla düsünülemez. Allah vardır, varlığı başkasından değil, zâtının gereğidir, varlığı zorunludur. Vücûdun zıddı olan yokluk Allah hakkında düşünülemez.
2-
Kidem
Allah'in varliginin bir baslangici yoktur. Yani o sonradan degildir. Hiçbir zaman düşünülemez ki, bu zamanda Allah henüz var olmamış olsun. Çünkü zaman denilen şeyi de O yaratmıştır. Ne kadar geriye gidersek gidelim O'nun var olmadığı bir zaman düşünülemez, bulunamaz. Allah sonradan meydana gelmiş değildir. Ezelî (kadîm)lir. Kıdem sıfatının zıddı olan sonradan olma (hudûs) Allah (C.C.) hakkında düşünülemez. Allah'tan başka hiç bir şeyin ezelî ve öncesi yoktur.Ondan başka her şey sonradan var edilmiştir.
Allah'in varliginin bir baslangici yoktur. Yani o sonradan degildir. Hiçbir zaman düşünülemez ki, bu zamanda Allah henüz var olmamış olsun. Çünkü zaman denilen şeyi de O yaratmıştır. Ne kadar geriye gidersek gidelim O'nun var olmadığı bir zaman düşünülemez, bulunamaz. Allah sonradan meydana gelmiş değildir. Ezelî (kadîm)lir. Kıdem sıfatının zıddı olan sonradan olma (hudûs) Allah (C.C.) hakkında düşünülemez. Allah'tan başka hiç bir şeyin ezelî ve öncesi yoktur.Ondan başka her şey sonradan var edilmiştir.
"O
(Allah) evvel (öncesiz, ezelî) ve ahirdir..."
(el-Hadîd, 57/3).
3-
Beka
Allah'in varliginin bir sonu yoktur. Her varligin bir sonu vardir, ancak Allah'in varligi sona ermez. Ezelî olanın ebedî olması da zorunludur. Bekanın zıddı olan sonu olmak (fenâ) Allah hakkında düşünülemez. Ne kadar ileriye gidilirse gidilsin, Allah'ın olmayacağı bir an düşünülemez. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın ezelî ve ebedî oluşu hakkında şöyle buyurulur: "O, ilktir, sondur..." (el-Hadîd 57/3), "...Allah'ın zâtından başka her şey yok olucudur..." (el-Kasas 28/88).
Allah'in varliginin bir sonu yoktur. Her varligin bir sonu vardir, ancak Allah'in varligi sona ermez. Ezelî olanın ebedî olması da zorunludur. Bekanın zıddı olan sonu olmak (fenâ) Allah hakkında düşünülemez. Ne kadar ileriye gidilirse gidilsin, Allah'ın olmayacağı bir an düşünülemez. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın ezelî ve ebedî oluşu hakkında şöyle buyurulur: "O, ilktir, sondur..." (el-Hadîd 57/3), "...Allah'ın zâtından başka her şey yok olucudur..." (el-Kasas 28/88).
4-
Vahdaniyet
Allah birdir. Her yönüyle benzersizdir. Esi ve ortagi, yahut bir benzeri yoktur. Onun zati sifatlari bir baskasi için sifat olamaz. Vahdâniyyetin zıddı olan birden fazla olmak (taaddüd), eşi ve ortağı bulunmak (şirk), Allah hakkında düşünülmesi imkânsız olan sıfatlardandır. İslâm'a göre Allah'tan başka ilâh, yaratıcı, tapılacak, sığınılacak, hüküm ve otorite sahibi bir başka ilah yoktur. İhlâs ve Kâfirûn sûreleri ile Kur'an'ın pek çok âyeti Allah'ın tek ve eşsizliğini ortaya koyarken, şirki reddeder (bk. el-Enbiyâ 21/22; el-İsrâ 17/42; ez-Zümer 39/4).
Allah birdir. Her yönüyle benzersizdir. Esi ve ortagi, yahut bir benzeri yoktur. Onun zati sifatlari bir baskasi için sifat olamaz. Vahdâniyyetin zıddı olan birden fazla olmak (taaddüd), eşi ve ortağı bulunmak (şirk), Allah hakkında düşünülmesi imkânsız olan sıfatlardandır. İslâm'a göre Allah'tan başka ilâh, yaratıcı, tapılacak, sığınılacak, hüküm ve otorite sahibi bir başka ilah yoktur. İhlâs ve Kâfirûn sûreleri ile Kur'an'ın pek çok âyeti Allah'ın tek ve eşsizliğini ortaya koyarken, şirki reddeder (bk. el-Enbiyâ 21/22; el-İsrâ 17/42; ez-Zümer 39/4).
5-
Muhalefetün lil Havadis
Allah, sonradan yaratiklarinin hiç birine benzemez. Allahü Teâla hiçbir şeye benzemez.Her sey sonradan yaratilmistir. Yani hadis'tir. Allah ise ezeli ve ebedidir. “Sonradan olan şeylere benzememek” demektir. Allah'tan başka her varlık sonradan olmuştur. Allah, sonradan olan şeylerin hiçbirisine hiçbir yönden benzemez. Allah, kendisi hakkında bizim hatıra getirdiklerimizin de ötesinde bir varlıktır. Bu sıfatın zıddı olan, sonradan olana benzemek ve denklik (müşâbehet ve mümâselet) Allah hakkında düşünülemez. Kur'an'da şöyle buyurulur: "...O'nun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur..." (eş-Şûrâ 42/11).
Allah, sonradan yaratiklarinin hiç birine benzemez. Allahü Teâla hiçbir şeye benzemez.Her sey sonradan yaratilmistir. Yani hadis'tir. Allah ise ezeli ve ebedidir. “Sonradan olan şeylere benzememek” demektir. Allah'tan başka her varlık sonradan olmuştur. Allah, sonradan olan şeylerin hiçbirisine hiçbir yönden benzemez. Allah, kendisi hakkında bizim hatıra getirdiklerimizin de ötesinde bir varlıktır. Bu sıfatın zıddı olan, sonradan olana benzemek ve denklik (müşâbehet ve mümâselet) Allah hakkında düşünülemez. Kur'an'da şöyle buyurulur: "...O'nun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur..." (eş-Şûrâ 42/11).
6-
Kiyam Binefsihi
Allahu Teâlânin varligi kendindendir. Var olmak için baska bir varliga ihtiyaci yoktur. Bütün varliklar ona muhtaç, O hiç bir seye muhtaç degildir.. Allah kendiliğinden vardır. Var olmak için bir yaratıcıya, bir yere, bir zamana, bir sebebe muhtaç değildir. Başkasına muhtaç olmak, Allah hakkında düşünülemez.Varlığının devamı için hiçbir şeye muhtaç değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu sıfatla ilgili olarak şöyle buyurulur: "De ki: O Allah birdir. O, sameddir (başkasına ihtiyaç duymayandır)..." (el-İhlâs 112/1-2), "Ey insanlar, Allah'a muhtaç olan sizlersiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur" (el-Fâtır 35/15).
Allahu Teâlânin varligi kendindendir. Var olmak için baska bir varliga ihtiyaci yoktur. Bütün varliklar ona muhtaç, O hiç bir seye muhtaç degildir.. Allah kendiliğinden vardır. Var olmak için bir yaratıcıya, bir yere, bir zamana, bir sebebe muhtaç değildir. Başkasına muhtaç olmak, Allah hakkında düşünülemez.Varlığının devamı için hiçbir şeye muhtaç değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu sıfatla ilgili olarak şöyle buyurulur: "De ki: O Allah birdir. O, sameddir (başkasına ihtiyaç duymayandır)..." (el-İhlâs 112/1-2), "Ey insanlar, Allah'a muhtaç olan sizlersiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur" (el-Fâtır 35/15).
Allâh’ın
Subuti Sıfatları
1.Hayat (Canlı olmak)
2.İlim (Bilmek)
3.Semi (İşitmek)
4.Basar (Görmek)
5.Kelam (Konuşmak)
6.kudret (Güçlü
olmak)
7.İrâde (Dilemesi
anında olmak)
8.Tekvin (Yaratmak)
1-
Hayat
Allah diridir. Hayat sahibidir. Diger canlilara hayat veren de O'dur. Allahü Teâlânın hayat sahibi olması biz insanlar ve Allah'ın diğer yarattıkları gibi değildir.
Allah diridir. Hayat sahibidir. Diger canlilara hayat veren de O'dur. Allahü Teâlânın hayat sahibi olması biz insanlar ve Allah'ın diğer yarattıkları gibi değildir.
2-
Ilim
Allah her seyi bilir. Hiç bir sey ilminin disinda degildir. O, olmusu bildigi gibi olacagi da bilir. Bilgisinde artma, eksilme ve degişme olmaz. Sinirsiz ilim sahibidir.Kader Allah'ın ilim sıfatının neticesidir.Kalplerde gizlenen niyetleri bilir.
Allah her seyi bilir. Hiç bir sey ilminin disinda degildir. O, olmusu bildigi gibi olacagi da bilir. Bilgisinde artma, eksilme ve degişme olmaz. Sinirsiz ilim sahibidir.Kader Allah'ın ilim sıfatının neticesidir.Kalplerde gizlenen niyetleri bilir.
3-
Kudret
Allah'in her şeye gücü yeter. Ondan daha kudretli hiç birşey yoktur. Istedigi her seyi yapar. Sonsuz kudret sahibidir.
Allah'in her şeye gücü yeter. Ondan daha kudretli hiç birşey yoktur. Istedigi her seyi yapar. Sonsuz kudret sahibidir.
4-
Basar
Allah görür. Görmek için göze ve ışığa ihtiyaci yoktur.Bunlar zaten Allah için düşünülemez. Gecede, gündüzde her yerde ve her zaman, her şeyi görür. Gece ve gündüzün olmadığı her yerde yaratılmış ve yaratılacak her yerde herşeyi görür.
Allah görür. Görmek için göze ve ışığa ihtiyaci yoktur.Bunlar zaten Allah için düşünülemez. Gecede, gündüzde her yerde ve her zaman, her şeyi görür. Gece ve gündüzün olmadığı her yerde yaratılmış ve yaratılacak her yerde herşeyi görür.
5-
Semi‘
Allah (C.C.) işitir.. Işitmek için kulağa ve sese ihtiyaci yoktur. Bunlar zaten Allah için düşünülemez.Gizli ve açik her seyi, her yer ve her zamanda işitir.Allah'ın yaratmış olduğu ve yaratacağı her yerde her şeyi işitir.
Allah (C.C.) işitir.. Işitmek için kulağa ve sese ihtiyaci yoktur. Bunlar zaten Allah için düşünülemez.Gizli ve açik her seyi, her yer ve her zamanda işitir.Allah'ın yaratmış olduğu ve yaratacağı her yerde her şeyi işitir.
6-
Irade
Allah külli irade sahibidir.Sonsuz dileme sahibidir. Istedigini yapar. Bir seyin olmasini isterse ona sadece ol der. O da derhal oluverir. Hiç bir kimse Allah'in diledigi seyin önüne geçemez.
Allah külli irade sahibidir.Sonsuz dileme sahibidir. Istedigini yapar. Bir seyin olmasini isterse ona sadece ol der. O da derhal oluverir. Hiç bir kimse Allah'in diledigi seyin önüne geçemez.
7-
Kelam
Alah konusur. Konusmak için sese ve agiza ihtiyaci yoktur.Bunlar zaten Allah için düşünülemez. Kur'an, Tevrat, Incil, Zebur ve diger suhuflar Allah'in kelamidirlar.
Alah konusur. Konusmak için sese ve agiza ihtiyaci yoktur.Bunlar zaten Allah için düşünülemez. Kur'an, Tevrat, Incil, Zebur ve diger suhuflar Allah'in kelamidirlar.
8- Tekvin
Allah yaraticidir, var edicidir. O'ndan baska hiç bir kimse hiç bir seyi yaratmaya güç yetiremez. Ancak icat edebilir.Yâni yaratılmış olan bir şey daha sonra ortaya çıkarılabilir.
Allah yaraticidir, var edicidir. O'ndan baska hiç bir kimse hiç bir seyi yaratmaya güç yetiremez. Ancak icat edebilir.Yâni yaratılmış olan bir şey daha sonra ortaya çıkarılabilir.
Kısaca;
Allahü Teâlâ
Ezelidir.Zamandan berîdir(Zamandan ayrıdır). Evveli ve Ahiri
yoktur.İnsan aklı ile Allah’ın varlığını düşünebilecek
kapasitededir. Ama zâtını düşünebilecek akla sahip
değildir. İmam Ebu Hanife Hazretleri şöyle demektedir: "Şayet
Allah, peygamber göndermemiş olsaydı, yarattığı (insan)
üzerine, onun varlığını akılla bilmek vacip olurdu."
Bir kimse Allâhü Teâlâ
kadim ve ezeli değildir derse küfre girmiş olur(imanı
gider).Veya herhangi bir sıfatını inkar ederse kafir olur.
Allâhü Teâlâ tüm
yarattıklarının ne zaman nasıl davranacağını düşüncelerini
ezeli ilmi ile bilir.
Allâhü
Teâlâ bütün kemal (mükemmel) sıfatlar
iledir.Noksan sıfatlardan ayrıdır. Allah Teâlâ'nın
sıfatlarının hepsi ezelî ve ebedî sıfatlardır. O'nun
sıfatlarının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah'ın sıfatları,
yaratıkların sıfatlarına benzemez. Her ne kadar isimlendirmede
bir benzerlik varsa da Allah'ın ilmi, iradesi, hayatı, kelâmı;
bizim, ilim, irade, hayat ve kelâmımıza benzemez. Biz,
Allah'ın zâtını ve mahiyetini bilemediğimiz ve
kavrayamadığımız için O'nu isim ve sıfatlarıyla tanırız.
Kur'ân-ı Kerîm "Onu gözler idrak edemez. Fakat
O, gözleri idrak eder. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden
haberdar olandır" buyurarak, Allah'ın zâtını idrak
etmenin, mahiyetini bilmenin imkânsız olduğunu açıklamıştır.
Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: "Allah'ın
yaratıkları hakkında düşününüz. Fakat
Allah'ın zâtı hakkında düşünmeyiniz. Gerçekten
siz buna hiç güç yetiremezsiniz"
ALLAH’IN
İSİMLERİ
"En
güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle
dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın.
Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır."
Allah
: O'nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri,
sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir
Rahman
: Yarattığı bütün canlılara nimet veren demektir.
"Senden
önce gönderdiğimiz elçilerimize sor! Rahmân'dan
başka tapılacak tanrılar emretmiş miyiz? "
ALLAHIN
VARLIĞINA DELİLLER NELERDİR?
Allah’ın
varlığına en büyük delil alemlerin varlığıve
alemlerdeki nizam ve intizamın devam etmesidir.
Dünyamız
4.6 milyar yaşındadır ve Samanyolu Galaksisinde yer alır
.Samanyolu galaksisi evrendeki yaklaşık 250 milyar galaksiden
sadece bir tanesidir.Her galakside 100 milyarın üzerinde
yıldız bulunmaktadır.Uzayda galaksilere ulaşilabilen uzaklık
13 milyar ışık yılıdır.
Işık
yılı, ışığın bir yılda boşlukta aldığı mesafeye
denir.1 ışık yılı = Işık hızı (km./sn.) x bir yıl
(saniye cinsinden)
Bir
ışık yılı (9,460.530 x 10¹² km.) eşittir.Yani
9,460.530.000.000.000.000 Km dir.
149.597.870,691 ± 0.030 km.; Dünya ile Güneş'in merkezleri arasındaki uzaklıktır.Güneş sistemi'ne en yakın yıldız, ortalama 4,22 ışık yılı uzaklıkta olan Proxima Centauri'dir.Bu sayıyı 4,22X9.460.530X10¹² böyle yazabiliriz.Birde 13.000.000.000x9.460.530x10¹² bu da ulaşılabilmiş en uzak galaksidir. Şöyle de anlatılabilir. Ellerimizi çırpmak bir saniyemizi alır.. Bir kez el çırptığımız anda ışık,dünyayı 7 kez dolaşmış olur Ay’ı geçip gitmiştir bile. Alkışlamaya başladığımız anda göndereceğimiz ışığın Güneş’e ulaşması için,8 dakika alkışlamayadevam etmeliyiz.Bu ışığın en yakın yıldıza ulaşması için de hiç durmadan 4 yıl boyunca alkışımızı sürdürmemiz gerekir.En uzak galaksiyi ise izah etmek neredeyse imkansız olmaktadır.
Şu
örneği de verebiliriz ;Dünyanın evrendeki yeri,
dünyadaki tüm okyanuslar içinde bir damla misali
gibidir belki daha azdır…
İşte
evrenin bu kadar büyüklüğü ve hiçbir
yıldızın ,gezegenin ,hatta galaksilerin kendi yörüngelerinden
çıkmadan hem kendi etraflarında hem yıldızların hem
de galaksilerin etrafında dönerek belli bir nizam içinde
gitmeleri Allâh’ın varlığının ve birliğinin en büyük
delili değil midir?
Bu
zamana kadar gelmiş geçmiş ve şu anda hayatta olan
toplamı yüz milyarları geçen insanın her birinin
ayrı DNA ‘larının olması da Allah’ın varlığının ve
birliğinin bir delili değil midir?
"
... Güneş'i ve Ay'ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da
O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır." (Nahl Suresi,
12)
"Güneş de, kendisini
için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp
gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan,
bilen (Allah)ın takdiridir.(Yasin Suresi, 38)
Tüm
bu deliller Allah’ın varlığını ve birliğini
ispatlamaktadır.Şöyle özetleyecek olursak Dünya
evrende dünyadaki tüm okyanuslar içinde bir damla
gibidir.Bizde o damlayı yeryuzundeki karalar misal edersek bir
insan bir kum tanesi bile değildir.İşte bu Allah’ın yüce
kudretini ispat etmektedir.
MELEKLERE
İMAN
İmanın
ikinci şartı meleklere inanmaktır.Melekler,
ruh gibi lâtîf, nûrânî, mahiyetleri
ancak Allah katında malum, varlıkları bizim dünyamıza
ait olmayan bir takım görevleri bulunan gözlerimizle
göremediğimiz varlıklardır. Akıl ve nutukları olup;
erkeklik ve dişilik yoktur,yemeleri, içmeleri
yoktur. Evlenmezler. Çeşitli şekillere girebilirler.
Allah'ın emrine asla isyan etmezler.Daima Yüce Allah'ı
tesbih ve zikrederler.
Kaç
melek vardır?
Meleklerin
sayısı ve her birinin hangi işlerle vazifeli oldukları bizce
malûm değildir. Ancak bunlardan bir kısmı ve vazifeleri
Kur'an-ı Kerîm'de ve Peygamberimizin hadislerinde
bildirilmiştir.
Dört
büyük melek ve vazifeleri nelerdir?
İnsanların
ve cinlerin peygamberi olduğu gibi meleklerinde peygamberleri
vardır Cebrâil, Azrail, İsrafil ve Mikâil A.S dört
büyük melektir.
Cebrail
A.S
Vazifesi,
Allah'ın emir ve nehiylerini peygamberlerine bildirmektir. Bütün
vahiy onun vasıtasıyla nazil olmuştur.
Azrail
A.S.
Allah'ın
emri ve izni ile canlıların, ölecekleri zaman canlarını
almakla vazifelidir.
"
Ey Muhammed de ki; size vekil kılınan ölüm meleği
canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz."
(es-Secde, 32/11)
İsrafil
A.S Kıyamette surun üfürülmesine memurdur.
"(İsrâfil
tarafından birinci sefer) Sûr'a üflenince Allah'ın
dilediği (melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde
olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr'a
(ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından
kalkıp bakınıp dururlar." (ez-Zümer 39/68)
Mikail
A.S Bir kısım hadiselerin rüzgarların yağmurların vs
Allah’ın izni ile meydana gelmesine memurdur. "Her
kim Allah'a ve meleklerine ve peygamberlerine ve Cibrîl'e ve
Mikâil'e düşman olursa Allah da kâfirlere
düşmandır" (el-Bakara 2/98).
Bunlar
dışında bir kısım melekler de vardır. Kiramen Katibin ve
Hafaza melekleri İnsanların sevap ve günahlarını yazar
ve insanları korurlar.
Münker
ve Nekir melekleri kabirde insana Allah’tan, dininden,
Peygamberinden, imandan sorular sorar.
Hz.
Aişe
(r.ah) validemiz anlatıyor: Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: "Kim
Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim
Allah'la buluşmayı hoş görmezse Allah da onunla buluşmayı
hoş görmez." Ben bunu duyunca: "Ey Allah'ın
Rasülü! Bu bahsettiğiniz durum ölümü hoş
görmemek midir? Halbuki bizim hiçbirimiz ölümden
hoşlanmaz." diye sordum; Rasulullah (s.a.v) şöyle
buyurdu: "Hayır durum o değil. Fakat mü'mine ölüm
geldiğinde melekler tarafından kendisine Allah'ın rahmeti,
rızası ve cenneti müjdelenir. İşte o zaman mümin
Allah'a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever.
Ölen kafir ise ona Allah'ın azabı ve gazabı haber verilir. O zaman kafir Allah'a kavuşmayı hoş bulmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşnut olmaz."(Hadir muttefekun aleyhtir) "Kulumun kitabını (ismini ve amelini) "illiyyin"e yazın ve sonra onu bedeninin olduğu yeryüzüne götürün." buyurur. Ruh bedenle kabirde buluşur. O anda iki melek gelir. Bunlara "Münker ve Nekir" melekleri denir. Melekler ölüyü kabrin içinde oturturlar ve ona: "Rabbin kim?"diye sorarlar.
O: Rabbim
Allah'tır."diye cevap verir.
Melekler:"Dinin
nedir?" diye sorarlar.
O:"Dinim
İslam'dır" diye cevap verir.
Melekler:
"Size gönderilen şu kimse (Muhammed (s.a.v) kimdir,
onun hakkında ne diyorsun?" diye sorarlar.
O:"O,
Allah'ın peygamberidir." diye cevap verir.
Melekler:"Amelin
nedir?" diye sorarlar.
O:"Allah'ın
kitabını okudum, ona inandım, içindekileri tasdik
ettim." diye cevap verir. Bunun üzerine, gökten bir
münadi şöyle seslenir:
"Kulum doğru söyledi. Ona Cennet'ten güzel düşekler hazırlayan, rahat ettirin, kendisine Cennet elbiseleri giydirin. Onun için Cennet'e bakan bir kapı açın." denir. Hepsi yapılır, kendisine Cennetin güzel kokuları gelir. Sonra kabri gözünün görebildiği kadar genişletilir. O arada ölen kimsenin yanına güzel yüzlü birisi gelir, kendisine güzel müjdeler verir. Vefat eden kimse: "Sen kimsin? Yüzün hayır getiren bir yüz" der. O da: "Ben senin güzel amelinim" diye cevap verir. Bunun üzerine vefat eden kimse: "Ya Rabbi! kıyameti kopar da aileme ve malıma kavuşayım." der. Kafir veya münafık bir kimse de dünyadan işi bitip ahi-rete yönelince kendisine siyah yüzlü ve ellerinde kalın çullar bulunan melekler gelir. Gözünün gördüğü kadar geniş bir alanı doldururlar. O arada ölüm meleği gelir, başında durup: "Ey küfür ve isyanla kirlenmiş habis ruh! Allah'ın gazap ve azabına çık!" diye seslenir. Ruh cesetten ayrılır, zorla çıkar. Ölüm meleği ruhu eline alır. Bu arada diğer melekler çıkan ruhu ölüm meleğinin elinden kaparak getirdikleri kaim kirli çullara sararlar. Ondan, dünyadaki en kötü leşten beter bir koku çıkar. Melekler onu alıp yükselirler. Yanlarından geçtikleri melekler: "Kim bu pis kokulu" diye sorarlar. Onlar da onun dünyadaki en kötü ismini vererek: "Falan oğlu filandır" diye tanıtırlar. Dünya semasına gelirler, göğün kapısının açılmasını isterler, açılmaz" Hz. Rasulullah (s.a.v) burada şu ayeti okudular: "Ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenen ve imana yanaşmayanlar var ya, onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe Cennet'e giremeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız."( A'raf, 40.) Efendimiz (s.a.v) bu ölünün halini anlatmaya şöyle devam etti: "Yüce Allah meleklerine: "Onun kitabını yerin en alt tabakasındaki "Siccîn"e=Cehennem'liklerin isim ve amellerinin yazıldığı deftere yazın." emrini verir. Ruhu şiddetli bir şekilde atılır. Ruh bedenle kabirde buluşur. Yanına iki melek gelir, onu oturturlar. Kendisine:"Rabbin kimdir?" diye sorarlar.
O:"Ne!
Ne! Bilmiyorum!" diye cevap verir.
Melekler:"Dinin
nedir?" diye sorarlar.
O:"Ne!
Ne! Bilmiyorum!" diye cevap verir.
Melekler:"(Hz.
Muhammed'i (a.s) kasdederek): Şu size gönderilen şahıs
hakkında ne diyorsun? diye sorarlar:
O:"Ha,
ha! Bilmiyorum" diye cevap verir. Bu arada semadan bir münadi
şöyle seslenir:
"Hep yalanladı. Ona ateşten bir döşek serin. Kendisi için Cehennem'e açılan bir kapı açın." denir. Hepsi yapılır, Açılan kapıdan kabrine Cehennemin sıcaklığı ve zehirli alevleri ulaşır. Kabir onu öyle bir sıkar ki, kaburga kemikleri biribirine geçer. Karşısına çirkin yüzlü pis kokulu birisi gelir ve: "Bu sana va'dedilen gündür; seni üzüntüden perişan edecek akıbeti bekle." der. Adam: "Sen de kimsin, bu ne uğursuz yüz" diye sorar. O çirkin suratlı kimse: "Ben senin çirkin, kötü amelinim." diye cevap verir. Adam: "Ya Rabbi! sakın kıyameti koparma, helak olurum." der.( Ahmed, Müsned, III, 3; IV, 287; Ebu Davud, No: 4753; Hakim, Müstedrek, l, 37-40; Acurri, eş-Şeriatu, No: 879.) "Sonra melek onun başına elindeki tokmakla bir darbe vurur. Adam öyle bir sayha atar ki, onu insan ve cinlerden başka bütün canlılar işitir."( Buhari, Cenaiz, 51; Müslim, Cennet, bab: 17.)
KİTAPLARA
İMAN
Kitaplara
iman demek Allah tarafından peygamberlere indirilen kitaplar ile
sahifelere (sayfalara) inanmak demektir.Allah tarafından
indirilen kitap ve suhuflar 104 tür.
ALLAH
TARAFINDAN İNDİRLEN KİTAPLAR NELERDİR?
Allah
tarafından Cebrail A.S. vasıtasıyla peygamberlere indirilen
kitaplar 4 (dört) tür.
Bunlar
Zebur HZ Davut Aleyhisselâma
Tevrat HZ.Musa Aleyhisselâma
İncil HZ. İsa Aleyhisselâma
Kur’ân-ı
Kerim Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa Aleyhisselâma indirilmiştir.
Kur’an-ı
Kerim
Kur’an-ı
Kerim Allah tarafından Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla
peygamberimize indirilen Allah kelâmıdır.
610 yılı ramazan ayında nazil olmaya başladı. 22 sene, 2 ay,
22 günde inmiştir.114 sure, 6666 ayet,30 cüzden
oluşmaktadır. Âyetlerin
sayısının 6236dan az veya daha çok olduğu meselâ
6666 âyet olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar,
büyük bir âyetin, birkaç küçük
âyet sayılmasından veya birkaç kısa âyetin,
bir büyük âyet, yâhud sûrelerin
evvelindeki Besmelelerin bir veya ayrı ayrı âyet
sayılmasından ileri gelmiştir.İlk
suresi Fatiha suresi son suresi Nas Suresidir.En uzun sure Bakara
en kısa sure Kevser suresidir. Kur’an’ı
Kerim’in son inen ayeti Maide suresinin 3. Ayetidir.
Kurân-ı kerîm,
Peygamber efendimize bir defâda, toptan gelmeyip, lüzûmuna
ve hâdiselere göre, âyet âyet, bâzan
sûre sûre vahyolundu. Yirmi üç senede
tamamlandı. Mekkede nâzil olan âyet-i kerîmelere
Mekkî, Medînede nâzil olanlara da Medenî
dendi. Diğer semâvî kitap ve suhuflar ise bir defada
inmişlerdir.
Son kutsal kitap olan Kuran-ı Kerim, nazil oluşuyla birlikte
diğer ilahi kitapların hükmü kalkmış, sadece Kuran-ı
Kerim´e bağlı olmamız gerektiği yine Kuran-ı
Kerim´de bize bildirilmiştir.
Peygamber efendimiz kendisine gelen vahyi ezberler ve aslâ unutmazdı. Alâ sûresinin altıncı ayet-i kerîmesinde meâlen; “Sana (Cebrâilin öğreteceği üzere Kurânı) okuyacağız ve sen hiç unutmayacaksın.” buyrulmuştu. Resûlullah efendimiz, kendisine gelen vahyi Eshâb-ı kirâmına okur, onlar da ezberlerdi. Emrinde husûsî vahiy kâtipleri vardı. Gelen vahyi, vahiy kâtiplerine yazdırır, her âyet-i kerîmenin hangi sûreye yazılacağını bildirirdi. Kurân-ı kerîm âyetleri, Resûlullah efendimizin sağlığında; derilere, kemiklere, taş parçalarına, hurma kabuklarına yazılıp en emîn yerlerde hürmet ve îtinâ ile muhâfaza edildi. Cebrâil aleyhisselâm her sene bir kere gelip, o âna kadar inmiş olan Kurân-ı kerîmi, Levh-i mahfuzdaki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhirete teşrif edeceği sene, iki kere gelip, tamâmını okudular. Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbdan çoğu, Kurân-ı kerîmi tamâmen ezberlemişti. Bâzıları da, bâzı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Peygamber efendimizin vefâtından sonra, Hazret-i Ebû Bekrin hilâfeti devrinde mürtedlerle yapılan Yemâme Harbinde, yetmişten fazla kurra (hâfız) şehîd düştü. Bu durumdan Hazret-i Ömer endişe edip, Kurân-ı kerîmin toplanması için halîfe Hazret-i Ebû Bekir’e mürâcaat etti. Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir’in emriyle Zeyd bin Sâbit başkanlığında büyük bir heyet tarafından Kurân-ı kerîm sayfaları bir araya toplandı. Her sûrenin âyetleri, Peygamber efendimizin bildirdiği tertibe göre, bir araya getirildi. Hazret-i Ebû Bekir, bu heyete bütün Kurân-ı Kerîmi kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuz üç bin Sahâbî, bu mushafın her harfinin tam tamına yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler birbirinden ayrılmamıştı. Üçüncü halîfe Hazret-i Osman, hicretin yirmi beşinci senesinde sûreleri birbirinden ayırdı ve sıraya koydu. Altı mushaf daha yazdırıp; Bahreyn, Şam, Bağdat, Yemen, Mekke ve Medîneye gönderildi. Bugün, dünyâda bulunan, bütün mushaflar, hep bu yedi mushaftan çoğaltılmış olup, aralarında bir nokta farkı bile yoktur.. Hazret-i Osman zamânında istinsah edilerek çoğaltılan mushaflarda hareke ve nokta yoktu. Müslümanlar, nokta ve harekeye muhtaç olmadan bu mushafları kendi tabiî okuyuşlarına göre okudular. Hazret-i Osman devrinden, Emevî halîfesi Abdülmelik bin Mervân, (vefâtı 705/H.86) devrine kadar kırk küsûr sene okumaya devâm ettiler. Ne zaman ki Arap olmayan milletlerin Müslüman olmaları ve dillerinin de başka olması, Kurân-ı Kerîm’e nokta ve hareke konması ihtiyâcını hissettirdi. Haccâc bin Yûsuf 714 (H.95), Kurân-ı kerîmin yanlış okunmasını önleyecek işâretlerin bulunarak mushaflara konulması husûsunda tedbirler aldı. Kurân-ı Kerîm’e ilk harekeyi Ebül-Esved ed-Düelî; noktalama işâretlerini de, Yahyâ bin Yamer koydu. Kur’an-ı Kerim okumak sünnettir.Kur’an okunurken dinlemek farzdır.Kur’an-ı Kerim okumak çok sevaptır.Mealini ve tefsirlerini de okumalıyız.Bize verdiği mesajları öğrenmeliyiz.Kur’an okumasını bilmeyenler öğrenmeye çalışmalıdır.
Prof.
Edward Monte; “Allahın birliğini en temiz, en yüksek, en
kutsal ve inandırıcı ve başka hiçbir din kitabının
üstün gelemeyeceği bir dil ile anlatan kitap,
Kurân’dır.” demektedir.
Gaston Kar; “İslâm dîninin kaynağı olan Kurân’da cihan medeniyetinin dayandığı bütün temeller bulunmaktadır. O kadar ki, bugün bizim medeniyetimizin Kurân’ın bildirdiği temel kurallardan kurulduğunu kabûl etmemiz gerekir.” demektedir. İngiliz Râhibi Beowerth-Simith, Muhammed ve Muhammede bağlı Olanlar adlı eserinde; “Kurân üslûb temizliği, ilim, felsefe ve hakîkat mûcizesidir” diyor. Prof. Carlyle; “Kurân okundukça onun alelâde, gelişi güzel bir edebî eser olmadığını hemen hissedersiniz. Kurân, kalpten gelen ve başka kalplere hemen nüfûz eden bir eserdir. Diğer bütün eserler bu muazzam eser yanında çok sönük kalır. Kurân’ın göze çarpan ilk karekteri onun doğru ve mükemmel bir yol gösterici, dürüst bir rehber olmasıdır. İşte bence Kurân’ın en büyük meziyeti budur. Bu meziyet diğer bir çok meziyetlere de yol açmaktadır.” diyor.
Eskimiş bulunan Kur'an-ı
Kerim'i yakmamalı, temiz bir beze sarıp sonra gömmelidir.
(Fetava-i Hindiye, c. 5, s. 323)
SUHUFLAR
(SAHİFELER)
Allâhü
Teâlâ insanları doğru yola çekmek ve
emirlerini bildirmek için zaman zaman bazı peygamberlere
sahifeler indirmiştir.Bunlar;
Adem
Aleyhisselâma 10 Sayfa
Şit
Aleyhisselâma 50 Sayfa
İdris
Aleyhisselâma 30 sayfa
İbrahim
Aleyhisselâma 10 Sayfa indirilmiştir.
Peygamberlere
iman
-Peygamberler
kimdir?Allah'ın emirlerini kullarına bildiren Allah C.C. vazifelendirdiği insanlardır.
-Peygamberlerin
sıfatları nelerdir?
1.Emanet:
Her Peygamber, emindir.Her hususta kendilerine emniyet
olunurlar. Peygamberler emin kimselerdir, kendilerinde asla
hainlik bulunmaz.
2- Sıdk: Dinde ve diğer meselelerde sadık ve doğrudurlar. Yalandan uzaktırlar. 3- Tebliğ: Peygamberler, Allahü teâlânın emir ve yasaklarının hepsini ümmetlerine bildirirler. 4- Adalet: Adildirler. Zulümden uzaktırlar. 5- İsmet: Büyük ve küçük günahtan uzaktırlar. Günah şeklindeki şeyler, ister Kur'an-ı kerimde olsun, ister sahih hadislerde olsun tevil edilip yakışan mana verilir. Peygamberlikleri bildirilmeden önce de, bildirildikten sonra da hiç günah işlemezler.Peygamberleri Allahü Teâlâ terbiye etmiştir. İnsanlardan, masum, günahsız olan, yalnız Peygamberlerdir. 6- Fetanet: Bütün Peygamberler, diğer insanlardan daha akıllıdırlar. 7- Emn-ül azl: Hiçbiri Peygamberlikten azl olmaz. (Feraid-ül fevaid)
-Günah
işlerler mi?
Büyük
ve küçük günahtan işlemekten
beridirler.Ancak kendilerinden zelle sadır olur.Adem
aleyhisselâmın zellesi,Musa Aleyhisselâmın zellesi
gibi
-Kur'an-ı
kerim de isimleri geçen peygamberler Kimlerdir?
Kur’an-ı
Kerimde isimleri geçen peygamber 28 dir.Adem ,İdris,Nuh,Hud
,Salih,İbrahim,Lut,İshak,İsmail,Yakub,Yusuf,Eyyub,Şuayb,Musa,Harun,Davud,Süleyman,İlyas,Elyasa,Zülkifl,Yunus,Zekeriya,Yahya,İsa,Üzeyr,Lokman,Zülkarneyn
ve Muhammed S.A.V. Efendilerimizdir.
(Aleyhimüsselam)
efendilerimizdir. Üzeyr,Lokman ve Zülkarneyn
aleyhisselâmın evliya mı peygamber mi oldukları
ihtilaflıdır.
-peygamberlerin
hayatları
-Peygamberimiz
Hz Muhammed (s.a.v) hayatı
Ahiret
Gününe iman
-Öldükten
sonra dirilmek nasıl olur?
-Kabirde
yaşam nasıldır?
-Kabir
ziyaret etmek farz mıdır?Kabristanlıkta nasıl davranılır?
-Cennet
–Cehennem
Cennet de cehennem de şu anda
mevcuttur. Ayet-i kerimelerde cennet ve cehennemden bahsedilirken
hazırlandı denilmesi onların halen mevcut olduğunu gösteren
delillerden biridir. Me'va adlı cennetin Sidretü'l-Münteha'nın
yanında bulunduğu, Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle (Sure-i Necm
ayet 15) sabittir. Hz. Nuh'un kavmi; suda boğulduğundan onların
derhal cehenneme sokulduklarını haber veren Ayet-i Kerime
(Sure-i Nuh 25) cehennemin varlığını ifade etmektedir.
Cenaze
-Cenaze
nasıl kefenlenir?
Cenâze,
kamis ile boynundan ayağına kadar, izar ile de başından
ayağına kadar kefenlenir. Lifâfe ile de baştan ayağına
kadar sarılıp dürülür ve iki ucu
bağlanır.
Kefende, sol taraf sağ taraf üzerine dürülür. Cep ve yaka yapılmaz ve kenarları dikilmez. Kadınlarda; baş örtüsü kamisin üzerine, lifâfenin altına gelecek şekilde örtülür
-Cenaze
namazı nasıl kılınır?
Cenâze
namazı, vefat eden din kardeşlerimiz hakkında duâ olmak
üzere bir farz-ı kifâyedir.
Cenâze namazının kılınması için aranan şartlar şunlardır: Ölenin müslüman olması. Müslüman olduğu bilinmeyen, bu hususta hâli gizli olan kimsenin cenâze namazı kılınmaz. Ölenin müslüman olduğuna muteber şâhid ve delil lâzımdır . Ölünün yıkanarak temiz kefene sarılmış olması. Ölünün, imam ve cemaatin önünde olması. Ölünün tamamının veya bedeninin çoğunun mevcut olması. Eğer bedeninin çoğu gitmiş veya başsız olarak yarısı varsa namazı kılınmaz, yıkanmaz. Bir beze sarılarak gömülür. Cenâze Namazının Kılınışı Cenâze namazı dört tekbir ve kıyâmla edâ edilir. Bu namazda secde ve rükû yoktur. İmam, ölünün göğsü hizasında durur. Cemâat da arkasında saf tutar. Cemâata ölünün erkek veya kadın olduğu duyurulur, ona göre niyet edilir. Yâni "Allâh için namaza, meyyit için duâya, er kişi (veya hâtun kişi) niyetine uydum hâzır olan imâma" diye kalben niyet edip imamın arkasından tekbir alınır. İlk tekbiri alırken eller kulak hizâsına kadar kaldırılıp göbek altında bağlanır, Sübhâneke, "ve celle senâüke" ile okunur. Bundan sonra eller kaldırılmadan ikinci bir tekbir alınır. Bu tekbirleri imam âşikâr, cemâat ise gizli alır. "Allâhümme salli ve Allâhümme bârik..." okunur. Bundan sonra üçüncü tekbir alınır ve cenâze duâsı okunur. Cenâze duâsını bilmeyenler burada "Allâhümme innâ nesteıynüke..." yi yâni kunut duâsını veya duâ niyeti ile Fâtiha-i şerîfeyi okurlar. Daha sonra dördüncü tekbir alınır, eller yan tarafa bırakılıp selâm verilir. Üçüncü tekbirden sonra okunacak cenâze duâsı:
ٱَللّٰهُمَّ
ٱغْفِرْ لِحَيِّنَا وَمَيِّتِنَا
وَشَاهِدِنَا وَغَآئِبِنَا وَكَبِيرِنَا
وَصَغِيرِنَا وَذَكَرِنَا وَاُنْثَانَا
ٱَللّٰهُمَّ مَنْ اَحْيَيْتَهُ مِنَّا
فَاَحْيِهِ عَلَى ٱْلاِسْلاَمِ وَمَنْ
تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّنَا
عَلَى ٱْلاِيمَانِ وَخُصَّ هٰذَا
ٱلْمَيِّتَ بِٱلرَّوْحِ وَٱلرَّاحَةِ
وَٱلرَّحْمَةِ وَٱلْمَغْفِرَةِ
وَٱلرِّضْوَانِ ٱَللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ
مُحْسِنًا فَزِدْ فِى اِحْسَانِهِ
وَاِنْ كَانَ مُسِيئًا وَتَجَاوَزْ
عَنْهُ وَلَقِّهِ ٱْلاَمْنَ وَٱلْبُشْرٰى
وَٱلْكَرَامَةَ وَٱلزُّلْفٰى بِرَحْمَتِكَ
يَا اَرْحَمَ ٱلرَّاحِمِينَ
"Allâhümmağfir lihayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve gâibinâ ve kebîrinâ ve sağîrinâ ve zekerinâ ve ünsânâ. Allâhümme men ahyeytehû minnâ feahyihî alel islâmi ve men teveffeytehû minnâ feteveffehû alel îmâni ve hussa hâzelmeyyite (*) birravhi verrâhati verrahmeti velmağfireti verrıdvân. Allâhümme in kâne muhsinen (**) fezid fî ihsânihî ve in kâne müsîen fetecâvez anhü ve lakkıhil' emne velbüşrâ velkerâmete vezzülfâ birahmetike yâ erhamerrâhimîn." (***) (*) Kadın ise "hâzihil meyyite" denir. (**) Kadın ise "in kânet muhsineten fezid fî ihsânihâ ve in kânet müsîeten fetecâvez anhâ ve lakkıhel'emne" denir. (***) Mânâsı: Allâh'ım! Bizim dirilerimizi, ölülerimizi, hâzır ve gâib olanlarımızı, büyüklerimizi ve küçüklerimizi, erkeklerimizi ve kadınlarımızı afv ü mağfiret buyur. Yâ Rabb! Bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat. Bizden öldürdüklerini iman üzere öldür. Bilhassa bu ölüyü kolaylığa, rahatlığa, mağfirete, rızâna erdir. Yâ Rabb! Eğer bu ölü, muhsin ise ihsanını artır; ve eğer yaramaz bulunmuş ise affet. Kendisine emniyet, beşâret, kerâmet ve kurbaniyet nasib buyur, rahmetinle, ey erhamerrâhimîn." Cenâze erkek çocuk ise, yukarıdaki duâ "alel îmâni" den itibaren şöyle okunur: "Allâhümmec'alhü lenâ feratan vec'alhü lenâ ecran ve zuhrâ. Allâhüm-mec'alhü lenâ şâfian ve müşeffean." Cenâze kız çocuk ise, yukarıdaki cenâze duâsı "alel îmâni" den itibâren şöyle okunur: "Allâhümmec'alhâ lenâ feratan vec'alhâ lenâ ecran ve zuhrâ. Allâhümmec'alhâ lenâ şâfiaten ve müşeffeaten." Mühim Hatırlatma Bir çok kimseler, cenâze namazının dördüncü tekbirinde, ya hiç ellerini bırakmadan selâm vermekte veya sağ tarafa selâm verince sağ elini, sol tarafa selâm verince de sol elini yana bırakmaktadır. Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştır. Doğrusu, dördüncü tekbiri aldıktan sonra her iki eli yana bırakıp selâm vermektir. Çünkü kendisinde sünnet olan bir zikrin bulunduğu kıyamlarda eller bağlanır. Sünnet olan bir zikrin kalmadığı kıyamlarda ise, eller bağlanmaz, yana salınır. (Dürer, 1/ 53) Cenâze namazı içinde imam açıktan "Allâhü Ekber" diye tekbir aldıkça bazı kimseler kafalarını kaldırmaktadırlar. Bu da yanlış ve tehlikeli bir harekettir. Doğrusu, ne kafa ile ve ne de başka bir azâ ile namaz müddetince hiçbir harekette bulunmamaktır. Cenâze namazı kılınıcak yer veya ayakkabı temiz değilse, ayakkabıyı çıkarıp üzerine basmalıdır.
Ölmüş
bir kimsenin ruhu için yetmiş bin kelime-i tevhid hatmi
yapmakta vefat eden için çok büyük
faydalar vardır.Ancak kelime-i tevhid hatmini para ile
yaptırılmamalıdır.
Kader
ve kazaya iman
Bu konuda Mehmet Emre
Ağabey der ki; ” Tedbirin alınması takdire aykırı
bir iş değildir. Eğer bir husustaki takdir-i ilahi, Levh-i
Mahfuz'da takdir ve tesbit edilmiş ise, onda değişiklik cari
olamaz. Şayet Levh-i Mahv ü isbatda tesbit edilmiş ise,
onda değişiklik olabilir. Bu değişiklik Cenab-ı Hak
tarafından olur. Yoksa bizim tedbirimizden değil”
-Kader
ve kaza nedir?
-İnsan
eceliyle mi ölür?
-İrade-i
cüziyye nedir?
-İrade-i
külliye nedir?
-Rızık
Rızık
Allahü Teâlânın Kullarına verdiği ve onlarında
yediği şeylerdir.Bir kimse Allah’ın rızık vermediğini
inkar ederse kâfir olur.Yüce Allah’tan başka
yaratıcı olmadığına göre O’ndan başka rızık
verende yoktur
"Eğer Allah bütün
kullarına (müsavat üzere) bol rızık verseydi,
yeryüzünde muhakkak ki taşkınlık ederler, azarlardı.
Fakat O, ne miktar dilerse (rızkı o kadar) indirir. Şüphe
yok ki O, kulların (ın her halin)den hakkıyla haberdardır,
(her şeyi) kemaliyle görendir." Şüra suresi 27.
Temizlenmek
(WC )
-Tuvalette
temizlenme nasıl olur?
İstincâ,
büyük abdest bozulduktan
sonra pisliği gidermek işine denir.
Karından çıkan pislik; idrar, dışkı, menî, mezî
ve iki yoldan çıkan kan gibi şeylerdir. Bunlardan
istincâ yani temizlenmek sünnettir.
Yelden
sonra temizlik sünnet değildir. Çünkü her
ne kadar karından çıkarsa da pis değildir. İki
yoldan başka yerden çıkan şeyin temizlenmesine ise
istincâ adı verilmez.
Kerpiç,
kuru ağaç ve toprak gibi taşa benzeyen şeylerle istincâ
sünnettir .Kaç defa yapılacağı hususu sünnet
değildir, mendûbdur.
Vikâye'de,
(bilâ adedin) yâni «adedsiz» sözünden
sonra, (Yüdberu bil hacer'il evveli) «İlk
taşı arkaya doğru çeker.» denmiştir. Bunun
üzerine şöyle suâl vâ-rid olur : Bu söz
kendinden öncesine bağlı değildir. Çünkü
aded eğer nefy olunursa ve her ne kadar murâd adedin sünnet
olduğunu nefy ise de,
ondan sonra <biı hacer'*l evveli) yâni, «birinci
taş ile» sözüyle aded zikri
münasip değildir. Bundan dolayı musannif burada, «aded
sünnet değildir,» demiştir. Bundan sonra, «bilâkis
müs-tehabdir» sözüyle o sözden
dönmüştür. Müstehab (veya mendûb)
demek doğru olurdu.
Bundan
sonra musannif, «Birinci taş ile idbâr olunur ve
ikinci taş ile ikbâl olunur.» demiştir.
Idbâr
: Dübür, yâni arka tarafına gitmektir. İkbâl:
Öne doğru gitmektir.
Üçüncü
taş "ile yaz günlerinde idbâr olunur. Birinci ve
üçüncü ile ikbâl olunur. İkinci taş
ile kış günlerinde idbâr olunur. Çünkü
ikbâ-len ve idbâren silmekte temizlikde mübalağa
(a'zamî riâyet) vardır.
Yaz
günlerinde birinci taş ile idbâr olunur. Yâni
taş arkaya doğru çekilir. Çünkü yaz
gününde husyeler sarkar. Dışkı bulaşmasından
sakınarak ikbâl olunmaz. Yâni öne doğru
çekilmez. Ondan sonra ikbâl olunur. Ondan sonra
temizlikde mübalağa için arkaya çekilir. Kış
günlerinde böyle değildir. Yâni husye
sarkmaz. Birinci taş ile Öne doğru çekilir (ikbâl
olunur.) Çünkü birinci taş ile ikbâl,
temizlemede eblağ.-dır (müessirdir). Ondan sonra arkaya
doğru çekilir. Ondan sonra, iyice temizlenmesi için"
tekrar öne doğru çekilir.
Kadın,
yaz ve kış, erkeğin yazın istincâsi (büyük
pislikten taharet) gibi yapar. Yâni fercinin pisliğe
bulaşmaması için, dâima birinci taş ile önden
arkaya doğru çeker.
Eğer
avret mahallini açmaksızın yıkamak mümkün ise,
taş ile is-tincâdan sonra su ile yıkamak evlâdır.
Önce (istincâ yapan), iki ellerini yıkar. Ondan sonra,
eğer oruçlu değil ise, mahrecini (yâni pislik çıkan
yeri) iyice açar (Zahîriyye'de de böyle geçer);
eğer bir parmakla temizlemek mümkün ise,
parmağının içi ile mahrecini yıkar. Veya çok
muh-tâc ise, iki parmakla veya eğer yine ziyâde
muhtâc ise üç parmakla yıkar.
Erkek,
istincânın başlangfcında, orta parmağını diğer
parmaklarından biraz yüksek tutar ve mahrecini yıkar.
Ondan sonra, üç kere yıkadığı vakitte yüzük
parmağını kaldırır. Ondan sonra serçe parmağım
kaldırır. Ondan sonra şehâdet parmağını kaldırır,
yâni yüksek tutar ve kalbine kanaat gelinceye
kadar yıkar.
Kadın,
yüzük parmağı ile orta parmağını beraberce
kaldırır, ondan sonra erkeğin yaptığı gibi yapar. Çünkü
kadın, erkek gibi bir parmağı ile başlasa, ihtimaldir ki,
parmağı fercine gidip istemeden de olsa, iş-tahlanırsa üzerine
gusl vâcib olur. Zahîriyye'de böyle
zikredilmiştir.
Ellerini
(istinca yapan), ikinci defa yıkar. Dirhemden fazla pislik
mahreci etrafına taşarsa, mahrecini
temizleyinceye kadar yıkaması vâ-cib olur. Yıkamak (su
ile) üç kereden fazla da olsa, muteber olan temiz
yapmaktır, sayı değildir. Hattâ bir kerrede temiz olursa,
yeter. Eğer temizlik üç kerrede olmazsa, üçden
fazla yapılır.
İstincâ
eden kimse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, Mahrecini
(büyük pislik mahallini) önce yıkar. İmameyn'e
göre, Mahrecini ikincide yıkar. Fetva, İmâm A'zam'
(Rh.A.) ın görüşüne göredir, Kemik île
istincâ yapmak mekruhtur. Çünkü bu cinlerin
azığıdır. Nitekim bu husus hadîs-i şerîfde
belirtilmiştir. İnsan için olan yiyecek ile de mekruhtur.
Çünkü onda, şer'an hürmete lâyık
olan malı tahkir vardır. Hayvan için olan yiyecek ile de
mekruhtur. Meselâ ot gibi. Çünkü onda,
zarûretsizce temiz bir yiyeceği pis etmek vardır. At,
katır, eşek gibi hayvanların tersiyle istincâ da
mekrûhdurÇünkü kendileri pistir, temizliğe
aykırıdır. Sırça çanak, alçı, kiremit ve
kömür ile de istincâ mekruhdur.' İnsanlar
arasında değerli olan şeyle de istincâ mekrûhdur;
İpekli kumaş parçası ve bunun benzeri gibi. Çünkü
bu şeyler ile istîncâ yapmak haklarında yasak
bulunmakla beraber ihtirama aykırıdır.
Hakkında
yasak bulunduğu için sağ elle istincâ mekrûhdur.
Ancak, sol elin kesilmiş olması veya sol elde yara olması gibi
bir zaruretten dolayı mekruh değildir. Eğer zikredilen şeyler
ile istincâ edilse, caiz olur. Çünkü
istincâhın gayrında herhangi bir mânâdan
dolayı yasak bulunması, bazıla'nnda meşrûiyyete aykırı
olmaz.
Küçük
abdest ve büyük abdest bozarken kıbleye karşı durmak,
kıbleye arkasını dönmek mekruhdur. Fakat her halükârda
değil, ancak avret yerinin açılmasıyla olursa, mekruh
olur. Çünkü Resûlullah
(S.A.V.) :
«Büyük
abdest bozmaya hâzır olduğunuzda, Allah'ın kıblesine
saygı gösterin, kıbleye önünüzü veya
arkanızı dönmeyin. Ancak doğu veya batı taraflarına
doğru durun.» buyurmuştur.
Bununla,
El-Encâs'da zikredilen şu şeye işaret vardır: Şayet
istikbâl ve istidbâr (yâni önü veya
arkayı kıbleye dönmek) hades için olmayıp ancak
hadesin giderilmesi için olursa, mekruh değildir.
Avret
yeri açık halde, kıbleye önünü veya
arkasını dönerek abdest bozmak, bina içinde 4e olsa
mekruh olur. Çünkü delîl bina içinde
olanı ayırmamıştır
Su
üzerine veya insanların istirahat ettikleri gölgeliğe
küçük abdest ve büyük abdest bozmak,
mekruhdur. Yine yola ve meyve veren ağacın altına abdest bozmak
ta mekruhdur. Meyve vermeyen ağaç için mahzur
yoktur. Çünkü hadîs-i şerif ile yukarıda
geçenlerin hepsi yasak edilmiştir. Yasağın sırrı
açıktır.
Yine
küçük ve büyük abdest bozarken konuşmak
mekruhdur. Özürsüz, ayakta durup küçük
su dökmek te mekruhtur.
Küçük
abdest bozdukdan sonra, kalb, damlamanın kesilmesine dâir
kanaat getirinceye kadar, yürümekle veya öksürmekle
veya sol taraf üzere yatmakla istibrâ (idrarın- sonunu
almak) vâcibdir.
Bir
kavle göre; «Zekeri üç kere silmek ve
çekmekle yetinilir.» Şurası bir gerçektir
ki; insanların tabiatları ve âdetleri çeşitlidir.
Bir kimsenin kalbi, kendinin temizlendiğine kanaat etse, o kimse
için istincâ caiz olur. Çünkü herkes
kendi hâlini daha iyi bilir.
-Tuvalete
girerken ve cıkarken okunacak dua var mıdır? Varsa Nelerdir?
Tuvalete
girerken “Allâhümme innî Euzü bike minel
hubsi ve-l habâais”
Tuvaletten
çıkarken “Elhamdülillezî ezhebe annil ezâ
ve âfâni min zâlik”
Gusül:
-Gusül
nedir hangi sular ile gusl edebiliriz?
Abdest
ve gusül; deniz suyuyla, pınar, kuyu, yağmur ve eriyen kar
suları ile ve güneşin sıcaklığı ile kasden ısıtılmış
su ile câîz olur.Güneşte kasten ısıtılmamış
su ile zaten yıkanılabilir.
Bu
hususta, «Güneşte ısınan su ile abdest ve gusl
mekruh olur» diyenler de vardır. Bunu söyleyen; İmâm
Şafiî (Rh.A.) ve Ebu'I-Hasen et-Temîmî' (Rh.A.)
dir.
Gusül
ve Abdest için suyun mutlak su olması gerekir.Yani su
özelliğini kaybetmemesi lazımdır.Durgun Su içinde
ölen kara canlıları ile abdest ve gusül
olmaz.Kaz,köpek,kedi vs.
Akar
suların (nehir,ırmak,deniz)hepsinde istisnasız abdest ve gusül
alınabilir.
Gusledilecek
durgun su içine el vs dokundurmamak gerekir.Sıcaklığı
kontrol edecek isek eğer bir tas ile kontrol etmeliyiz.
-Guslün
farzları nelerdir?
Burada
farz ile murâd, itikadı ve amelî farzı kapsayan
şeydir. Ameli farz, fevt olmasıyle cevaz fevt olan şeydir.
Guslün
farzı: Ağızı, burnu ve bütün bedeni yıkamaktır.Bütün
bedeni yıkamaktan maksat Rattâ esah kavide, kulfe'nin
içini, yâni sünnet derisinin içini de
yıkamaktır.
Yine
göbeği, kaşı, bıyığı ve sakalın hepsini yıkamak ta
gerekir.
Yâni
sakalın aralığına suyu eriştirmek vâcibdir. Nitekim
sakalın diplerine ulaştırmak vacip olduğu gibi. Çünkü
bunda sıkıntı ve güçlük yoktur.
Fercin
dışını da yıkamak gerekir(arka avret mahalli). Hulâsa'da
böyle zikredilmiştir.
Bunun
açıklaması şöyledir; Yüce Allah' (CC.) in
(Fetahharû «Tertemiz yıkanın.» emri, mübalağa
sîgası ile bedenin zahirinde olan şeyin -her ne kadar bu
bir bakımdan zikredilen şeyler gibi ise de- yıkanmasının
vâcib olmasını gerektirir.
Göz
gibi ve kapanmış delik gibi, yıkanmasında güçlük
olan şeyin yıkanması farz değildir. Çünkü
sıkıntı ve güçlük veren şey, Yüce Allah'
(CC.) in, «(Allah) dinde sizin için bir güçlük
kılmamıştır.» kavli şerifi ile hâriç
bırakılmıştır.
Muhît'de
zikredildi ki: Eğer küpenin deliğine su ulaşmayıp ancak
güçlük ile girse ve yine küpeyi çıkardıktan
sonra deliği, küpe ona güçlükle girecek
şekilde kapanmış olsa, bunda sıkıntı ve güçlük
olduğu için yıkanması farz olmaz.
Yine
gözü yıkamadaki güçlük gibi, kadının
saç örgüsünü çözüp
ıslatmakda da güçlük vardır. Bunda, şayet örgü
çözülmüş olursa, yıkanmasının vâcib
olduğuna işaret vardır.
Güçlüğü
gidermek için örgünün diplerini ıslatmak
yeter. Fakat erkeğe; örgüsünü çözmesinde
güçlük olmadığından, ihtiyaten yıkaması
vâcib olur. Yıkamalıdır.
-Guslün
sünnetleri nelerdir?
Guslün
sünneti: Abdestin sünnetinde zikredilen; niyet, Besmele
ve iki eli yıkamakla başlamaktır.
Yine
guslün sünneti, ferci ve eğer bedende pislik varsa onu
yıkamak; Suyu abdest uzuvlarının hepsine kullanmaktır. Ancak:
ayakları kullanılmış su toplanan yerde ise, iki ayaklan
müstesnadır. Bu ifâde bazılarının, «İki
ayakları müstesna, bütün abdest uzuvları yıkanır»
sözünden daha güzeldir. Çünkü
abdest uzuvlarının hepsi yıkanmış değildir. Belki bazısı
meshedilmiştir. Abdest almak (tevaddî) lafzında, namaz
abdestinde olduğu gibi, gusülde de başına mesh edeceğine
işaret vardır. Bu, zahir rivayettir.
Eğer
gusleden kimsenin ayaklan kullanılmış su toplanan yerde ise
yıkamaz. Eğer satıh üzerinde yâni yüksekçe
bir yerde ise ayaklarını da yıkar.
Ondan
sonra suyu dökmeyi üçerlemektir. Yâni her
ne kadar pislik, giderilse de, döktüğü su bütün
bedenini kaplayacak şekilde üçer kere dökmezse,
gusl, mesnûn (yâni sünnet üzere) olmaz.
Esah
kavilde, sağ omuzundan başlayarak, ondan sonra sol omuzuna,
ondan sonra başına döküp üçerlemektir.
Musannifin
«esah kavide» demesi, Mi'râc'ud-Dirâye'de;
bazılarının sağ omuza üç kere döküp
başlar, sonra başına, sonra sol omuzuna döker. Bazılarının
da, başdan başlayıp üçerler, dediği sözden
ayırdetmek içindir.
Bundan
sonra bedenin geri kalanına su dökmektir. Sonra abdes-ti
tamamlamak için ve kullanılmış sudan temizlemek için
ayaklarını yıkar.
Yine
guslün sünneti, bedeni ovmaktır. Çünkü
sünnetten murâd, farzı yerinde kâmil (tam)
kılmaktır. Bedeni ovmak ise, tamamlamaktır.
Gusülde
bir uzvun yaşlığını diğer uzva nakl, su damladığı zaman
:sahîh olur. Yukarıda açıklanan sebebden dolayı
bu, abdestte sahîh olmamıştır.
-Sünnet
olan gusül nedir?
Sahîh
olan kavle göre, Cuma Namazı için gusl sünnettir.
«Cuma günü için», denilen sahîh
değildir.
Bayram
için, Hac yolunda ihram için, ve Arefe için
gusl sünnettir.
-Nasıl
gusül abdesti alırız?
Öncelikle
gusül için girgiğimiz banyoya sol ayak ile gireriz.
Mümkünse avret mahallimizi örteriz .Vücudumuza
bulaşmış bir pislik varsa temizleriz.Suyun vücudumuza
ulaşmasını engel olanları gideririz.Namaz abdesti alırız.
Ayaklarımız altında su birikiyor ise ayakları sonraya tehir
ederiz. Yok birikmiyor ise ayaklarımızıda abdeste dahil
ederiz.Bundan sonra “Niyet ettim Allahım senin rızan için
gusletmeye “der niyet ederiz.Üç defa ağzımıza bol
bol su veririz.Oruçlu iken daha ihtiyatlı davranır suyun
boğazımıza kaçmasını önlemeliyiz.Üç
defa burnumuza dolu dolu su veririz.Üç defa sağ
omzumuza üç defa sol omzumuza su döker her
defasında suyun değdiği tüm yerleri ovalarız.Üç
defa başımızdan aşağı su dökeriz yine ovalarız.Kulak
içi,göbek kıvrımı,yağlı olanlar için boğum
kıvrımlarını ve vücudumuzun her tarafını yıkarız.Oruclu
iken kulak içine bol su verilmemelidir.Suyun ulaşmadığı
bir yer bırakmadan gusül abdestimizi tamamlarız.Gusül
suyu ile bir yudum içebiliriz.Vücudumuzu yıkarken
Euzu Besmele ve kelime-i şehadet getirmek iyi olur. Banyoda
kuruladıktan sonra sağ ayak ile banyodan çıkarız.Banyodan
sonra iki rekat namaz kılabiliriz.
-Guslü
gerektiren şeyler nelerdir?
Her
ne kadar meninin çıkması uykuda da olsa, yerinden şehvet
ile ayrılmış olan meninin çıkmasıyle gusül farz
olur. Şehvet ile denmesinin sebebi şudur : Eğer o ağır bir
şey yüklenmek ve buna benzer bir şey sebebiyle meni (döl)
çıkarsa gusül farz olmaz. İmâm Şafiî
(Rh.A.) aksini kabul edip «Farz olur» demiştir.
Yerinden
şehvet ile ayrılmış olan meni, her ne kadar, bedenin dışına
şehvet ile çıkmamış olsa da gusül farz olur.
Musannifin defk'ı yâni fışkırtmayı zikretmemesinin
sebebi İmâm A'zâm (Rh.A.) ve İmâm Muhammed'
(Rh.A.) e göre, fışkırtma şart olmadığı içindir.
Yine
gusül âdeminin (yâni insanın) uzvunu diğer bir
insanın uzvuna girdirmesiyle (idhâliyle) farz olur. Âdemi
kaydı, cinnî (yâni cin) nin idhâlinden
ayırdetmek içindir. (Cinleri bu hükümden hariç
kılmak içindir.)
Muhît'de
şöyle zikredilmiştir : Şayet bir kadın; «Benimle
beraber bir cin vardır ki bana gelir, kocam ile cinsî
münasebette bulunduğum zaman bulduğum şeyi nefsimde
bulurum» dese, guslün sebebi olan gir- > dirme veya
ihtilâm bulunmadığı için, o kadına gusül
vâcib olmaz.
Haşefeyi
(sünnet yeri, kertik) veya haşefenin kesilen yerinden haşefe
miktarını, diri olan insanın iki yolundan birine sokmakla gusül
farz olur. Musannifin, insanın (âdeminin) iki yolu
(sebîleyni) demesi, diğer hayvanlardan onu ayırmak
içindir.
Her
ne kadar meninin inzali olmasa da, âdemîden mükellef
olan fail ve nıef'ûl üzerine girdirmekle gusül
vâcib olur. Çünkü bunun benzerinde gâlib
olan inzaldir. Şu halde ihtiyaten gusül vâcib olur.
Eğer
uykudan uyanan kimse, menî veya mezî görürse
yine gusül farz olur,
Mezî,
ince bir suya derler ki, erkek, karısı ile oynaştığı zaman
çıkar.
Her
ne kadar, o uykudan uyanan kimse, ihtilâmı hatırlayamasa
da, gusül farz olur. Çünkü zahir olan şudur
ki; o gördüğü şey menidir. Ona hava isabet
etmekle incelmiştir. Şayet ihtilâmı hatırlar ve
lezzetini de hatırına getirir, fakat yaşlık görmezse,
gusül farz olmaz. Çünkü o hatırlama,
inzâlsiz uyanıklıkdaki (tefekkür) gibi uyurken
tefekkürdür.
Zahîre'de
zikredildi ki; şayet bir kimse uykudan uyanıp uyluğunda veya
döşeğinde yaşlık bulsa, eğer ihtiiâmı hatırlarsa
ve o yaşlığın menî veya mezî olduğunu kesinlikle
bilirse, gusül vâcib olur. Eğer o yaşlığın vedî
olduğuna kesin bilgi hâs i ederse, gun\ vâcib olmaz.
Eğer ihtiiâmı hatırlamayıp o yaşlığın vedî
olduğunu kesinlikle bilirse, gusl vâcib olmaz. Bu durumda,
o yaşlığın menî olduğunu kesin olarak bilirse, gusl
vâcib olur. Eğer, o yaşlığın menî veya vedî
olduğunda şüphe ederse, yine böylece İmâm A'zam
(Rh.A.) ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, gusl vâcib
olur. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.); «İhtiiâmı
hatırlamadıkça vâcib olmaz. Çünkü
aslolan zimmetini berî etmektir. Zimmeti berî etmek de
ancak yakın ile vâcib olur» demiştir. Kıyâs
da budur.
İmâm
A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed (Rh.A.) meseleyi ihtiyatla
almışlardır. Çünkü uyuyan kimse gafildir. Menî
ise bazan hava ile incelip mezî gibi olur. Şu halde
ihtiyaten o kimseye gusl vâcib olur.
Keza,
erkekde zikredilen ahkâm ne îse, kadın dahî
esah kavide, erkek gibidir. «Esah kavi» denmesi,
söylenen şu sözden ayırdetmektir: Şayet kadın
ihtilâm olup ondan, menî çıkmaz da inzalin
lezzetini bulur ise, o kadına gusl vâcib olur. Çünkü
kadının suyu, sadrıdan (göğüs bölgesi) rahmine
iner. Erkek bunun tersi olup gusl hakkında meninin görünmesi
şarttır. Zeylaî' (Rh.A.) de böyle söylemiştir.
Gusl,
hayzın ve nifâsın kanı kesildiği vakitte farzdır. Mezî
ve vedînin çıkmasıyle farz olmamıştır. Vedy :
Dâl-ı mühmelenin sukûniyle sidiğin ardından
çıkan galîz (koyu) sudur.
Hukne
yâni makattan ilâç şırıngası, dübüre
parmak, taş ve ağaçtan parmak gibi bir şeyin
sokulmasıyle de gusl vâcib olmaz.
Ölüyü
yıkamak, diri olan kimseye, kifâye yoluyla vücûben
lâzım olur. Hattâ bazı kimseler ölüyü
yıkasa, hepsinden vücûb düşer. Eğer bazısı
yıkamazsa, hiçbirinden vucûb düşmeyip hepsi
günahkâr olur
-Cünüp
ve hayızlıya haram olan şeyler nelerdir?
Mescide
girmek, içinden geçmek için de olsa, cünub
olan kimseye haramdır. İmâm Şâfü (Rh.A.) bunu
benimsememiştir.
Cünub
olarak mescide girmek, Resûlüllah' (S.A.V.) in,
«Şüphesiz
ben, hayızlı ve Cünub için mescide girmeyi helâl
görmem.» buyurmasından dolayı haram olmuştur.
Cünub
veya hayızlı kimsenin, Kâ'be'yi tavaf etmesi de haramdır.
Çünkü
tavaf mescidde olmaktadır. Vukuf, Haccın rükünlerinin
en kuvvetlisi iken, cünüb için caiz olunca,
tavafın da cünub kimse için en uygun yol olarak caiz
olması anlaşılmasın diye, Musannif, cünub ve hayızlmm
mescide girmesi haramdır, dedikden sonra tavafı zikre ihtiyâç
duymuştur.
Cünub
ve hayızlının Kur'ân okuması haramdır. Kur'ân
okumanın miktarında ihtilâf edilmiştir. Bu hususta, «Bir
âyet miktarı okumak haramdır» ve «Bir âyetten
eksik okusa da haramdır» diyenler vardır.
Kur'ân
okumak kâsdıyle okursa haramdır. Fakat cünubun zikr
ve sena kâsdıyle okuması,
meselâ,(Bismillâhirrahmanirrahim; Elhamdülillah!
rabbil âlemin) demesi ve Kur'ân'ı harf harf ta'lîm
etmesi gibi ki, bu surette ittifâkan mahzur yoktur.
İçinde
Kur'ân olan levha ve evrak gibi şeyleri elle tutmak ve
taşımak ta harâmdîr. Cünub ve hayızlının,
duaları okumasında, dua yazılı levhaları Kuran dan
ayet bulunanlar hariç elle tutmasında ve taşımasında,
Yüce Allah' (C.C.) ın adını anmasında ve tesbihde,
ellerini ve ağzını yıkadıktan sonra yiyip içmesinde
mahzur yoktur. Uyurken duaları okumasında da mahzur
yoktur.
Cünub
olan kimsenin, gusl etmezden önce karısıyle tekrar cinsî
münâsebette bulunmasında mahzur yoktur. Ancak eğer
ihtilâm olmuş ise bu surette, yıkanmazdan (yâni
guslden) Önce karısıyle cinsî münâsebette
bulunması caiz değildir. Cünubun, Kur'ân'ı yazması
da mekruhtur
Cünubun,
Tevrâti, Zebûru ve İncili okuması da mekruhdur.
Kunut duasını okuması mekruh değildir. Çünkü
o diğer dualar gibidir. Yukarıda geçtiği üzere,
cünubun, Kur'ân'ı yen (yâni kol ağızı) ile
tutması mekruh değildir.
Mushafı,
çocuklara vermek mekruh değildir. Çünkü
çocukların abdest ile tekliflerinde güçlük
vardır. Bulûğ çağına kadar ertelenmesinde ise
Kur'ân'm hıfzını azaltmak vardır. Şu halde zaruretten
dolayı çocuklara Kur'ân'ı vermeye izin
verilmiştir.Cünüp bir kimse gusletmeye vakit
bulamayacak kadar az bir zamanda sahura kalkmış ise namaz
abdesti alır sahurunu yapar ve gusleder.
Cünüp
bir kimse, ağzını yıkamadıkça bir şey yiyip
içmemelidir. Zira bunda kerahet vardır.
Cünüp iken zikir, tesbih ve Peygamber'e (sav) salevat-ı
şerife okumak caiz olur" (H.Ec. 1/5 Ali Efendiden). Cünüp
iken bir kadın göğsünü yıkayarak çocuğunu
emzirebilir.
Cünüp
iken tırnak kesmek mekruhtur. Bu kirden vücudunu arıtmadan
tırnak kesmemelidir. (Feteva-i Hindiye, c. 5, s. 358) Cünüp
iken kasık kıllarının temizlenmek mekruhtur. (Çirkindir
)Önce
yıkanmalı, daha sonra tıraş olmalıdır…
Abdest
-Abdestin
farzları nelerdir?
1-
Abdestte yüzü bir defa yıkamak farzdır.
Yüz,
saç bitiminden çene altına, yan taraflardan da
kulak yumuşaklarına kadar olan kısımdır.
Bıyık
ve kaşın altlarına suyu ulaştırmak vâcib değildir.
İmâm Şafiî (Rh.A.), vâcib olur, demiştir. Yüz
yıkanırken sakal sık ise üstünü yıkamak
yeterlidir.Sakal seyrek ise altına su geçirilmelidir.
2-
Yine abdestin farzı, iki elleri kollarıyla beraber dirsekler
dahil yıkamaktır. Dirsek (mirfâk) : Pazu ile kolun
kemiklerinin kavuştuğu yerdir.
3-
Yine abdestin farzı, iki ayakları topukları ile beraber
yıkamaktır. Topuk (kâ'b) : Ayağın iki tarafından incik
kemiğine bitişen yüksek kemiktir.
Yüzük
halkasının altındaki yere suyun ulaşması için, sıkı
olan yüzük, parmaklardan çıkarılır veya
hareket ettirilir.
4
- Yine abdestin farzı, yeni su başın dörtte birini bir
kere mesh etmektir.
Veya
İmâm A'zam' (Rh.A.) dan Hişâm' (Rh.A.) m
rivayetinde, el parmaklarının üçü miktarı mesh
etmektir.
Başı
tıraş etmekle mesh iade edilmez. Nitekim abdestten sonra kaşı
tıraş etmekle ve bıyığı kırkmakla ve tırnak kesmekle de
tekrar yıkamak gerekmediği gibi.
-Abdest
nasıl alınır?
-Abdestin
sünnetleri nelerdir?
Abdestin
sünneti; nevîlerinin farklılığı ile beraber
yapılması hâlinde mükâfatlandırılan ve
terki hâlinde kınanılan şeydir. Müstehâb ise,
yapılması hâlinde mükâfatlandırılıp terki
hâlinde kınanılmayan şeydir.
1-
Niyetle başlamaktır. Yâni abdeste kalb ile kasd (niyyet)
etmektir. Veya abdestin başlangıcında, hadesin
giderilmesine ve emre sarılmasına kasd etmektir.
2-
Abdestten önce Besmele çekmektir.
3-
Abdest alan kimsenin, gerek uykudan uyanmış olsun, gerekse
olmasın, iki elleri bileklere kadar yıkamakla başlamasıdır.
Bu iki eli yıkamak, iki
dirsekler ile beraber olursa farz yerine gelmiş olup iadesi lâzım
gelmez.
4-
Misvâk kullanmak
Misvak
sağ elle kullanılır. Çünkü tevarüs
yoluyla bize nakledilen, sağ elle kullanmaktır. Abdest
alan, misvakı dilediği gibi yâni, ya üst, ya alt
dişlerinden ya sağ tarafından veya sol tarafından başlayıp
boyuna veya enine, veya hem boyuna hem enine dilediği gibi
kullanır. Misvak bulunmadığı vakitte, parmaklarla oğar. Bunun
hükmü misvâkda geçen hüküm
gibidir.
5
- Ağzı yıkamaktır. Yâni suyu ağzının tamamına
ulaştırmaktır.
6-
Burnu yıkamaktır. Yâni suyu burnun yumuşak yerine
ulaştırmaktır. Kullanılmamış sular ile yıkamaktır.
Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir.
7-
Ağzı ve burnu yıkamada mübalağa etmektir. Ağzı
yıkamakta mübalağa, suyu boğazın başlangıcına kadar
ulaştırmaktır. Burnu yıkamakta mübalağa ise, burnun
yumuşak yerine suyun geçmesidir. Ancak, eğer abdest alan
oruçlu olursa, orucu bozulmak ihtimâli olduğu için
mübalağa yapmaz.
8-
Sakalı hilâllamakdır. Bu sakalı hilâllama (tahlil),
sakal ile beraber yüzü üç kere
yıkadıktan sonra, elin parmaklarını sakalın altından
üstüne doğru sokmaktır.
9-
Parmaklan hilâllamakdır. Yâni iki elinin ve iki
ayağının parmaklarını üçer kere yıkadıktan
sonra hilâllamakdır. İki ellerde hi-lâllamanın
keyfiyeti, ikisinin parmaklannı birbirine kenetlemektir. İki
ayakta hilâllamanın (tahlilin) keyfiyeti; sol elinin küçük
parmağı ile sağ ayağının altından ve küçük
parmağından başlayıp sıra ile sol ayağının küçük
parmağında hilâllemeyi bitirmektir.
10-
Abdest uzuvlarını üçer defa yıkamaktır.
11-
Başının hepsini bir kere mesh etmektir. Bunun yapılışı
şöyledir : İki elinin ayalarını ve parmaklarım
başın önü üzerine koyup, başın tamamını
kaplayacak şekilde kafasına (ense) varıncaya kadar çekmektir.
Sonra iki kulakları, kullanılmamış su ile mesh etmektir. Çünkü
başı bir tek su ile kaplamak, ancak bu yol ile olur.
12-
İki kulakların iç taraflarım baştan artan su ile
şehâdet parmaklan dışarılarını da baş parmaklan
ile mesh etmektir.
13-
Abdest âyetinde belirtilen tertibe riâyet etmektir.
14-
İlk yıkanan uzuv , abdest tamamlanmadan önce
kurumamalıdır.
-Abdesti
bozan ve bozmayan şeyler nelerdir?
1-
Abdestli olan kimseden pislik (neces) çıkması abdesti
bozar.Önden ve arkadan çıkan şeyler,kan irin gibi
vücuttan çıkan pislikler abdesti bozar.
.
2-
Pisliğin, abdestte veya guslde kendisine temizleme hükmü
Iâ-hık (dahil) olan yere çıkmasıdır. Pislik
çıkması sözü, iki yoldan (yâni önden
ve arkadan) ve bu ikisinden başka yerden pisliğin çıkmasını
kapsar.
«Pisliğin
çıkması» sözü, şundan ayırdetmedir:
Şayet abdestliye bir iğne batsa ve kan yaranın başı üzerine
yükselip fakat akmasa, abdesti bozmaz. Çünkü
o, dökülüp akıtılmamış olduğu için pis
değildir. Sadru'ş-Şerîa'
a
- Sidik zekerin kamışına, ulaşsa da meydana çıkmasa
abdesti bozmaz.
b-
Yine ,abdestlinin gözünde kabarcık, yâni çıban
olsa ve kanı gözünün diğer tarafına ulaşsa
abdesti bozmaz. Yine kan burnun yumuşağından yukarısına
aksa, abdesti bozmaz. Ama burunun yumuşak yerine aksa
abdesti bozucudur. Çünkü istinşâk (burna
su çekmek) cenabette farzdır.
3-
Yelin veya kurdun veya küçük taşın arkadan
çıkması abdesti bozar.
4
- Yelin önden ve zekerden çıkanı abdesti bozmaz.
Çünkü o pisliğin yerinden çıkmaz.
5-
Yaradan çıkan kurd abdesti bozmaz. Çünkü
yaradan çıkan kurdun üzerinde olan pislik az bir
şeydir. Bu ise, ön ve arka yollardan başkasında hades
değildir.
6
- Yaradan düşen et parçası da abdesti bozmaz.
7-
Ağız dolusu kusmak abdesti bozucudur
8
- Erkeğin, kendi zekerine ve kadına dokunması abdesti
bozmaz. Çünkü zekere dokunmak (mess) ve
kadına dokunmak, bize göre, abdesti bozucu değildir.
İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, abdesti bozucudur.
9-
Abdestlinin bedeninde bir kabarcık deşilip su veya suya benzer
san su veya kan aksa, onun abdesti bozulur.
10-
Abdestlinin kulağından irin çıksa, eğer ağrı ile
çıktıysa onun abdesti bozulur. Çünkü
yaradan çıkmıştır. Eğer ağrısız çıktıysa
bozulmaz
11-
Balgam çıkarmak abdesti bozmaz.
12-
Abdestlinin bedeninde bir kabarcık deşilip su veya suya benzer
san su veya kan aksa, onun abdesti bozulur.
13-
Abdestlinin şuur gücünü yok eden uyku da
zikredilenler gibi, abdesti bozar. Bu uyku, oturağı yerden
ayrılmış şekilde uyumaktır. Bu da yanı üstüne
yatıp uyumak yâni iki yanının birini yer üzerine
koyarak uyumak veya iki oturağı (kaba eti)nm birisi üzere
uyumak, veya kafası üzere yattığı halde uyumak, veya
yüzü üzere kapanıp uyumaktır.
Şüphesiz
şuur gücü yok olduğu zaman âdeten, uyuyan kimse
kendisinden çıkan bir şeyin farkına varmaz.
Ayakta
veya oturma hâlinde ya da rükû veya secde hâlinde
karnını iki uyluğundan kaldırıp, pazularını iki yanlarından
uzaklaştırıp uyuşa, bu şekillerde olan uyku, eğer şuur
gücü gitmezse, mutlaka abdesti bozmaz. İmâm
Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir.
14-
Bayılmak.ve yürümede sallantı meydana getiren
sarhoşluk abdesti bozar.
15-
Delirmek de abdesti bozar.
Bayılmak
ve sarhoşluğun abdesti bozucu olmalarına sebeb, bunlar ile şuur
gücünün yok olmasıdır.
16-
Namazda kahkaha ile gülmek .
Kendisinin
işiteceği kadar gülerse namazı bozulur,abdesti bozmaz.
Tebessüm
(gülümsemek) ikisini de bozmaz.
17-
Abdestlinin kulağından irin çıksa, eğer ağrı ile
çıktıysa onun abdesti bozulur. Çünkü
yaradan çıkmıştır. Eğer ağrısız çıktıysa
bozulmaz.
18-Özürlü
kimsenin (küçük abdestini tutamayanın)
çamaşırına bulaşan ve özürden neş'et eden
pis mayiler, özür devam ettiği müddetçe,
namazın sıhhatine engel olmaz. Bu sebeple her namazda kilotu
çıkarmak gerekmez. (Büyük İslam İlmihali,
Ta-haretle ilgili kısım, madde 102)
-Abdestin
Mekruhları nelerdir?
Sağ
el ile sümkürmek,
Abdest
âzâlarından birini üç defadan fazla veya
eksik yıkamak,
Suyu yüzüne çarpmak , Güneşte ısınmış su ile abdest almak. Suyu çok az kullanmak veya israf etmek, Abdest alırken konuşmak, Sünnetlerini terk etmek,
-Abdestsiz
yapılabilen ve yapılamayan şeyler nelerdir?
1-
Baliğ olup abdestsiz olan kimsenin, her ne kadar yazısız olan
beyazı da olsa, Mushaf-i Şerifi elle tutması caiz olmaz. Ancak
kılıfı ile tutarsa, kılıf Mushafa bitişik de olsa caiz
olur. «Kılıfı ayrı olursa caiz olur.» diyenler de
vardır. Çanta ve çantanın benzeri gibi.
2-
Mushaf-ı Şerifi,üzerindeki elbise veya elbisenin kolu ile
tutmak tahrimen mekruhtur.
3
- Şer'i kitapları, abdestsiz olan kimsenin eliyle
tutmasına (veya
dokunmasına) izin verilmiştir. Ancak tefsir kitaplarım
tutmasına izin verilmemiştir.
4-
Abdestî olmayan kimsenin herhangi bir mescide girmesi ve
Kâ'be'yi tavaf etmesi de mekruhdur.
5- Cünüp
ve hayızlı olan biri Kuran-ı Kerim dinleyebilir. Bunlara yasak
olan, Kur'an-ı Kerim'den bir bütün ayet okumaktır.
-Mestler
üzerine mesh nedir?Nasıl yapılır?
Mest
üzerine mesh etmek, sünnet-i meşhûre ile caizdir.
Bu,
sünnet-i meşhûre ile sabit olup Allah' (C.C:) in
kitabında açıklanmayan bir tatbikattır. Çünkü
Kur'ân-ı Kerîm'in mucibi (hüküm), iki
ayakları yıkamaktır.
Mest
üzerine meshi caiz görmeyen kimse, mübtedi'
(bid'atcı) olur. Fakat onu caiz görüp azimet (kasd)
yolunu tutarak mesh eylemese sevâb kazanır.
Cünüp
olan kimse mest üzerine mesh yapamaz mestlerini cıkarır ve
tam bir temizlik yapar.Cünüp iken sargı üzerinde
meshte mesh edebilir.
-Meshi
bozan şeyler nelerdir?
Abdesti
bozan şeylerin tamamı, meshi de bozar. Çünkü
mesh abdestin parçasıdır.
Mestin
ayaktan çıkması da meshi bozar. Çünkü
pisliğin ayağa sirayetini önleyen engel ortadan
"kalkmıştır. O halde mestin bir ayaktan çıktıkdan
sonra diğerinin çıkarılması vâcib olur. Zira bir
vazifede, yıkamak ile mesh etmek bir araya getirilemez.
Mestin
çıkmış sayılması, ayağın çoğu kısmının
mestin sakına (koncuna) kadar çıkmasıyla olur. Çünkü
mesh mahalli, mekânından ayrılmış ve sanki ayağı
görünmüş gibi olmuşturBu hususta «Ayak
ökçesinin çoğunun çıkmasıyla mesh
bozulur» denmiştir.
Müddetin
çıkması da meshi bozar. Bir kimse yolcu olduğu halde,
mesh müddeti bitip, o vakit mestlerini çıkardığı
takdirde ayağının soğuktan telef olmasından korkmazsa mesh
bozulur. Mestlerini çıkardığı takdirde soğuktan
ayaklarının telef olacağından korkarsa mesh caiz olur. (Devam
edebilir)
Bir
kavle göre «Suyun topuğa ulaşması meshi bozar.»
Bu hususta, «Suyun ayağın çoğuna isabet
etmesi meshi bozar» diyen de vardır.
Bir
mukîm (yolcu olmayan) kimse, mestleri üzerine mesh edip
mesh müddetinin tamam olmasından önce yolcu olsa,
yolculuk müddetini tamamlar. Yâni mukîmin
meshi yolcunun meshine dönüşür. Şöyle ki,
toplamı üç gün üç gece olur.
Eğer
bir gün bir geceden sonra müsâfir olsa, mestleri
çıkarır. Çünkü hades ayağa sirayet
etmiştir. Sefer, o hadesi kaldırmaz.
Bir
müsâfir de, bir gün bir geceden sonra mukîm
(yolculuğu biterse)olsa, mestleri çıkarır(İkamet
edenler gibi bir gün bir gecesi dolmuştur). Bir gün bir
geceden önce mukîm olsa, bir gün bir geceyi tamam
eder. Çünkü yolculuk ruhsatı, sefersiz devam
etmez. Sözün kısası şudur ki: Ya mukîm
yolcu olur veya yolcu mukîm olur. Ve ikisinden her biri, ya
bir gün bir gece tamam olmazdan önce (mukîm veya
müsâfir) ya da bir gün bir geceden sonra (mukîm
veya müsâfir) olur.
Teyemmüm
-Teyemmüm
nedir?
Teyemmüm, lûgatta
kasd etmeye derler. Şer'an, temizlenme kasdıy-le toprak
kullanmak, demektir.
Teyemmüm, namaz vakti
girmezden önce de olsa caiz olur. İmâm Şafiî
(Rh.A.) bunun aksi görüştedir.
Teyemmüm, bir farzdan daha
çoğu için caiz olur. Yâni teyemmüm ile
farzlardan ve nafilelerden dilediğini kılmak caizdir. İmâm
Şafiî'-(Rh.A.) ye göre, bir kimse her bir farz için
teyemmüm eder ve nafileden dilediğini kılar.
Temizlenmesine yetecek kadar
sudan âciz olan abdestsiz, cünub, ha-yızh ve Iohusa
için, teyemmüm caiz olur. Hattâ, bir adam
ihtilâm olduğu halde uykudan uyansa ve onun için
abdeste yetip gusle yetmeyecek kadar su olsa, teyemmüm
eder. Bize göre, o kimseye abdest vâcib olmaz. İmâm
Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir.
Şayet, cünubluk ile
beraber, teyemmümden sonra abdesti gerektiren hades vâki
olsa, o kimseye abdest vâcib olur. Cünubluk için
olan teyemmümde ise tam bir görüş birliği
vardır.
Şayet muhdis için, bazı
uzuvlarını yıkamaya yetecek su olsa, bu da önceki gibi
ihtilaflıdır. (Yâni bize göre, cünubluk için
teyemmüm eder. O kimseye, teyemmümden Önce
mevcûd olan su ile abdest vâcib olmaz. İmâm
Şafiî' (Rh.A.) ye göre, önce mevcûd su ile
abdest alıp ondan sonra teyemmüm eder.)
Teyemmüm, su bir mil kadar
uzak olduğu için Muhdisin âciz olmasıyla caiz
olur. Mil; fersahın üçtebiridir. Fersah ise dört
bin adımdır.
Teyemmüm, hastalıkdan
dolayı da caiz olur. Yâni hastalık nedeniyle suyu
kullanmaya gücü olmassa veya suyu kullandığında
hastalığı şiddetlenirse, teyemmüm caiz olur. Bunda,
Ölmekten korkmak şart kılınmamıştır. İmâm
Şafiî (Rh.A.), «Ölmekten korku şarttır»
diye aksi görüş ileri sürmüştür.
Ölüme veya hastalığa
sebeb olacak soğuktan dolayı - isterse o kimse şehirde
olsun, İmâmeyn bunun aksi görüştedir - veya
düşmandan dolayı veya kendisi ile suyun arasında yırtıcı
hayvan bulunduğundan dolayı suyu kullanmakdan âciz olursa,
teyemmüm caiz olur. Çünkü nefsi tehlikeye
atmak haramdır. Bu durumda acz gerçekleşmiş olur.
Kendisi için veya
hayvanı için su kalnııyacağından dolayı veya kova
ve ip gibi âlet bulunmadığından dolayı mevcûd suyu
kullanamıyan kimsenin teyemmüm etmesi caiz olur. Ya da
imamete evlâ olan sultan veya kadı veya ölünün
velîsi veya kabile imâmı olanlardan başka bir kimse,
Cenaze Namazmın kaçması veya Bayram Namazının kaçması
korkusundan dolayı suyu kullanamazsa, teyemmüm etmesi caiz
olur.
Şayet teyemmüm, abdest
üzerine bina edilirse (alınırsa), yine caiz olur. Yani bir
kimse Bayram Namazına başladığında hades vâki olup
abdest alıncaya kadar namaz kaçar korkusuyla suyu
kullanamazsa o kimsenin, ikâme için teyemmüm
etmesi caiz olur.
Vakit Namazı
ve Cuma Namazının geçmesinden korkmakla teyemmüm
caiz olmaz. Çünkü bunların geçmeleriyle
yerlerine; Cuma için zuhr-i âhir ve vâktiyye
için kaza kılınır.
-Teyemmümün
farzları nelerdir?
Teyemmüm, namaz niyetiyle
veya tilâvet secdesi niyetiyle caiz olur.
O halde muteber olan, ancak
taharet ile sahîh olan maksûd ibâdete niyetle
teyemmüm etmektir. Hattâ, bir kimse su bulunmadığı
vakitte, mescide girmek için veya ezan okumak için
veya ikâmet etmek için teyemmüm etse, o teyemmüm
ile namaz edâ edilmez.
Teyemmümde niyet şart
kılınınca, kâfirin teyemmümü geçersiz
olur, abdesti geçersiz olmaz. Çünkü kâfir
niyet için ehil değildir. Ama abdeste niyet şart
değildir. Şu halde, kâfir niyetsiz abdest alıp İslâm'a
gelse, o abdest ile namaz caiz olur.
Teyemmüm,
iki darbla (vuruşla) caiz olur. Her ne kadar o iki elde
toz olmasa da, murâd olan, yer
üzerine vurulan iki ellerdir. Şayet o iki darb, teyemmüm
eden kimsenin yüzünü ve dirsekleriyle beraber iki
ellerini ve kollarını kaplarsa caiz olur. Eğer kaplamayıp az
bir şey geri kalırsa, caiz olmaz. Ancak, eğer iki darb (vuruş)
kaplamazsa, toz ile kaplanılmış olmak için, veya toz
olmasa da yer üzerine vurulan el ile kaplanılmış olmak
için üçüncü darb lâzım gelir.
. Bu sözün üzerine
Sadr'uş-Şeria' (Rh.A.) mn : Bundan sonra, şayet toz
parmaklarının aralığına girmedi ise, o kimsenin parmaklarını
hilâllemesi lâzımdır. Bu durumda parmaklarını
hilâllemek için, üçüncü darbeye
muhtaç olur, sözüne vârid olan itiraz bizim
sözümüze vârid olmaz. Zira; Sadr*uş-Şerîa'
(Rh.A.) nın sözü, tozun şart olmasını gerektirir.
Halbuki musannif, teyemmümü açıkladıktan sonra,
«her ne kadar o İki eîde toz olmasa da»
demiştir. Artık, gerisini sen düşün
-Teyemmüm
nasıl alınır?
Teyemmüm, arz cinsinden
temiz bir şey üzerine iki darbe (vuruş) ile caiz olur.
Toprak, kum, taş, sürme, zırnık ve toprak ile karışık
altın, gümüş ve üzerinde toz olan buğday ve arpa
gibi. Arz cinsi demekle, sudan meydana gelen tuz hâriç
kalır. Çünkü tuz arz cinsinden değildir.
Eriyip şeklini değiştiren,
yumuşamaya» madenler ile teyemmüm caiz olmaz. Bundan
maksâd: (Toz ile karışmamış olan) altın, gümüş,
demir ve bunların benzerlerini ayırdetrnektir. Odun gibi
şeylerin yanmasından husule gelen külleri ile de
teyemmüm caiz olmaz. Bunun açıklaması şudur : Çünkü
(saf4), ehl-i lügatin (lügat âlimlerinin)
ic-nıâina göre, yer yüzünün acftdır.
Yeryüzü cinsinden olmayanı içine almaz. Veya
eriyip şeklini değiştiren, yumuşayan ya da ağaç gibi
yanmakla kül olan şeyleri içine almaz.
O arz cinsinden olan temiz şey,
tozsuz olsa da, onunla teyemmüm caiz olur. Yine saîdden
âciz olmasa da, temiz toz üzerine iki darb ile caiz
olur. Nitekim, teyemmüm etmek isteyen kimse, ev süpürse
veya bir duvar yıkmış olsa veya buğday ölçse,
yüzüne ve kollarına toz isabet edip mesh etse, teyemmüm
caiz olur. Eğer mesh etmezse, caiz olmaz.
Teyemmüm yapmak isteyen
kimseye bir ok atsmı (Galve) kadar mesafede suyu aramak vâcib
olur. Galve; bir ok atıma demektir ki zirâ'dan (400) e
kadardır.
İmâm Ebû Yûsuf
(Rh.A.) dan şöyle dediği rivayet edilmiştir : «Şayet
su, o kimse, suya gidip abdest alıncaya kadar, kafile gidip
gözünden kaybolacak miktarı yerde olsa, uzak olmuş
olur. O kimse için, suyu aramaksızın teyemmüm
caiz ölür.» Muhît sahibi bu kavli
beğenmiştir.
Eğer o kimse, suyun yakın
yerde olduğunu sanırsa, aramak vâcib olur. Eğer suyun
yakın yerde olduğunu sanmazsa, ona suyun aranması vâcib
olmaz.
Suyu bulacağını ümit
eden kimse için, namazı vaktin sonunda eda etmek
mendûbdur. Namazı teyemmümle vaktin evvelinde edâ
edip vakit geçmemiş iken suyu bulsa, namazı iade
etmek lâzım gelmez.
Bir kimse suyu yüküne
koysa veya bir başka kimseye «at bu suyu yüke koy»
diye emredip suyu yüküne koyduğunu veya koydurttuğunu
unutup teyemmüm ile namazı edâ etse, namazı iade
etmez. Ancak, Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, iade
etmesi gerekir.
«Şayet bir başka kimse
onun haberi yok iken yüküne suyu koymuş olsa,
ittifakla teyemmüm ona caizdir» diyen de vardır.
Bazısı, bu mesele de zikredilen gibi ihtilaflıdır, demiştir.
Bir kimse suyu arkadaşından
istediği zaman, eğer arkadaşı suyu vermezse veya suyu mislinin
değerinden daha pahalı vermek isterse veya suyu değeri olan
parayla verip, onun da parası olmazsa, bu suretlerde o kimse
teyemmüm eder.
Eğer arkadaşı suyu vermek
ister veya semen-i misli (mislinin değeri) ile vermeye razı
olur ve onun da yanında suyu semen-i misli ile satın almaya
yetecek bir şey mevcûd olursa, o vakit onun için
teyemmüm caiz, olmaz. Bir kavle göre; «Suyu
istemezden önce teyemmüm caiz olur.» Hidâye
sahibi bunu seçmiştir. Bu hususta «Caiz olmaz»
diyen de vardır. Mebsût sahibi de bunu seçmiştir.
Pislik düşüp eseri
kaybolan arz üzerine teyemmüm caiz olmaz.
Çünkü o yer,
her ne kadar temiz ise de tayyibe değildir. Namaz böyle
değildir. Çünkü namazda temiz olmak yeter
-Teyemmümü
bozan şeyler nelerdir?
Abdesti bozan şey, teyemmümü
de bozar. Çünkü teyemmüm abdes-tin naibidir,
(makamına kâim olandır.)
Teyemmüm eden kimsenin
temizlenmesine yetecek suya kadir olması da teyemmümü
bozar. Çünkü bu takdirde, geçen
abdestsizlik ortaya çıkıp toprağın temizleyiciliği
son bulur. Yoksa temizlenmeye yetecek kadar suya kadir olmak,
bozma sebeblerinden değildir. Çünkü o, ne
hakîkaten ve ne de hükmen kendisinde pisliğin çıkması
değildir.
Eğer teyemmüm eden kimse,
suya kadir olsa da abdest almadan önce suyu yitirse,
teyemmümü tekrar eder. Şayet cünub kimse gusl edip
meselâ sırtına su ulaşmadan su bitse ve abdesti icâb
eden had.es ile muhdis olsa, cenabet ve hadesin ikisi için
teyemmüm edip ondan sonra ikisine yeter su bulsa, gusl ve
abdestten her birinin hakkında teyemmümü bâtıl
olur. Eğer bulduğu su ikisinden birine yetmezse, teyemmüm
ikisi hakkında bakî kalır. Eğer biaynihî (bizzat)
ikisinden birine yeterse, hangisine yeterse onu yıkar ve diğeri
hakkında teyemmüm bakî kalır. Eğer ikisinden
her birine münferiden yeterse, lum'a'yı yâni kuru
kalan yerleri yıkar. (Lum'a'dan maksâd, cenâbetlikten
temizlenmek için gusl ettiği vakitte su yetinmeyip geri
kalan kısımdır. Onu yıkar. Çünkü cenabetlik
daha büyük pisliktir.)
Teyemmüm eden kimsenin-
sı'rtına yetecek suya kadir olması, ihtiyâcından
fazla olduğu haldedir. Çünkü o suyu ihtiyâcı
için, meselâ susuzluğunu gidermek için
kullanacak olsa, sırtına yetmezse, yok hükmünde
olur.
Uyuklayan kimsenin, teyemmüm
ile su üzerinden geçip gitmesi de teyemmümü
bozar. Hattâ, eğer teyemmümlü kimse, su üzerinden
uyurken geçse, onun teyemmümü uyku ile
bozulmuş olur. Yoksa su üzerinden geçip
gitmesiyle bozulmuş olmaz. Su üzerinden uyurken geçen
teyemmümlü, uyanık geçen teyemmümlü
gibidir. Yâni su üzerinden uyanık geçen
kimsenin teyemmümü uyuklamakla bozulduğu gibi,
uyuk-layanın da su üzerinden geçmesi, teyemmümü
uyuklamakla bozar.
Hiddet (İslâm dîninden
dönme) böyle değildir. Çünkü bu,
teyemmümü bozmaz. Hatta, Müslüman iken
teyemmüm edip sonra, (Allah korusun) dinden dönse, sonra
yine İslâm'a gelse, o teyemmüm ile onun namazı sahîh
olur.
Eğer bir insanın abdest
uzuvlarının çoğu küçük hadesde veya
bütün bedenînin çoğu büyük
hadesde yaralı olsa, o kimse teyemmüm eder.
Çünkü ekser
(çoğunluk) için küllün (bütünün)
hükmü vardır. Eğer çoğu (ekseri) yaralı
olmazsa, abdestte ve guslde uzuvları yıkar. Yıkamak ile
teyemmümü bir arada yapmaz. Çünkü onda
bedel ile kendisinden bedel kılınanın bir araya
getirilmese vardır. Halbuki bunun şeriatta benzeri yoktur.
Eğer abdest uzuvlarının
çoğunda yara olup su o yaraya zarar verirse ve yine
teyemmüm uzuvlarının çoğunda yara olup teyemmüm
o yaraya zarar verirse, namazı kaza eder. Ebû Yûsuf
(Rh.A.) : t«Kâdir olduğunu yıkayıp namazı
kılar ve iade eder.» demiştir. Zeylaî' (Rh.A.) de
böyle demiştir.
Abdestte mânı, şayet
Yüce Allah' (C.C.) m kullan tarafından olursa, meselâ,
kâfirlerin abdestten menettikleri esir Müslüman
gibi ve zindanda olan tutuklu gibi ve eğer abdest alırsan
seni öldürürüm denilen kimse gibi, bu takdirde
onun için teyemmüm caiz olur. Engel kalktığı zaman
teyemmümlü o teyemmümle kıldığı namazı iade
eder,
İSLAM
Kelime-i
şehadet
Bir
insanın İslam ile müşerref olabilmesi Müslüman
olması için kelime-i şehadet getirmesi gerekir ki o da
“Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü
enne muhammeden abdühû ve rasülüh” tür.
-Kelime-i
Şehadet anlamı nedir?
“Ben
şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet
ederim ki Muhammed Aleyhisselâm Allah’ın kulu ve
rasülüdür.”demektir.Ben inanarak şahitlik ederek
söylüyorum Allah’tan başka ilâh yani yaratıcı
yoktur.Herşeyi yaratan Allah’tır.Ve Yine şehadet ederim
şahitlik ederim ve inanarak söylüyorum ki Muhammed
(S.A.V.) Allah’ın kuludur ve peygamberidir.Peygamberimiz
Hz.Muhammed S.A.V. efendimizin bir insan yani kul olduğunu
belirtiriz.O’nun Allah’tan bize Allah’ın emirlerini getiren
bir peygamber olduğunu kabul ederiz.Kelime-i Şehadeti dil ile
beraber söylerken kalp ile de tasdik etmemiz (inanmamız)
gerekir.Dil ile şehadet kalp ile inanmadıktan sonra bir şey
ifade etmez.
-Kelime-i
tevhid nedir?
Kelime-i
tevhit birlemek demektir.Bu da Lâ ilâhe illallâh Muhammeden rasulullah demektir.Manası Allah’tan başka ilâh (yaratıcı)(ortağı)
yok Muhammed onun kulu ve rasülüdür. demektir.
-Yabancıların
müslüman olmaları nasıl olur?
-Hangi
hallerde kelime-i şehadet getiririz?
İslama aykırı her halden sonra imanımızı tazelememiz lazım.Her zaman kelime-i şahadet getirmek çok sevaptır.Bir hadisi Şerifte bir defa kelime-i şehadet getirmenin insanın 9.000 günahını temizleyeceği müjdesi verilmiştir.
Namaz
Namazın bir kimseye farz
olması için, İslâm, akıl ve bulûğ şart
kılınmıştır. Nitekim Fıkıh Usûlünde, Dinin
fürû' (amelî kısmı) ile teklifin medarının
(sebebinin) bu üç şey olduğu anlatılmıştır.
Şayet yaşı on yıla
vardıysa, çocuğun, namazı terkettiği için
dövülmesi vâcib olurÇünkü
Resûlüllah (S.A.V.) :
«Siz, yedi yaşında olan
çocuklarınıza namazla emredin ve on yaşında olan
çocuklarınızı namazı Icrkettikleri için dövün.»
buyurmuştur.
Namazın farz olduğunu inkâr
eden kimse kâfir olur. Çünkü namazın
farzıyyeti, ihtimâle yer vermeyen kesin deliller ile
sabittir. Şu halde, onu inkâr edenin hükmü,
mürted' (dinden dönen) in hükmüdür.
Üşenerek, namazı kasden
terk eden kimse fâsiktır. O kimse namazı kıhncaya
kadar hapsedilir. Çünkü fâsık, kul hakkı
için hapsedilir. Yüce Allah' (C.C.) m hakkı ise kul
hakkından daha büyük haktır.
Bir kavle göre, «Cezada
mübalağa (şiddet) için, o namazı terkeden kimseden
kan akıncaya kadar dövülür.»
Namazı cemaatle kılan
kimsenin Müslümanlığına hükmedilir. Yâni,
şayet kâfir, cemaatle namaz kılsa, bize göre,
Müslüman olduğuna hükmedilir. İmâm Şafiî
(Rh.A.) bunun aksi görüştedir. Çünkü
bize göre, cemaat bu Ümmet-i Muhâmmed'e
mahsustur. Tek başına namaz ve diğer ibâdetler bunun
hilâfınadır. Çünkü bunlar diğer
ümmetlerde de vardır. Resûlullah (S.A.V.) buyurmuştur
ki:
«Bir kimse bizim
namazımızı kılsa ve bizim kıblemize yönelse, o
bizdendir.»
Ulemâya göre; «Bizim
namazımız» sözüyle murâd, hey'et-i
mahsûsa üzere cemaatle kılınan namazdır.
Cemaatsiz namaz ise, bizde mev-cûd olduğu gibi, kâfirlerde
de vardır.»
Hacda caiz görüldüğü
gibi, Namazda niyabet (vekillik), asla carî olmaz. Yâni
kendi namazını başkasına kıldırmak caiz görülmez.
Yine,
malla da caiz görülmez. Nitekim şeyh-i fânî
hakkında
fidye ile oruçta caiz görüldüğü
gibi. Çünkü niyabet ancak şeriatın izni ile
caiz olur. Halbuki namazda niyabete (vekilliğe) şeriatın izni
yoktur.
-Namazın
farzları nelerdir?
Namazın Şartları
Şart,
bir şeyin mevcudiyeti kendisine bağlı olan şeydir ve onun
içinde değildir. Musannif, «Namazdan önce
gelen» demedi. Çünkü onu söyleyen
kimse, onu sıfat-ı kâşife (açıklayıcı sıfat)
kılmış, mümeyyize (ayırdedici) kılmamıştır. Zira önde
gelmeyen şey şartlardan olmadığından ondan sakındırma
gerekmez.
Necasetten Temizlenmek :
Namaz kılan kimse (musallî)
nin, libâsının ve namaz yerinin ne-câset-i galîzadan
temiz olması ve bedeninin necâset-i galîzadan ve
ha-desden pâk olması, namazın şartlarından bazılarıdır.
Bu ibare, Kenz'in ve Vikâye'nin ibaresinden daha güzeldir.
Nitekim dirayet (ilim) ehline gizli değildir.
Giyeceği
olmayan kimsenin namazı, ayakta olduğu halde, rükû ve
sücûd ile sahih ölür. Çünkü
oturmakda, avret-i galîzanın]
örtülmesi vardır, erkânın (namazın
rükünlerinin) edası yoktur. Kıyamda ise, avretin
açılması vardır ve erkânın edası vardır.
Musallî kuûd ve kıyamdan dilediğine meyleder.
Bu ikisini, imâ edici olduğu halde oturarak eda etmesi
mendûbdur. Çünkü avret mahallinin
örtülmesi, namazın ve insanların hakkından dolayıdır.
Rükû ve sücûd İse, sâdece namazın
hakkı için vâcibtirler.
Oturmanın (kuûdun)
şekli; avret mahallinin daha çok örtülmesi için,
iki ayaklarını kıbleye doğru uzatarak oturmaktır.
Hepsi pis olan libâs veya
dörtte birinden daha azı temiz libâs bulan
kimsenin namazı, o libâs ile mendûbdur. Çünkü
avreti Örtmenin farzı umûmîdir. Namaza has
kılınmış değildir. Temizliğin farzı ise namaza
mahsûstur.
Dörtte biri temiz libâs
(giyecek) bulan kimsenin, namazı çıplak olarak
kılması caiz değildirÇünkü bir şeyin dörtte
biri, bütünü yerine geçer. Nitekim
ihramda olduğu gibi. O halde zaruret durumlarında hepsi adetâ
temiz gibi sayılır.
Namaz kılacak kimsenin iki
libâsında namazdan menedici pislik olsa, meselâ
libâsın birinde iki dirhem miktarı,ve Öbüründe
üç dirhem miktarı pislik olsa, pislik hangisinde daha
az ise, namaz için daha uygun olan odur.
Eğer pislik iki libâsdan
birinin dörtte birine ulaşsa, namaz için diğeri
ta'yin edilir. Çünkü dörtte bir için
bütünün hükmü vardır. Nitekim daha
önce geçti.
Eğer iki libâsın biri
pislik dolu olup ve diğer libâsın dörtte biri temiz
olsa, az önce geçen sebebden dolayı, diğer libâs
namaz için ta'yin edilir. "
' .
Bir kadın çıplak
olduğu halde, bedenini ve başının dörtte birini örtecek
kadar libâs bulsa, ikisinin de örtülmesi vâcib.
olur. Hattâ başını örtmeyi terk etse, onun
namazı caiz olmaz. Nitekim dörtte bir için bütünün
hükmü olduğu malûmdur. Şu halde başını örtmek
imkânı bulunmakla beraber, başını örtmeyi terk
etmiş olur.
Başın dörtte birinden
daha azını örtmek vâcib değildir. Hat'tâ
başının dörttebirinden daha azını örtmeyi terk
etse, namazı caiz olur. Çünkü dörttebirden
daha azda bütünün hükmü yoktur. Fakat
açılmayı azaltmak için, örtmek evlâdır.
Pisliği
giderici bir şey bulamayan musallî, gerek o pislik onun
bedeninde olsun, gerekse libâsında olsun ve gerekse
bulunduğu yerde olsun, pislik ile beraber namazı kılar ve o
namazı iade etmez. Çünkü teklîf güce
göredir.
Avreti Örtmek :
Namazın şartlarından biri de
avreti örtmektir. Erkeğin uzvu için avret, göbeği
altından iki dizleri altına kadardır. Şu halde göbek
avret değildir, dizler avrettir.
Cariyenin uzvunda da avret
meselesi erkeğinki gibidir. Yâni erkekte avret olan
uzuv cariyede de avret olur. Cariyenin sırtı ve karnı da
avrettir. Sırt ve karın erkekte avret değildir, cariyede
avrettir.
Mü kât ebe,
müdebbere ve ümmü veledin sırtı ile karnı avret
olmakta câriye gibidir. Hür kadının bütün
uzuvları avrettir. Sâdece yüzü, iki elinin
ayaları ve iki ayakları avret değildir. Çünkü
kadının eliyle eşyaya temas mecburiyeti onu örtmesini
güçleştirir. İki elinin ayalarında da açık
kalmak zarureti vardır. Yüzünü açmaya da
ihtiyâç olup, özellikle şehâdette,
muhakemede ve nikâhda yüzünü açmasından
başka çâre yoktur.
Yollarda yürürken
ayaklarını örtmek, bilhassa kadınların fakir olanlarına
zor gelir. Bu, Yüce Allah' (C.C.) in;
«Ancak kendiliğinden
görünen kısmı müstesna» kavlinin mânâsıdır.
Yâni bu âyet «âdet
ve yaratılışın, onun görünmesini gerektirdiği şey
müstesnadır» diye tefsir edilmiştir.
Kadının ayağının da avret
olduğu rivayet edilmiştir.
Ön (kubül) ve geri
(dübür) gibi, avret-i galîza olan uzvun dörtte
birinin açılması namazı bozar. Ya da ön ve geriden
başka, karın ve uyluk gibi, hafife avret olan uzvun dörtte
birinin açılması da namazı bozar. İmâm Ebû
Yûsuf (Rh.A.) a göre, yarısının açılması
bozar.
Bu iki avretin (galiz ve hakîkî
olan) zikrine sebeb, hükümde ikisinin arasında
müsavat olduğuna işarettir. Bundan dolayı, Hidâye
sahibi, manî olan açılma hakkında hilafı
zikrettikden sonra, «Avreti galîza bu hilafa göredir,
mânı olan'açılma dörtte bir miktarıdır veya
yarıdır.» demiştir.
Erkeklik organı ve husyelerden
her biri _- bunların ayrı ayrı söylenmesinin sebebi,
bâzı âlimlerin; erkeklik organı ile husyeler, bir
t,ek uzuvdur, diye olan sözlerinden ayırdetmek içindir
-ve kadının başından, başının saçından her
biri mutlaka, yâni saç gerek aşağı sarksın,
gerekse başka türlü olsun avrettir. Kulağı ve
kabaran memelerinden her biri de avrettir. Bu, kabarmayan memeden
ayırdetmek içindir. Çünkü ka-barmayıp
yerinde kalan memeler göğse tâbidir. Bunlardan her
biri bir uzuvdur,
Namaz kılan kimsenin avreti
açılsa veya namazın cevazına mâni pislikle dursa
veya rhusallî, kadınların saffında namazın rükünlerinden
bir rüknün edası mümkün olacak kadar zaman
dursa, o musallînin namazı, İmâm Ebû Yûsuf
(Rh.A.) a göre, bozulur. Çünkü namazı
bozan şey, o namazda bulunmuştur. İıriâm Muhammed'
(Rh.A.) e göre, bir rüknün edası mümkün
olacak kadar durmakla namazı bozulmuş olmaz. Ancak bir
rüknü edâ ederse bozulur. Çünkü
namazı bozan şey, namazın rüknünden birini, o namazı
bozan şey ile beraber edâ etmektir. Edâ ise
yerine getirilmemiştir
Musannifin,
«bir rüknün edası mümkün olacak kadar»
demesine sebeb şudur : Çünkü musallî,
avreti açılmakla beraber bir rüknü edâ
etse, ittifâken namazı bozulur. Eğer avretini örterek,
beklemeksizin edâ ederse, namazı ittifakla caiz olur.
Kıbleye Yönelmek :
Namazın şartlarından biri
de, Mekkeli için Ka'be'nin kendisine yönelmektir.
Bunda icmâ vardır. Hattâ Mekke halkı, kendi evinde
namaz kılsa, onların, - şayet duvarlar kaldırılsa - yönleri
Ka'be'nin kendisine doğru olacak şekilde kılmaları
gereklidir. Mekke halkından başkası için Ka'be yönüne
yönelmek yeter. Bunlar Âfâkî
olanlardır. Çünkü, eğer engeller kaldırılsa,
Afakînin yönelmesi, Ka'be'nin kendisine doğru
olması vâcib değildir. Ancak Ka'be yönüne doğru
olmak, sahîh kavilde yeter. Çünkü teklif
güce göredir.
Bir kavle göre; «Mekke
halkı gibi, Afakînin de, Ka'be'nin kendisine yönelmiş
olması gereklidir.» Fukahâ demişlerdir ki: İhtilâfın
faydası, yönelmede Ka'be'nin bizzat kendisine niyetin
şart olmasında görülür. Kavi sahibine göre
şart ve diğer bazısına göre şart değildir,.Ka'be'nin
yönü, musallînin alnından çıkan hattın
iki dik köşe meydana gelecek şekilde Ka'be'ye doğru uzanan
hatta ulaşmasıdır.
Veya Ka'be cihetine yönelmek
için deriz ki: Ka'be öyle iki hattın arasında
meydana gelmelidir ki; o iki hat musallînin zihninde
birbirlerine kavuşup üçgen şeklinin iki kenarı
gibi musallînin iki gözünden çıkmış
olsun. Büyük Âlim Taftazânî (Rh.A.),
Keşsâf Şerhinde böyle zikretmiştir.
Bundan
anlaşılır ki, musallî, Ka'be'nin kendisine yönelmekten
kaymış olup, bu kayma (veya sapma) ile mukabele tamamıyle
yok olmazsa,
namaz caiz olur. Zahîriyye'de
söylenen şu söz bunu teyîd eder: «Şayet
musallî, soluna yönelmiş olsa veya sağma yönelmiş
olsa, namaz caiz olur. Çünkü insanın yüzü
kavislidir. Sağma ve soluna yöneldiğinde iki yanları
Kıbleye doğru olur.»'
Bazı Arifler dediler ki;
«İnsanlığın kıblesi Ka'be-i Mükerreme'dir. Gök
ehlinin Kıblesi, Beyt-i Ma'mûr'dur. Melâike-i
Kerrûbiyyûn'un (yâni Cebrail ve Mîkâil
gibi Allah' (C.C.) a yakın meleklerin) Kıblesi Kür-sî'dir.
Arşı taşıyanların kıblesi (Hamele'tül Arş), Arş-ı
A'zam'dır ve hepsinin matlûbu (gayesi ve hedefi) Yüce
Allah' (C.C.) in zâtıdır» Zahîriyye'de
böyle zikredilmiştir.
Kıbleye yönelmekten âciz
olanların kıblesi, - yâni yönü bilmekle beraber,
Ka'be cihetine yönelmekten, düşman veya yırtıcı
hayvan korkusuyla ya da denizde bir ağaç üzerinde
bulunduğu için âciz olanların Kıblesi, - gücü
yettiği yönedir. Yâni hangi yöne kadir ise,
namazı o kadir olduğu cihete yönelmekle kılar.
Musallî, yâni namaz
kılacak olan kimse kıbleyi araştırır. Araştırmak,
gayeye ulaşmak için gayret sarfetmek demektir. Musallî,
iştibah-dan dolayı araştırır.
İştibah: Alâmetlerin
görünmcmesiyle veya karanlıkların yığılması
yi e ya da bulutların toplanmasıyle musallîye Kıblenin
şüpheli olmasıdır.
Kıbleden haber veren bir kimse
de bulunmazsa, musallî yönü araştırır.
Çünkü Ashâb Kıbleyi araştırıp
namazlarını kılmışlardır. Resulü 1-Iah (S.A.V.) onları
bundan menetmemiştir. İmdi, buradaki takriri sünnet
cevazın delilidir.
Eğer namaz kılan kimse,
Kıbleyi araştırdıktan sonra hatâ etse, namazı iade
etmez. Çünkü teklif güce göredir.
Hakîkaten yöne isâbete güç ve imkân
yoktur. Burada araştırılan cihet, Ka'be'den uzakta olan
için Ka'be yönü gibidir. Bir kavle göre :
Yüce Allah' (C.C.) m;
«Nereye döner,
yönelirseniz Allah'ın vechi (kıblesi) oradadır.»
kavli, iştibâh (yâni yönde şüphe etme)
hâlindeki namaz hakkında nâ-zü olmuştur. Bu
kavle göre; «Vech'ullâh'dan murâd,
KıbletuHah'dır.»
Eğer namaz kılacak olan
kimse, kıbleyi araştırmaksızın namaza başlarsa, o namaz
fâsid olur. Çünkü., onun Kıblesi
araştırdığı yöndür. Araştırma ise olmamıştır.
Araştırmaksızm başlayıp, şayet o namazda Kıbleye isabet
ettiğini anlasa, yine namaz fâsid olur. Çünkü
kuvvetliyi zayıf üzerine bina etmek fâsiddir.
İsabetini bildikden sonra olan hâli, bilmezden Önce
olan hâlinden daha kuvvetlidir.
Eğer kıbleye isabet ettiğini
namazdan sonra anlarsa, gaye hâsıl olduğu için,
namazı sahîh olur. Çünkü başkası için
vâcib olan şeyin husulü muteber olmaz, bilâkis
başkasının husulü muteber olur. Cumaya hemen gitmek (sa'y)
gibi. Çünkü, şayet Cumanın edası mevcud
olsaydı, gitmeye hacet kalmazdı.
Namaza araştırma ile
başlandıkdan sonra, eğer namaz içinde, araştırmada
hatâ ettiğini anlasa veya görüşü değişse,
birincide doğru olan yöne ve ikincide görüşünü
değiştirdiği yöne döner.
Namaz kılacak olan kimselerden
her biri bir cihet araştırsalar, yâni bir adam veya
bir topluluk, karanlık bir gecede Kıbleyi araştırdık-dan
sonra, meselâ; bir adam bir ypne durup namazı kılsa, veya
bir topluluk araştırıp her biri bir cihete durup namazı
kılsalar - muktedî, eğer imamının cihetine muhalif
olduğunu bilmezse ve muktedî hakîkaten imâmdan
Önde de değilse - onlardan her birinin fiili caiz olur.
Çünkü onların kıbleleri araştırdıkları
cihetlerdir ve muhalefetleri, Ka'be'nin içinde
bulunuyorlarmış gibi birbirlerine zarar vermez.
Aksi halde; eğer muktedî
cihette imâma muhalefette olduğunu bilirse veya
hakikatte imâmın önüne geçmiş ise, o
muktedînin fiili caiz olmaz.
Birincinin sebebi: Muktedî
imâmın hatâ ettiğine inandığı içindir.
Ka'be'nin içi ise bunun hilâfınadır. Çünkü
Ka'be'nin tamâmı Kıbledir.
İkincinin sebebi; Makam
farzını terk ettiği içindir. Nitekim Ka'-be'nin içinde
bulunduğu zamandaki gibi.
*Zâhir olan şudur ki:
Vikaye sahibinin; «Onlar onun arkasındadır»
sözü, hakikatte
imâmın arkasında olmalarını açıklamaktır. Yoksa
onların imâmın arkasında olduklarını bilmelerini
açıklamak değildir. Vi-kâye'nin sözü
tesâhüle yorumlanır. Nitekim Sadr'uş-Şerîa
(Rh.A.) buna yorumlamıştır.
Evet, yâni,
«hâlini bilen kimse
için olmaz.» sözünde,
tesâhül vardır. Çünkü, o kimsenin
hâlini bilmesi, cevazın yokluğunu ifâde etmez.
Bilâkis imâma muhalefet ettiğini bilmesi
gerekir. Bundan dolayı ben ibareyi senin gördüğün
şekilde değiştirdim.
Niyet Etmek:
Namazın şartlarından biri de
niyet etmektir. Çünkü Resûlullah
(S.A.V.) :
«Ameller ancak niyetlere
göredir.» buyurmuşturNiyet; irâde, yâni
dilemektir. Yoksa ilim, yâni bilmek değildir. İrâde,
müsâvî olan iki şeyden birini diğerine tercih
etmektir.
Mecmau'l-Fetâvâ'da
denmiştir ki: Abdülvâhid (Rh.A.), Kitâb'us-Salât'da
«Şayet musallî hangi namazı kıldığını bilirse,
bu niyettir.» demiştir. Muhammed bin Seleme (Rh.A.) de :
«Bu kadarı bilmek niyettir. Oruçda da
böyledir.» demiştir.
Esah kavle
göre, şüphesiz bu kadarı bilmek niyet değildir. Çünkü
niyet, ilim (yâni bilmek) den başkadır. Malûm
değilmi ki; bir kimse küfrü bilse, kâfir olmaz.
Eğer küfre niyet ederse, kâfir olur. Müsâfir
de ikâmeti bilmek ile mukîm
olmaz. Eğer ikâmete niyet ederse, mukîm olur.
Hidâye'de denilmiştir
ki: Niyet, irâde, yâni dilemektir. Şartı, hangi
namazı kıldığım kalbi ile bilmektir. Dil ile söylemeye
ise itibâr edilmez. Azimetinin toplanması için
söylenmesi iyi olur. Bu söze; bu, niyeti ilim (yâni
bilmek) ile açıklamaya yönelmektir. Halbuki doğru
değildir, diye itiraz edilmiştir.
Buna şöyle cevâb
verilmiştir: Hidâye sahibinin maksadı; musallî-nin,
girdiği namaza tahsis ederek (tâyin ederek) niyet etmesi ve
eğer namaz nafile ise, o namazı gelişi güzel işlerden
ayırmasıdır. Eğer namaz farz ise, namazın en husûsî
vasıflarına - ki onlar farzıyyettir - ortak olan şeylerden onu
ayırmaktır. Çünkü tahsis ve ayırma, ilimsiz
tasavvur edilmez.
Ben derim ki: Bu cevâb
itirazı teyîd eder, onu ortadan kaldırmaz. Çünkü
niyet (cezm), özel bir ilimdir. Bilakis doğru olan cevâb
: Şüphesiz, Hidâye'nin maksadı; îrâde
demek olan niyette muteber sayılan, kalbin irâde için
lâzım olan amelidir. Bu itibâr, musallînin,
açıkça hangi namazı kıldığını bilmesidir.
Eğer mu s ali î (ye hangi namazı kıldığı
sorulacak olsa), cevâba kadir olmayıp ancak düşünmekle
kadir olursa, namazı caiz olmaz ve dil ile söylemeye itibâr
yoktur,» olmasıdır. İmdi, Hidâye'nin bu
açıklamasına, itiraz ve cevabdan her biri, Hidâye'-nin
«dil ile söylemeye itibâr edilmez» sözüne
gafletten ileri gelir.
Niyeti dille söylemek
(telaffuz) müstehabdır. Çünkü azimetin
toplanması için, dille söylenen niyette kalbin
hâzır olması vardır.
Yemek, içmek ve
benzerleri gibi, namaz ile alâkası olmayan şeylerle
niyet ve tahrîme (yâni ilk tekbir) arasını ayırmak
caiz değildir. Fakat abdest almalç ve mescide yürümek
gibi şeyle ayırmak zarar vermez.
Niyetin efdal olan vakti,
tahrîmeye (ilk tekbire) bitişik olmakla, namaza başlamaya
yakın olmasıdır. Bu zahir rivayettir.
Bir kavle
göre; namaz kılan kimse, sena (yâni sübhâneke...)
ya devam ettiği müddetçe niyeti sahih olur. Bir kavle
göre; rükûdan önce
sahîh olur ve bir kavle göre
de musallî rükûdan başını kaldırmadan önce,
niyet sahîh olur. Bu rivayetlerin faydası şudur : Şayet
musallî niyeti unutmuş olsa, onun için niyeti telâfi
etmek mümkün olur.'Çünkü niyeti
telâfi etmek namazı bozmaktan daha iyidir.
Niyet, beş revâtib (yâni
vakit namazları) ve Cuma gibi, farz kılan musallî için
lâzımdır. Vitr Namazı, Bayram ve Cenaze Namazı ve
bunların benzerleri gibi, vâcib kılan musallî
için de niyet lâzımdır.
Niyette ta'yîn lâzımdır.
Her birinin vasıflarının en husûsîsi olan farzıyyet
veya vucûbda ortaklıkdan ayrılmak için ta'yin
lâzımdır.
Namazın rek'atlerinin sayısını
belirtmek gerekmez. Çünkü musallî,
meselâ Öğle Namazına niyet eylediği zaman,
rek'atlarm sayısında yanlışlık yapsa bu zarar vermez. Hatta,
Sabah Namazına dört rek'at diye niyet etse, veya Öğle
Namazına iki rek'at diye veya üç rek'at diye niyet
etse, caiz olur ve belirttiği sayı geçersiz olur.
Hâniye'de böyle zik-" redilmiştir.
Nafile Namaz kılan kimsenin
niyeti, farz kılan gibi değildir. Zira nafilede mutlak niyet
eder. Çünkü nafile, namaz çeşitlerinin en
aşa-ğısıdır. Mutlak olan niyet nafileye yapılır.
Şayet bu nafile,.Teravih ve
Sünnet-i Müekkede olursa, ekseri Ulemâya
göre, diğer nafileler gibi, bunlarda da mutlak niyet yeter.
Çünkü Teravih ve Sünnet-i Müekkedeler,
aslında nafiledirler.
Namaz kılacak kimse, meselâ
Öğle Namazının farzında, «Bu günün
Öğle Namazına niyet ettim.» dese ve eğer bu vaktin
Öğle Namazına, diye niyet etse ve vakit de devam etse,
ta'yin bulunduğu için caiz olur. Şayet vakit çıkmış
ve o da bilmiyorsa, caiz olmaz. Çünkü bu
takdirde, vaktin far:zı öğleden başkadır. Eğer
vaktin farzına niyet etse, caiz olur. Ancak Cuma'da olmaz. Çünkü,
Cuma'da vaktin farzında ihtilâf vardır. Cuma'da «Cuma
namazının farzına» diye niyet edilir.
Uygun olan, Cuma Namazından
sonra ve Cumanın sünnetinden önce, Öğleyi
(zuhru) kılmaktır. Musallî «Vaktine yetişip henüz
kılmadığım son Öğle Namazını (zuhru âhiri)
kılmaya niyet ettim.» diyerek niyet eder. Çünkü
eğer kıldığı Cuma Namazı caiz olmazsa, Öğle Namazı
musallî üzerine vâcib olur. Eğer Cuma Namazı
caiz olursa, bu dört rek'at, musallînin kılmadığı
(kazaya kalmış) Öğle Namazından sayılır. Ondan
sonra Sünnet niyetiyle dört rek'at daha kılar. Çünkü,
Sünnete niyet etmek, mutlak niyet etmekten daha iyidir.
Vitrde, musallî «Vitr
Namazına» diye niyet eder. «Vâcib vitr»
diye niyet etmez. Çünkü vâcib olmasında
ihtilâf vardır.
Cenaze Namazında, «Allah
için namaza ve şu meyyit için duaya» diye
niyet eder. Eğer meyyit erkek midir, kadın mıdır, diye şüphe
ederse, «Niyet ettim İmâmın, namazını kıldığı
kimsenin, İmâmla beraber namazını kılmaya» der
Musallî, başlayıp
bozduğu Nafile Namazın kazasında, bozduğu Nâ-file
Namazın kazasına niyet eder. Bayramda da, «Bayram
Namazına» diye niyet eder.
İmâma uyan musallî,
kendi namazına ve imâma uymaya niyet
eder. Bazan muktedîye,
uyduğu imâmı cihetinden iktidâmn fesadı lâzım
gelir. Bu takdirde1 mukt0dînin onu kabullenmesi gerekir.
Eğer muk-tedî, imâm imamet yerine durduğu vakitte
niyet ederse, ekseri Me-şâyih'e göre, caizdir.
Eğer imâma uymaya niyet
edip Öğle Namazını belirtmezse veya imâmın
kıldırdığı namaza başlamaya niyet ederse, esah olan kavle
göre, başlamak caiz olur ve, başlamak (şürû')
imâmın namazına dönüşür.
Muktedîye efdal olan,
((imâm olan kimseye» veya «şu imâma»
uydum, demektir.
Zeylaî (Rh.A.) :
«Musallînin muktedî olması için efdal
olan, uymaya imâmın tekbirinden sonra niyet
etmesidir.» demiştir.
Ben derim ki: Bu husus
incelenmeye değer. Çünkü efdal olan, şayet
uymaya imâmın tekbirinden sonra niyet etmek olsaydı, efdal
olan muktedînin tekbirinin imâmın tekbirinden sonra
olması lâzım gelirdi. Zira tekbir, ya niyete yakın olur,
ya da niyetten sonra olur. Yakında açıklaması gelecektir
ki: Şüphesiz efdal olan, cemaatin imâm ile beraber
tekbir almasıdır.
İmâm erkeklere imâm
olduğu zaman, ancak kendi namazına niyet eder, yoksa kendisine
uyanlara iniâm olduğuna niyet etmez.
Kadınlar,
erkekler ile bir hizada durarak imâma uymadıklarında ise
kadınlar hakkında ihtilâf edilmiştir. Şayet kadınlar,
bir erkek ile aynı hizada uyduklarında, onların uyması sahîh
olmaz. Ancak imâm, kadınlara imâm olmaya niyet
etmiş ise, sahîh olur. Bunun daha çok tahkiki
muhâzât meselesinde, inşâallah gelecektir.
Namazın Sıfatıİlk Tekbir (Tahrîme) ;
Namazın
bir takım farzları vardır. O farzlardan biri tahrîmedir.
Tahrîm, bir şeyi muharrem yâni haram kılmaktır.
Tahrîme lafzında olan «he» harfi isim
oluşunu belirtmek içindir. Tahrîme ilk tekbîre
tahsis edilmiştir. Çünkü ilk tekbîr,
namaza başlamadan önce mubah olan şeyleri haram kılar.
Diğer tekbirler böyle değildir. İftitah tekbiri,
aşağıda başlayıp baş parmaklar kulak hizasına kalktığı
zaman bitecektir. Sünnet olan şekli budur.
Şemsü'l-eimmetü's-Serahsi, "Meşayihin umumu bu
hüküm üzerine birleşmektedir" demektedir.
(Feteva-i Hindiye, c. l, s. 76)
Tahrîme, tekbirdir. Yâni
«AHâhu ekber» demekle Cenabı Kibriyâyı
tavsif etmektir. Hazifle okunur. Hazf, Musallînin «Allah»
lafzının «hemzesinde» ve «ekber»
lafzının «bâ» sında uzatma yapmamasıdir.
İki eller kaldırıldıktan
sonra tekbir alınır. Esah olan budur. Çünkü
iki eli kaldırma işinde, Yücq Allah' (C.C.) dan başkasından
kibriyâyı «büyüklüğü»
uzaklaştırma (nefy) vardır. Şu halde, uzaklaştırma (nefy)
önce yapılır.
Eller iki kulakların hizasına
kaldırılır. Yâni baş parmaklar kulakların iki
memeleriyle beraber oluncaya kadar iki eller kaldırılır.
Hidâye'de böyle zikredilmiştir.
Kâdîhân
(Rh.A.); «Musallî iki baş parmaklarının uçlarını,
iki kulaklarının memelerine dokundurur» demiştir.
Kadın iki
ellerini iki omuzları hizasına kaldirdikdan sonra «AUahu
ekber» der. Sahîh olan
budur. Çünkü ellerini iki omuzları hizasına
kaldırmakta, onlar için azamî nispette örtünmek
vardır. Kunüt'un, Bayramların ve Cenaze Namazının
tekbirleri de açıklandığı gibidir.
Elin diğer parmakları normal
hâli üzere kalır. Yâni açılmaz ve
birbirine de yapıştırılmaz. Hattâ yayılmış olur.
Tahrîme, ta'zîmi
gösteren söz ile caizdir. Misâli: «AUahu
Eceli», veya «Allahu A'zam» ya da
«Er-Rahmânu Ekber», demek gibi.
Tesbîh ile de caizdir :
«Sübhânallâh», demek gibi. Tehlîl
ile de caizdir : «Lâ ilahe illallah» demek
gibi.
Duaya delâlet eden söz
ile caiz olmaz. Misâli: «Rabbiğfirlî»
demek gibi. Sözün kısası : Tekbir yerine, sâdece
ta'zîmi gösterip duâ ile karışık olmayan
zikri söylemek caizdir.
İmâm, tekbîri
açıkça söyler. İmâma uyan, imâm
ile beraber tekbiri gizlice söyler. İmâm A'zam'
(Rh.A.) a göre, efdal olan uyanın imâm ile beraber
tekbiri söylemesidir. Çünkü uyan (yâni
muktedî), namazda imâmın ortağıdır ve
ortaklığın hakikati beraberliktedir. İmâmeyn'e göre,
efdal olan, muktedînin imâmdan sonra tekbir almasıdır.
Çünkü muktedî, imâma tâbidir.
Teslim'de, İmâm A'zam' (Rh.A.) dan İki rivayet
vardır. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Eğer imâm, «Allahu
Ekber» demezden önce, imâma uyan «AHâhu
Ekber» dese, esah olan : Onlara göre, o kimse namaza
başlamış olmaz. Fukahâ : İmâm, «Aliahu
Ekber» sözünü bitirmeden önce, muktedî
«Al-lâhu Ekber» sözünü bitirse,
namaza başlamış olmayacağı hususunda birleşmişlerdir.
Hânİye'de böyle zikredilmiştir.
Bize göre, tahrîme
şarttır. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, bir rükndür.
Hilafın burada faydası, farzın tahrîmesi üzerine
nafileyi bina etmenin cevazında görülür.
Hattâ musallî Öğîe Namazını kilsa,
yeniden tekbir almadan nafileyi kılması sahih olur. Şâfîî'
(Rh.A.) ye göre, yeniden tekbir almadan sahîh
olmaz.
Bina etmenin şekli şudur :
Tahrîme şart olduğunda musallî nafileyi onunla
edâ eder. O tahrîme ile farz edâ edilmiş olmak
şartıyle bu caizdir. Nitekim, namaz kılacak olan kimsenin, farz
için abdest alıp o abdesti ile nafileyi edâ etmesi
caiz olduğu gibi. Şayet tahrîme bir rükn olsaydı,
nafileyi, farzın rüknüyle edâ etmiş olurdu.
Bundan dolayı caiz olmaz.
Yukarıda
anlatılanlar yâni; Tahrîme için iki elleri
kaldırmak, parmakları yaymak ve imâmın tekbiri açıkdan
söylemesi, sünnettir.
Kıyam :
Namazın farzlarından biri de,
farz namazda kıyam etmek yâni ayakta durmaktır. Şüphesiz
kıyamın farz olması, farz olan namaza mahsûstur. Nafile
olan namazda kıyam farz değildir. Hattâ nafile namazın
edası kıyâmsız caizdir. Nitekim bunun yakında, kendi
babında açıklaması gelecektir.
Kıyamda musallî,
göbeğinin altında, sağ elini sol elinin üzerine
koyar. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, göğsüne
koyar. Elleri tarif edildiği surette koymanın şekli, sağ
elinin avuç içini sol elinin avucunun sırtı
üzerine koyup küçük parmağı ve baş
parmağı ile bileği üzerine halka etmektir.
İki ellerini, rukûdan
kalkdığı zaman salıverir, Yine Bayram Namazının
tekbirleri arasında, iki ellerini salıverir. Sözün
kısası, zikr mesnûn (Sünnet) olan her kıyamda iki
ellerini bağlar. Böyle olmayan her kıyamda da ellerini
salıverir.
Namaz kılan kimse, sena eder.
Yâni: Sübhâneke.
«Sübhânekellahümme
ve bi hamdık, ve tebârekesmük, ve teâlâ
ceddük, velâ ilahe gayruk.»
duasını okur, Bu duanın
mânâsı-: «Ey Allah'ım! Seni teşbih ve tenzih
eder, San'a hamd-ü senada bulunurum. Senin mukaddes ismin
mübarektir ve Senin, azamet ve celâlin pek
yüksektir. Ve Senden başka Hak mâbûd yoktur.»
Sâdece (Ve Celle senâüke)
farzlarda okunmaz. Çünkü meşhur hadîslerde
zikredilmemiştir.
Namaz kılan
kimse, «Sübhâneke" yi gizli okur. İster
imâm olsun, isterse tek başına kılan olsun. Gerek gizli
okuyana uysun ve gerekse
açıkdan okuyana uysun. Hattâ,
eğer imâma, açıkdan okumaya başladığı vakitte
uysa, «Sübhâneke» duasını okumaz.
(İnnî
veccehtü vechiyye lillezî.) âyet-i kerimesini
«Sübhâneke» duasına eklemez. İmâm
Ebû Yûsuf (Rh.A.) bu görüşte değildir.
Çünkü O'na göre, musallî tekbiri
söyledikden sonra » (İnnî veccehtü vechiyye
lillezî.)
âyet-i kerîmesini
sonuna kadar okur. İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm
Muhammed' (Rh.A.) e göre, eğer tekbirden önce kalbin
hâzır olmasj için okursa bu güzeldir.
Kıraat için
gizlice, Eûzü
billâhimineşşeytânirracim)
der. Sena, yâni «Sübhâneke» için
okumaz.
Cemaatle namazın evveline
yetişemiyen kimse, geçen rek'atlerin kazasında (Eûzü...)
çeker. İmâma uyan kimse ise (Eûzü...)
okumaz. Çünkü mesbûk kıraat eder ve fakat
Sübhâneke'yi okumaz. Zira, başlangıçta
Sübhâneke'yi okumuştu. O halde (Eûzü...)
okur.
İmâma uyan kimse
(muktedî), Sübhâneke'yi okur, (Eûzü)yü
okumaz ve kıraat da etmez.
İmâm (Eûzü...)
okumayı Bayram Namazının tekbirlerinden sonraya bırakır.
Çünkü Bayram Namazının tekbirleri, Sübhâneke'yi
oku-dukdan sonradır. Şu halde uygun olan, (Eûzü...)
nün «Sübhâneke...» ye değil, kıraate
bitişik olmasıdır.
Bu
anlatılanlar, yâni; Sağ eli sol el üzerine koymak,
rükûdan kalktıkda ve Bayram tekbirleri arasında
elleri salıvermek; Sübhâneke'yi okumak/ (Eûzü)
yü okumak-? hepsi yukarıda anlatılanlar gibi Sünnetlerdir.
Kıraat :
Namazın farzlarından biri
de kıraattir. Yüce Allah' (C.C.) in;
«Kur'ân'dan
kolayınıza geleni okuyun.» emri şerifine göre
kirâatin farz olan miktarı, bir âyettir. Bir âyetten
azı bi'1-icmâ kırâattan hâricdir.
îmâmeyn'e göre,
üç kısa âyettir, veya uzun bir âyettir.
Bir âyet iie yetinen nıusallî, günahkar olur.
Sebebi yakında gelecektir ki; Fatihayı okumak ve Fâtiha'ya
bir sûre veya bir sûre miktarı âyet eklemek
vâcibdir. Bir âyet ile yetinmekte vâcib terk
edilmiş olur.
Namaz kılan
kimse, Tekbir, Sübhâneke ve Eûzü'den sonra,
ancak Fâtiha'da
gizlice Besmele'yi okur. Yâni:
(Bismillâhirrahmanirrahim)
der, ve Fâtiha'yı okur. «Fâtiha'dan sonra,
sûrede Besmele'yi okumaz.» Fâtiha'dan sonra
gizlice « âmin » der. Gerek imâm
olsun, gerek imâma uyan kimse olsun ve gerekse tek başına
kılan kimse olsun böyle yapar. Fâtiha'ya bir sûre
veya üç âyet ekler. Hangi sûreden dilerse
okur.
Fatiha ile Zamm-ı sûreden
başkası sünnettir. Mi'râc'ud-Dirâye'de
açıklanan şu şey bunu teyîd eder : İmâm
A'zam' (Rh.A.) dan İmâm Hasan (Rh.A.) rivayet etmiştir ki:
Musallî, namazın başında Besmeleyi okur. Bundan
sonra Besmeleyi tekrar okumaz. Çünkü Besmeleyi
okumak Eûzü ve Sübhâneke gibi, namazı açmak
için meşrudur.
Fatiha ile Zamm-ı sûre,
vâcibdir. Bize göre, Fâtiha'yı okumak bir riikn
değildir. Keza, Fâtiha'ya sûre eklemek de rükn
değildir. İmâm Şafiî (Rh.A.) Fatiha hususunda
muhaliftir. İmâm Mâlik1 (Rh.A.) in Fâtiha'da ve
Zamm-ı sûre'de ihtilâfı vardır.
İmâm Mâlik'
(Rh.A.) in delili; Resûlüllah' (SAV.) in;
«Fâtihasız ve
beraberinde süresiz namaz yoktur.» kavli. İmâm
Şafiî' (Rh.A.) nin delili; Resûlüllah' (SAV.) in
«Fâtihasız namaz
yoktur.» kavli şerifidir. Hidâye'de böyle
zikredilmiştir.
İmâm Serûcî
(Rh.A.), Hidâye'nin; «İmâm Mâlik' (Rh.A.)
in Fatiha ve Zamm-ı sûrede ihtilâf vardır.»
sözüne itiraz edip hiç kimse, «Zamm-ı sûre
rükündür,» dememiştir; «Hidâye
sahibi hatâ etmiştir.» demiştir.
Bizim için delil, Yüce
Allah' (C.C.) in;
«Kur'ân'dan
kolayınıza geleni okuyun
emri şerifidir.
Haber-i vâhid ile bunun
üzerine ziyâde caiz olmaz. Fakat ha-ber-i vâhid,
ameli gerektirir. Biz, Fatiha ve zamm-ı sûrenin vâcib
olduğunu söyledik. Fakat Fatiha daha çok
vâcibdir. Hattâ musallî, Fâtiha'yi terk
etse, iade ile emrolunur. Zamm-ı sûreyi terk etse, iade ile
em-rolunmaz. Üç âyet, i'câz hususunda bir
kısa sûre yerine geçer. Nitekim bir uzun âyet
de üç kısa âyet yerine geçer.
Kıraatin sünneti:
Yolculukda, acele hâlinde Fâtiha'yı ve dilediği
sûreyi; emniyet hâlinde Fâtiha'dan sonra,
«Burûc» ve «İnşikâk» gibi
sûreleri; hazarda Sabah Namazı ile öğle
Namazında uzun mufassal sûreler; İkindi Namazı ile
Yatsı Namazında orta halli olan sûreler; Ak-, şam
Namazında kısa olan sûreler; ve zaruret hâlinde
duruma göre okumaktır.
«Hucurât»
sûresinden «Burûc» sûresine kadar
uzun sûredir. «Burûc» dan «Beyyine»
sûresine kadar ortadır. «Beyyine» sûresinden
Kur'-ân-ı Kerim in sonuna kadar olanlar kısa sûrelerdir.
Rükû' :
Namazın farzlarından biri de,
rükû'dur. Musallî başım eğerken, rüku'
için tekbir alır. Çünkü Resûlüllah
(S.A.V.), başını eğerken ve kaldırırken tekbir ahrdı.
Namaz kılan kimse rükû'da,
iki elleri ile iki dizleri üzerine dayanıp parmaklarını
açar. Parmaklarını açmak, ancak bu halde
mendûb-dur.
Musallî, sırtını düz
tutarak rükû' eder. Hattâ rükû'da
sırtına su dökülse, su sırtında durmalıdır.
Musallî başını yukarı kaldırmayarak
ve aşağı
eğmeyerek rükû' eder. Rükû'da durur ve üç
kere (Sübhâne
Rabbiyel Azîm) (Pek büyük olan Rabbimi her türlü
noksanlardan tenzih ederim.) diyerek teşbih eder. Üç
kere teşbih, en aşağı-sıdır. Çünkü
Resûlüllah (S.A.V.) :"
«Her kim rükûsunda üç
kere : «Sübhâne Rabbiye'1-Azîm»,
derse, rükûsu tamam olmuştur. Bu onun en azıdır. Her
kim de, sücûdunda üç kere : «Sübhâne
Rabbiye'1-A'lâ», derse secdesi tamam olmuştur. Bu da
onun en azıdır.» buyurmuştur.
Musallî teşbihleri üçden
eksik yapsa, mekruh olur. Eğer imâma uyan, teşbihi üç
kere tamam etmeden imâm başını kaldırsa, bir rivayette,
muktedî üç tekbiri tamam eder. Sahîh olan
kavle göre, muktedî imâma tâbi olur. Her ne
kadar teşbih ziyâde de olsa, tek başına kılan için
teşbihi tek olan sayıda bitirmek efdaldir. İmâm ise,
cemaati usandıracak şekilde teşbihi arttırcnaz.
Sonra, namaz kılan kimse,
başım rükûdan kaldırırken :
(Semiallâhu limen
hamideh) (Allah kendisine hamdedenin ham-dini kabul buyurur.) der.
İmâm olan bununla yetinir. İmâma uyan İse, (Rabbena
leke'1-hamd) (Ey Rabbimiz hamd de sana mahsustur.) sözü
ile iktifa eder. Çünkü ResûlüHah
(S.A.V.) :
«İmâm: «Semi
Allâhu limen hamideh» dediği zaman, siz; «Rabbe-nâ
leke'1-hamd» deyiniz.» buyurmuştur!
Bu hadîsi şerîü
Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir. ResûlüHah
(S.A.V.); bu sözü imâm ile muktedî arasında
taksim etmiştir. Taksim ise ortaklığa aykırıdır.
Muhît'de denilmiştir ki:
Senanın çok olması için, imâma uyanın,
(Allâhümme Rabbena
ve leke'I-hamd) (Ey Rabbimiz olan Allahu Azimüşşan, hamd
sana mahsustur.) demesi efdaldir.
Denilmiştir ki: Tek başına
namaz kılan kimse, imâma uyan gibidir.
Yâni (Rabbena leke'I
hamd) ile yetinir. Zeylaî (Rh.A.); Ulemânın çoğu
bunu kabul etmişlerdir, demiştir. Mebsût'da esah olan
budur, denmiştir. Çünkü (tesmî') kendisi
ile beraber olan kimseyi tahmîde teşvik etmektir. Tek
başına kılanın ise, kendinden başkasını tahmîde
yâni, (Rabbena leke'l hamd) demeye teşvik edecek kimse
yoktur. .
Bir kavle göre; «Tek
başına namaz kılan kimse tesmî' ve tahmîdin ikisini
de Bir arada yapar» Bu, İmâm Hasan' (Rh.A.) m İmâm
A'zam Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den rivayetidir. Hidâye
sahibi, esah kavi budur, demiştir.
Musallî, başım rükû'dan
kaldırdıkdan sonra düz olarak ayakda durur.
İtmi'nândan başkası sünnettir.'
İtminan : Mafsalları yerine
oturuncaya kadar a'zanm sükûnet bulmasıdır.
Bundan başka olan rükû tekbiri, parmakların açılması,
teşbih, tahmîd, tesmî ve düz olarak ayakda
durmak, Sünnetlerdir.
Ta'dîli erkândan
olan rükûdaki durma «Itmi'nân»
vâcîbdir. Çünkü,
o maksûd rüknün
tamamlanması için meşru kılınmıştır. Rükûdan
başını kaldırdıkdan sonra olan doğrulma ve iki secde
arasında olan doğrulma bunun aksinedir. Bunlarda olan durma
«itmi'nân» Sünnettir. Çünkü
iki rek'atın arasım ayırmak için meşru olmuştur. Sözün
kısası, farzı tamamlıyan Vâcibdir ve vacibi tamamlayan
da Sünnettir.
Secde :
Namazın farzlarından bîri
de secde etmektir. Namaz kılan kimse, secde için tekbir
alır. Çünkü Resûlullah (S.A.V.), her
eğilmede ve başmı kaldırmada tekbir alırdı. Sâdece
rükû'dan başını kaldırdığı vakitte tekbir
almazdı
Musallî iki dizini yere
kor. Musannif burada, rükûda olduğu gibi «Başını
eğerken» dediği şekilde, «dizlerim koyarken»
dememiştir. Çünkü tekbir, orada başı
eğmeye yakın olur. Burada ise, koymaya yakın olmaz.
Musallî, sonra iki avucu
üzerine dayanarak iki elini yer üzerine kor.
Çünkü Vâil
bin Hucr (R.A.); iki avucu üzerine dayanıp secde etmiş ve
iki uyluklarından yukarısının arasını kaldırmış, ondan
sonra Resûlül-lah (S.A.V.) böyle secde ederdi,
demiştir.
Musallî, sonra elleri iki
kulaklarının hizasında olduğu halde yer üzerine yüzünü,
iki avucu arasına koyar. Çünkü Vâil (R.A.)
:
«Resûlüllah
secde ettiği zaman, iki ellerini kulaklarının hizasına
koyardı,» demiştir.
Haöîs-î
şerîfde, Resûlüllah (S.A.V.) in secde ettiği
zaman ellerini omuzlan hizasına koyduğu rivayet edilmiştir. Bu,
ihtiyarlık veya hastalık sebebiyle özür haline
hamledilmiştir.
Musallî, parmaklarını
birbirine bitiştirerek kor. Bu bitiştirme, ancak burada
(yâni secdede) mendûb olur. Secdeyi pazu kısmını
açarak ve karnını uyluklarından uzak tutarak yapar.
Çünkü, Resûlüllah' (S.A.V.) in böyle
yaptığı sabit olmuştur.
Bir kavle göre : Eğer
musallî saıda ise, iki tarafında bulunan kimseleri
rahatsız etmekden sakınmak için, pazularmı fazla açmaz.
İki ayaklarını yer üzerine koyup, parmaklarını Kıble
yönüne yönelerek secde eder. Nitekim Resûlüllah
(S.A.V.), şöyle buyurmuştur ;
«Kul secde ettiği zaman,
onun her uzvu secde eder. O halde (musal-İi) gücü
yettiği' kadar uzuvlarını Kıbleye yöneltsin.»
Kadın büzülür.
Yâni ayağının parmaklarım dikmez, pazu kısmını
açmaz ve kollarını yere döşpr. Karnını
uyluklarına bitiştirir. Çünkü böyle
yapmak, onları daha setredici olur.
Namaz kılan kimse, burnu ve
alnı üzerine secde eder. Çünkü Resû-lullah
(S.A.V.) böyle devam etmiştir. Her ne kadar alın burundan
daha kuvvetli ise de, burun alından önce secdeye konur.
Çünkü secdede burun yere daha yakındır.-Önce
burun sonra alın üzere secde eder.
Hacimli ve alnın istikrar
bulacağı (yerleşeceği) şey üzerine secde edilir.
Yerleşmenin haddi şudur: Secde eden kimse eğer secdesini
mübalâğalı bir şekilde yapmış olsa, başı
ondan aşağı inmemelidir.
Atılmış pamuk, saman, darı
ve bunun gibi şeyler üzerine secde caiz değildir.
Ancak, eğer namaz kılanın alnı yerin sertliğini bulduğu
zaman caiz olur. Musallînin, sarığının kenarı
üzerine, yen'i ve eteği gibi kendi libâsının fazlası
üzerine - şayet yerin hacmi bulunursa - secde etmesi
caizdir.
Yine
musallînin, kıldığı namazı kılan kimsenin sırtı
üzerine - meselâ ikisi de Öğle namazını
kılsalar - secde etmesi caizdir. Hattâ eğer sırtına
secde edilen kimse namaz kılmıyorsa veya sırtına secde edilen
kimsenin kıldığı namaz musallînin kıldığı namaz
değilse, o zaman da caiz olmaz. Sıkışıklıkta zaruretten
dolayı caiz olur. Genişlikde caiz olmaz. Fakat, iki evvelkiler
yâni sarığın kenarı üzerine ve libâsın
fazlası üzerine secde etmek, secdede burunla yetinmek
gibi kerîh görülmüştür. Çünkü,
İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, secdede burnuyla yetinmek
kerahetle caizdir. Alın böyle değildir. Çünkü
özürsüz, yalnız alın üzerine secde etmek,
îmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, kerâhctsiz
caizdir. Bedâyi'de ve Tuhfe'de de böyle zikredilmiştir.
Kenz sahibinin, «ikisinden biriyle yetinmek mekruh
olur» sözü tahkike cteğer,
amaz kılan kimse, üç kere
(Sübhâne Rabbiyel a'lâ)
(Pek yüce - kudret ve
azametle muttasıf - olan Rabbimi bütün noksanlardan
tenzih ederim) diyerek secdede sükûnet hâlinde
olur.
Rivayet ettiğimiz hadîs-i
şerîfden dolayı rükûda üç kere
teşbih, en az miktardır. Rükû ve secdede tesbîhi
üçden fazla yapmak men-dûbdur. Beş ve yedi gibi
tek sayı ile bitirilir. Çünkü ResûlüIIah
(S.A.V.) tek sayı ile bitirirdi.
Eğer musallî, imâm
olursa, cemaatin bıkacağı tarzda uzatmaz. Fu-kahâ; "İmâma
uygun olan, cemaatin üç kere tekrarına imkân
vermek için beş kere tekrar etmektir.» demişlerdir.
Mıısallî
secdeden başını tekbir alarak kaldırır. Nitekim Resûlullah'
S.A.V.) in başını her indirmede ve
aldırmada tekbir aldığı rivayet edilmiştir.
Başı secdeden kaldırmanın
miktarı hakkında şöyle denilmiştir: Şüphesiz,
başı kaldırmak, eğer secdeye yakın olursa caiz değildir.
Çünkü o kaldırma, secdeden sayılır. Zira bir
şey bir şeye yakın olduğunda, onun hükmünü
alır. Eğer başı kaldırma oturmaya yakın olursa caiz olur. O
kaldırma oturmaktan sayılır. Böylece, ikinci secde
gerçekleşmiş olur.
Bir kavle göre; Şayet
musallînin alnı, yer ile musallînin alnı arasından
rüzgâr geçecek şekilde yerden ayrılsa, iki
secde sayılıp caiz olur.
Musallî, mutmain
(rahatça) olduğu halde bir teşbih okuyacak kadar
oturur, tekbir alır ve mutmain olduğu halde secde eder.
Eğer, rükû
ve sücûdun farziyyeti, Yüce Allah' (C.C.) in
«Rükû edin, secdeye
varın...»
emri şerîfiyle sabit
olduğundan, emir tekrarı gerektirmez. Bundan dolayı,
rükûda tekrarı vâcib değildir. Bu durumda,
sücûdun tekrarının farziyyeti nasıl sabit olmuş
ve ne sebeble tekrar edilmiştir? denilirse, cevaben deriz
ki:
Şüphesiz namaz âyetinin
mücmel olduğu sabittir. Mücmelin açıklanması
ise, bazan Resûlüllah' (S.A.V.) in fiili ile olur,
bazan da sözü (hadîsi) ile olur. Secdenin
tekrarının farziyyeti Resûlüllah' (S.A.V.) dan
tevatür yoluyla nakledilen fiil ile sabittir. Çünkü,
Resûlüllah' (S.A.V.) dan nakleden herkes O'nun sücûdunu
tekrar ettiğini bildirmişlerdir.
Tekrarın sebebine gelince;
şüphesiz sücûdun tekrarı teabbüdîdir.
(Kullukla ilgilidir.); Rek'atlerin sayıları gibi, onda ma'nâ
aranmaz, denmiştir.
Bir kavle göre; Şeytân
Aleyhilla'ne, Hz. Adem Aleyhisselâma secde ile
emrolundu. O mel'ûn büytiklenip secde etmedi. Böylece
biz Şey-tân'a hakaret olsun diye iki kere secde ederiz.
Bir kavle göre de; Birinci
secde bizim yerden yaratıldığımıza, ikinci secde yere
döneceğimize işarettir. Nitekim Yüce Allah (C.C.) :
«Sizi yerden yarattık,
ve sizi oraya döndüreceğiz.» buyurmuştur.
İki secdeden sonra musallî
kıyam için tekbir alır. Sücûdun aksine, önce
başını kaldırır, sonra ellerini, ondan sonra iki dizlerini
kaldırır ve yere dayanmaksızın, düz olarak ayağa kalkar.
Nitekim İmâm Şafiî (Rh.A.) de yere dayanmamayı
kabul etmiştir.
Kıyamdan önce
oturmaksızın ayağa kalkar. Kıyamdan önce oturmaya
«İstirahat celsesi» derler. Nitekim İmâm Şafiî
(Rh.A.) bunu kabul etmiştir.
İkinci
rekat birinci rek'at gibidir. Fakat ikinci cek'atta Sübhâne-ke,
Eûzü ve el kaldırmak yoktur. Yâni musallî,
birinci rek'atta her ne yaparsa, ikinci rek'atta da onu yapar.
Fakat İftitâh tekbiri almaz ve
(Eûzjti
billâhimineşşeytânirracîm) demez. Bu İkisi
ancak bir kere meşrudur. Birincide kaldırdığı gibi,
ikincide ellerini de kaldırmaz. Zikredilen bu sözde,
(Bismillâhirrahmanirrahim)
diye Besmele çekileceğine
işaret vardır.
Musallî, ikinci secdeyi
sehven terk edip selâmdan önce veya selâmdan
sonra dünyâ sözü konuşmadan hatırlasa, o
secdeyi namaz içinde kaza eder. Yâni şayet
namaz kılan kimse, bir secdeyi yapmasa, ondan sonra,
selâmdan, önce veya selâmdan sonra ve dünyâ
kelâmı konuşmadan önce hatırına gelse, secde
eder.
Musallî, terk
ettiği secdenin, ister birinci rek'atta olduğunu bilsin, isterse
birinci rek'atın gayrında olduğunu bilsin, o secdeyi kaza eder.
Çünkü o secde, aslî yerinden geçmiştir.
Ve onun yerinden geçmesiyle tahrîmenin ifâsı
için tamamen yer mevcûd olduğundan namaz
bozulmamıştır. Şu halde, o secdenin kazası lâzımdır.
Çünkü o secde rükündür. Öyle
bir rükündür ki namazdan çıkıncaya kadar
kaza etmezse, namaz bozulmuş olur. '
Ka'de Ve Teşehhüd :
Musallî, secdenin
peşisıra teşehhüd eder. Çünkü aslî
secdeye dönmek teşehhüdü kaldırır. Zira;
Teşehhüdün, mahallinin gayrında meydana geldiği
anlaşılmış olur. Bu durumda teşehhüd lâzım gelir.
Eğer musallî, teşehhüdü terk etse, namazı caiz
olmaz. Çünkü ka1-dey-i ahîre farzdır.
Musallî onda teşehhüd eder, selâm verir ve sehv
için secde eder. Sonra teşehhüd eder. Ondan sonra
selâm verir. Bedâyi'de böyle zikredilmiştir.
Musallî, namazın iki
secdesinden sonra sol ayağını yayar ve üzene oturur.
Sağ ayağını ise diker ve yayılmış iki elini iki uylukları
üzerine koyar. Diktiği ayağının parmaklarını kıbleye
yöneltir. Çünkü Hz. Âişe (R.Anhâ),
Rcsûlüllah' (S.A.V.) m iki ka'dede zikredildiği
şekilde oturduğunu rivayet etmiştir.
Musallî, İbn Mes'ûd
(R.A.) un teşehhüdü gibi teşehhüd eder. İbn
Mes'ûd' (R.A.) un teşehhüdü şöyledir:
[Ettehiyyâtü
li'llâhi ve's-salcvâtü ve't-tayyibâtü
Es-selânıü aleyke eyyühe'n nebiyyü ve
rahmetu'llâhi ve bcıekâtüh. Es-selâmü
aley-nâ ve alâ ibâdrilâhi's-sâlihîn.
Eşhedii en lâ ilâhc illâ'llah ve eşhedü
en-ne Muhanımeden abdülıû ve Resûlühû]
Mânâsı:
«Dil ile, beden ve mal
ile olan ibâdetlerin hepsi yalnız Yüce Allah'adır.
Ondan başkasına ibâdet olmaz.
Ey mertebesi Yüce olan
Nebî (Muhammed!) Allah'ın rahmeti ve bereketleri ile selâm
ve selâmettik sana olsun!
Selâm ve selâmettik
bizim üzerimize ve Allah'ın İyi kullarına olsun!
'
Şehâdet ederim ki :
Allah'tan başka hakikî mâbud yoktur; yine şe-hâdet
ederim ki; Muhammed O'nun kulu ve Peygamberidir.»
Tahiyyât; tahiyye'nîn
çoğuludur. O da mülkdür. Bir kavle göre;
«Tahiyyât dâim beka (sürekli kalmak) dır.»
Bir diğerine göre; «Aza-metir» Yine bir kavle
göre; «Selâmet, yâni âfetlerden ve
eksikliğin her çeşidinden selâmettir»
İbn Kuteybe (Rh.A.) demiştir
ki: Tahiyyâtı çoğul sîgası ile zikre sebeb
şudur : Çünkü Arap Meliklerinden her birisi için
tahiyye vardır ki, onunla tahiyye olunurlar (duâ edilip
selâmlanırlar.) İmdi bizim için, siz «(Ettehiyyâtü
Hllâhi) deyiniz.» denilmiştir. Yâni, Allah için
lâyık mülke delâlet eden lafızlarla duâ
ediniz, demektir.
Salevât'a gelince; İbn'ül
Münzir (Rh.A.) ve Şâfiîye'den bazıları
demişlerdir ki: Salevât ile murâd, salevât-ı
hams «beş vakit namazdır» Bir kavle göre;
«Namazların hepsidir.» Diğer bir kavle göre;
«Rahmettir» Yine bir kavle göre; «Dualardır»
Zühri (Rh.A.), ibâdetlerdir, demiştir.
Tayyîbât ise;
Ekseri âlimlere göre; Güzel sözler «kelimât-i
tayyi-bât» dır. Bu da Yüce Allah* (C.C.) ı
zikir ve onu takib eden şeydir, denmiştir. Bir kavle göre;
«Salih âmellerdir.»
Burada, y^ni birinci oturuşda,
teşehhüd ile iktifa edilir. Yâni salevât
getirilmez. İlk iki rek'atten sonrakinde de Fatiha ile iktifa
edilir. «Sonrakinde» yâni «fî
mâ fo'ad» denmesinin sebebi, Akşam Namazını da
içine alması içindir.
Namaz kılan kimse, eğer iki
rek'attan sonraki rek'atlarda teşbih veya sükût
ederse, caizdir. Fakat kasden sükût ederse, günahkâr
olur; eğer sehven sükût ederse, İmâm A'zam'
(Rh.A.) dan İmâm Hasan' (Rh.A.) m rivayetine göre,,
musallîye sehiv secdesi vâcib olur. Her ne kadar,
sahîh kavle göre, vâcib değilse de, daha
ihtiyatlı olan Fâti-ha'yı terk etmemektir.
îki ayakları, secdede
yer üzerine koyup parmakları kıbleye yöneltmek ve
ilk iki rek'atı kıraat için tayin, sücûdda ve
birinci ka'dede itminan yâni sakin olmak; iki ka'dede
teşehhüdde bulunmak ve birinci ka'dede teşehhüd
ile yetinip Nebi (S.A.V.) üzerine salâtı terkden geri
kalanı Sünnetlerdir.
«Zikredilenlerden
başkası, yâni geri kalanın demekten maksad :
Sücûd tekbiri, üç
kere teşbih ve iki elleri iki dizleri üzerine koymak, sol
ayağı yayıp sağ ayağını dikmek, kavme ve celse demektir ki,
bunlar Sünnetlerdir.
Birincisi, yâni secdede
iki ayaklarını yer üzerine koymak, bir rivayette
farzdır. Bu, Kudûrî' (Rh.A.) nin rivayetidir. Hattâ
musallî, şayet secde ettiği zaman ayaklarının
parmaklarını yerden kaldırsa, namazı caiz olmaz. Kerhî
(Rh.A.) ve Cessâs (Rh.A.) da böyle zikretmiştir. Eğer
ikisinden birini yere koysa, caiz olur. Kâdîhân
(Rh.A.), bunun için mekruh olur, demiştir. İmâm
Temurtâşî (Rh.A.) : «Şüphesiz iki eller
ve iki ayaklar farz olmamakta müsavidir» diye
zikretmiştir. Şeyh'-ul-islâm'ın IVIebsûtaundaki
sözü de, musallînin sücûdunun caiz
olduğuna delâlet eden Doğru olan da budur. İnâye'de
böyle zikredilmiştir.
Geri
kalanlar vâcibdir. İlk iki rek'atm kıraat için
tâyini gibi. Hattâ üçüncü
rek'ate kalkmayı, bir rükn edâ edecek kadar, teşehhüd
üzerine bir şey ilâve ederek geciktirse, bir
kavle göre; «Kasden bir harf ziyâde ederse,
günahkâr olur veya sehven ziyâde öderse,
sehiv secdesi yapar.»
Ka'de-İ Ahire:
Namazın farzlarından biri de
ka'de-i ahîre, yâni son oturuştur;
Onda «Abdühû
ve Resûlühû» ya kadar teşehhüdü
okuyacak miktar oturmaktır. Çünkü Resûlüllah
(S.A.V.), İbni Mes'ûd' (R.A.) a teşehhü-dü
öğrettiği zaman şöyle buyurmuştur.
«Şayet sen bunu
söylersen (veya yaparsan), şüphesiz namazın tamâm
olur.»
Musallî teşehhüdü
okusun veya okumasın, namazın tamâm olmasını
Resûlüllah (S.A.V.), fiile bağlamıştır. Zira bu
sözün mânâsı: «Sen otururken
teşehhüdü okusan» demektir. Çünkü
teşehhüdü okumak, sâdece ka'dede meşrudur.
Kesûlüllah* (S.A.V.) in, (Bunu söylersen yâni
yaparsan) sözünün mânâsı, «Hiç
bir şey okumadığın hâlde otursan» demektir.
Burada «muhayyerlik» sözdedir, fiilde (kuûdda)
değildir. Zira fiil, iki durumda sabittir. Nitekim biz onu
açıkladık.
Şarta bağlı olan şey,
şartın varlığından önce yok olmuştur. Zira namaz sona
ermiştir. Sona erme ise ancak tamamlanmakla olur. Tamâm
olmak da ancak itmam yâni tamamlamakla olur. Bundan dolayı;
serî fiillerde itmam, şâriin açıklamasıyle
bilinir. Halbuki sâri' itmâmı da beyân
etmiştir. Şu halde, Ka'de-i ahire farz olur.
Eğer, haber-î vâhid
ile farziyyet sabit olmaz, denilirse, cevaben biz deriz ki: Evet
farayyet ilkin haber-i vâhid ile sabit olmaz. Fakat, şayet
mücmel, haber-i vâhid ile açıklanırsa, kuûdun
farzıyyeti sabit olur. Nitekim daha önce geçti. Sonra
.denilmiştir ki: Ka'deden farz kılman miktar, ka'dede
şehâdeteyni okuyacak kadardır. Esah olan söz, Kâfide
seçilendir. Burada zikredildiğine göre; Teşehhüd
mutlak olarak zikredildiğinde ona râci olur.
Sol ayağı yayıp sağı dikme
hususunda son oturuş, ilk oturuş yâni ka'de-i ûlâ
gibidir. Fakat son oturuşda, Nebi (S.A.V.) üzerine sa-levât
ziyâde edilir. Resûlüllah' (S.A.V.) a bu salevât,
bize göre sünnettir. Şafiî' (Rh.A.) ye göre,
farzdır.
Salevâtın söyleniş
keyfiyeti şöyledir:
«Allahümme sallı
alâ Muhammedin ve alâ Âii Muhammedin. Kemâ
salleyte alâ İbrâhîme ve alâ Âli
İbrahim, inneke hamıîdün mecîd.»
«Allahümme bârik
alâ Muhammedin ve alâ Âli Muhammed. Kemâ
bârekte alâ İbrâhîme ve alâ Âli
İbrahim, inneke hamîdün mecîd.» Mânâsı:
«Yâ
ilâhi; Efendimiz, büyüğümüz, veliyyü
nimetimiz Hz. Muham-med'e ve âline salât et. Onların
şeref ve kadrini yükselt. Hz. İbrahim'e
ve Hz. İbrahim'in âline salât
ettiğin gibi. Ve Efendimiz Hz. Muhammed'i ve Efendimiz Muhammedin
Âlini mübarek kıl. Onların feyiz ve bereketini
daim arttır. Hz. İbrahim'i ve Hz. İbrahim'in Âlini
mübarek kıldığın gibi. Şüphe yok ki Sen
Hamîdsin, Mecîdsin. Bütün hamdü sena
bütün azamet ve celâl sana mahsustur.»
Bazı âlimler bu salâtı:
(AHahümme'rham Muhammeden
ve Âle Muhammedin kemâ rahimte ve terahhamte alâ
İbrahime ve alâ Âli İbrahime inneke hamîdiin
me-cîd) diye zikretmişlerdir^Fuk anadan bazıları
buradaki:
(Allahümme'rham
Muhamnıeden... ilâ âhır) «Allah'ım Muhammed'e
rahmet eyle...» demeyi kerih görmüştür.
Çünkü bu, Enbiyâ' (Â.S.) nın kusurlu
oldukları vehmini verir. Zira, rahmet; kınanılan şeyin
işlenmesi sebebiyle olur. Sahîh kavle göre ise, bunda
kerahet yoktur. Nitekim Zeylai (Rh.A.) böyle demiştir.
Mıısallî, salavât
duasından sonra kendisi için ve diğer mü'minler için
duâ eder. Bu bizim : «Kendisi için ve diğer
mü'minler için duâ eder.» sözümüz,
bazı âlimlerin «Kendisi için duâ eder»
sözünden daha münâsiptir. Çünkü
kendisini duaya tahsis etmemek sünnettir.
Kur'an'dan
olan bir şey ile duâ eder. Yâni lafzen ve ma'nen ona
benzeyen şey ile meselâ:
(Allâhümşmağiirlî
velivâlideyye) «Allah'ım, beni ve ana - babamı af
veyle» veya (Allâhümmemağfir lîlebî)
«Allah'ım babamı
afveyle» demek gibi.
Veya me'sûr yâni
Resûlüllah' (S.A.V.) den rivayet edilen Kur'ân'a
benzer sözlerle duâ eder. Meselâ :
«Allahümme
innî zalemtü nefsi zulmen kesîran ve innehû
lâ yağ-firuz zünûbe illâ ente. Fağfir H
mağfireten min ındike inneke entel ga-fûrür rahim»
Mânâsı:
«Allah'ım, şüphesiz
ben kendime çok zulmettim. Günâhları ise ancak
Sen afvedersin. Beni, Sen'in katından bir mağfiretle afveyle.
Şüphesiz Sen Gafur ve Rahîm'sin.» Bu,
me'sûr dualardandır.
İnsanların sözüyle;
yâni insanların sözüne benzer sözlerle dua
edilmemelidir. Çünkü insanların sözü,
namazı bozar. Bunda asıl olan şudur : Kullardan
istenilmesi imkânsız olmayan (mümkün olan) her
söz insanların sözüdür. Meselâ, «Benim
borcumu Ödeyiver veya beni evlendir» demek gibi.
Kullardan istenilmesi imkânsız olan her söz de
insanların sözü değildir. «Allah'ım beni
mağfiret et.» demek gibi.
Yine : Eğer musallî,
namazın' sonunda teşehhüd miktarı oturmaz-sa, namazı
ifsâd eder. Fakat şayet musallî, namazın sonunda
teşehhüd miktarı oturursa, kendi sun'iyle (iradesiyle)
çıkmak bulunduğu için namazı tamdır.
Nitekim gelecektir.
Lâkin kadın, iki oturuş
(ka'de) da da teverrük eder. Yâni kadın, iki
ayaklarını sağ tarafından çıkarır ve sol uyluğu
üzerine oturur. İki oturağım yere yerleştirir. Çünkü
bu, kadın için daha iyi bir örtünmedir ve
hâlinin setrine münâsiptir.
Son
oturuşda salevât ve duâ sünnettir. Salevât
İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, farzdır.
-Namazın
Vacipleri nelerdir?
Namaza
"Allâhü ekber" lafzı ile başlamak,
Fâtiha-i şerîfe okumak, Fâtiha'dan sonra bir sûre veya kısa bir sûreye muâdil olacak kadar âyet okumak, Kırâeti evvelki iki rek'ata tahsis etmek, İki secdeyi birbiri ardınca yapmak, Tâdil-i erkâna riâyet etmek. Yâni rükû ve secdeden doğrulunca ve diğer rükünler arasında mafsallar mutmain (her âzâ kendi mahallinde müstekar) oluncaya kadar beklemek, Ka'delerde et-Tehıyyâtü okumak, Namazın sonunda selâm vermek, Öğle ve ikindi namazlarının farzlarında Fâtiha ve sûreleri gizli (sessiz) okumak, Sabah, akşam ve yatsı farzlarıyla cuma ve bayram namazlarında imam olan kimse, Fâtiha ve sûreleri cehrî (sesli) okumak,Üç veya dört rek'atli namazlarda ikinci re'katten sonra oturmak, Fâtiha'yı, zamm-ı sûre veya âyetten evvel okumak, Namazda sehven terk edilen vâciplerden dolayı sehiv secdesi etmek, Vitir namazında kunut okumak, Secdeye alın ile birlikte burnunu da yere koymak
-Namazın
sünnetleri nelerdir?
Ezan
okumak,
Namaza başlarken, ilk tekbirde erkeklerin ellerini kulakları hizâsına kadar kaldırması, Tekbirden hemen sonra el bağlamak. (Kadınlar; göğsü üzerinde sağ eli sol eli üzerine koyar. Erkekler ise, sağ ellerinin baş ve serçe parmakları ile sol bileğine halka yaparak göbek altına bağlar.) Sübhâneke okumak, Eûzü ve besmele okumak, Her rek'atta Fâtiha'dan önce besmele okumak, Fâtiha'dan sonra "Âmîn" demek, Rükû'a ve secdeye iner ve kalkarken tekbir almak, Rükû'da üç kere tesbih okumak, Erkekler, rükû'da ellerinin parmaklarını açık olarak dizleri üstüne koyup başları ile sırtlarını bir hizada tutmak. (Kadınlar başları ile sırtlarını düz yapmazlar) Kadınlar, parmaklarını birbirinden ayırmaksızın ellerini dizlerinin üzerine koymak, İmam, rükû'dan kalkarken "Semiallâhü limen hamideh" demek, Cemâat, rükû'dan kalkarken "Rabbenâ leke'l-hamd" demek, Yalnız kılanın her ikisini de söylemesi, Secdede üç kere tesbih okumak, Secdede elin parmaklarını kapalı tutmak, Erkek, secdede karnını oyluklarından uzak tutup kollarını yerden kaldırmak, Kadın ise, secdede karnını oyluklarına yapıştırıp kollarını yanına temas ettirmek. Tahiyyâtta ve ka'dede ellerini oyluklarının üzerine koyup, parmaklarını kendi haline bırakmak. Tahiyyâtta erkek sol ayağı üzerine oturup sağ ayağını dikmek, Kadın ise iki ayağını sağ yana yatırarak sol oyluğu üzerine oturmak, Selâma sağdan başlamak, Son ka'dede Peygamber Efendimiz'e salevât okumak.
-Namazın
mekruhları nelerdir?
Musannif, namazı bozan ve
bozmayan şeylerin açıklamasını bitirince, namazda
mekruh olanı ve olmayanı açıklamaya başlayıp,
musal-lînin namaz içinde esnemesi mekruhtur demiştir.
Çünkü esnemek, gevşeklik ve dolgunluk (mide) dan
ileri gelen bir haldir. Şu halde, esnemek gâlib
olursa, musallî gücü yettiği kadar ağzını
yumsun. Eğer daha çok gâlib olursa, elini veya
yen'ini ağzına koysun.
Namaz kılan
kimsenin gerinmesi de mekruhtur. Çünkü gerinmek
tembelliktendir. Namaz kılanın, iki gözlerini yumması
yasaklanmış şeylerden olduğu için, mekruhturSecde
etmek istediği zaman önünden libâsını yukarı
kaldırması da mekruhtur. Çünkü bu zorbalık
çeşididir. Musallînin libâsını sarkıtması
da mekruhtur.]
Bu sarkıtma, libâsını başı ve iki omuzu üzerine
koyup uçlarım yanlarına salıvermektir. Çünkü
bunda ehl-i kitaba benzemek vardır.
Musallînin libasıyle ve
bedeniyle oynaması da mekruhtur. Çünkü bunlar
namazın dışındaki yasaklardandır. (Namaz içinde
mekruh olması ise daha uygundur.)
Saçını
toplayıp bağlamak yasaklardan olduğu için. mekruhtur. Bu
saçı toplayıp Çağlama
keyfiyeti; saçını başının ortasına bir ip ile veya
zamk (biryantin) ile, birbirine yapışması ve toplanması için
bağlamaktır.
Namaz kılanın parmaklarını
çıtlatması da yasaklanan şeylerden olduğu için
mekruhtur.
Hacet yok iken, boynunu
Kıbleden kayacak kadar döndürmekle etrafına
bakmak, yasaklardan olduğu için mekruhtur. Musallî
gözünün ucu ile sağma ve soluna hacet için
veya hacet olmaksızın, boynunu döndürmeden baksa,
namazı mekruh olmaz. Eğer göğsünü kıbleden
çevirirse, namazı bozulur.
Namaz kılanın gözünü
semâya dikmesi de mekruhtur. Yüzünü çevirmek
gibi yasaklardandır. Musallînin «ik'â» i
yasaklardan olduğu için mekruhtur
İk'â : İki oturağı
üzere oturup ve dizlerini dikip iki ellerini yer üzerine
koymaktır. Çünkü bu ik'â, köpeğin
oturmasına benzer.
JVIusallînin
iki kolunu yere döşemesi mekruhtur. Bu, ik'â gibi
yasaklanmış şeylerdendir.
Musallînin Özürsüz,
bağdaş kurup oturması da mekruhtur.Çünkü
özürsüz bağdaş kurup oturmakda, kuûd ve
teşehhüdün sünnetlerini terk vardır. Eğer
özürlü olursa mekruh olmaz.
Musallînin iki elini boş
böğrü üzerine koyması da yasaklardan olduğu
için mekruhtur.
Sücûd mümkün
olması için Musallînin önündeki çakıl
taşlarını atması da mekruhtur. Ancak bir kere atması
mekruh değildir. Tekrarının yasaklardan olması Resûlüllah'
(S.A.V.) in şu kavli sebebiyledir; «Yâ Ebâ
Zerrî Bir kere ya da terket..»
Yine musallînin, âyetleri
ve teşbihi eliyle sayması da mekruhtur. Bu, çakıl
taşlarını atmak gibi, yasaklardandır. Bunda îmâmeyn'in
ayrı görüşü vardır ki kalble saymak ve namazın
dışında elle saymak mekruh olmaz.
İmânını, mıhrâbda
veya mihraptaki yüksekçe yerde veyahut yer üzerinde
yalnız kâihı olması (kılması) mekruhtur.
İmâmın yalnız kâim
olmasının üç şekli vardır. Şöyle kî:
İmâmın mıhrâbda yalnız kılması «kıyamı»
mekruhtur. Çünkü bu ehl-i kitaba benzemek olur.
Fakat mihrabın dışında kıyamı ve sücûdu,
kerâhiyetin sebebi bulunmadığı için, mekruh
değildir.
Yine mihraptaki yüksekçe
yerde üzerinde imâmın yalnız kâim olup cemâatin
yer üzerinde olması, bu yasak edildiği ve (ehl-i kitâb'a)
benzeme bulunduğu için mekruhtur.
Yine esah kavle göre,
Cemâat mihraptaki yüksekçe yerde olup İmâm
yer üzerinde olmak da mekruhtur. Çünkü bu,
iki ayrı yere benzer. İmdi bunda ehl-i kitaba benzeme ve imâmı
küçültme vardır. Yükseklik boy yönünden
takdir edilmiştir. Boydan alçak olursa, mahzur yoktur.
Bunu Tahâvî (Rh.A.) zikretmiş ve bu Ebû Yûsuf
(Rh.A.) dan da rivayet edilmiştir. Bir kavle göre;
«Yükseklik zira' miktarıdır.» İtimâd
bunun üzerinedir. (Mesned olarak bu kabul edilmiştir.)
Eğer yerde, imâm ile beraber bir miktar cemâat
olursa, sahih kavilde, keraheti gerektiren mânâ
ortadan kalktığı için, mekruh olmaz. Arasında boşluk
olan sattın arkasında kâim olmak da, nehyedildiği için
mekruhtur.
Musallînin, üzerinde
resimler bulunan libâsı giymesi mekruhtur.
]Çünkü
o kimse put taşıyana benzer.
Musallînin önünde
tandır veya ateş yanmış ocak olması, Mecûsî-lerin
ibâdetine benzediği için mekruhtur. Çünkü
onlar ateşe ibâdet ederler.
Ya da musallînin, başı
ucunda, arkasında veya hizasında veyahut önünde resim
(suret) olması, mekruhtur. Çünkü Cebrail
Aleyhis-selâm: .
«Biz içinde köpek
veya resim olan eve girmeyiz.» buyurmuştur.
Kerahet yönünden en
şiddetlisi, resmin musallînin Önünde olmasıdır.
Ondan sonra başı ucunda (üstünde) olması, ondan sonra
sağ tarafında, sonra sol tarafında, sonra arkasında olmasıdır.
Gâye'de zikredilmiştir
ki; eğer resim (timsâl) sırtın gerisinde olursa
mekruh olmaz. Çünkü bu, ona ibâdete
benzemez. Câmiu's-Sağîr'de, keraheti mutlak bir
şekilde zikredilmiştir.
Ancak, eğer resim (suret)
küçük olursa veya başı kesilmiş olursa
veya ruh sahibi olmayanın resmi olursa? bu takdirde ona ibâdet
edilmeyeceği için mekruh da olmaz.
Musallînin, başı açık
olduğu halde kıldığı namazı, kayıtsızlık edip aldırış
etmediği için, mekruhtur. Allah1 (C.C.) a karşı alçalmak
(tezel-îül) için olursa, mekruh olmaz.
Musallînin, idrarını ve
büyük abdestini veya yelini sıkışıp tuttuğu halde
kıldığı namaz mekruh olur. (Musallînin, idrar, büyük
abdest ve yeli sıkışıp tutmakla namazın mekruh olması
mizacında illet olup zaruret hasebiyle olursacür. Yoksa eğer
kasden olursa, açıklamaya gerek yoktur.)
Mu sallı" rıin, eski
libâs ile kıldığı namazı mekruhtur.
Eski libâs (giyecek) :
Evinde giyip onunla büyüklerin huzuruna gitmediği
Ubâsdir.
Musallînin, alnını
topraktan silmesi, yasaklandığı için mekruhtur. Namaz
içinde, yılanı ve akrebi öldürmesi mekruh
değildir. Çünkü Ebû Hüreyre (R.A.),
ResûKillah' (S.A.V.) in, namazda esvedeyn'in (yâni
yılan ve akrebin) öldürülmesini emrettiğini,
rivayet etmiştir. Bundan sonra denilmiştir ki: Eğer
onların öldürülmesi, vurmak gibi az bir fiil İle
olursa, namaz mekruh olmaz. Fakat, eğer fazla uğraşmaya ve
yürümeye ihtiyacı olursa, namaz bozulur. Mebsût'ta
zikredilmiştir ki: Bunda tafsilât yoktur, çünkü
bu, hadcsde yürümek ve kuyudan su çekmek gibi
ruhsattır.
Musallînin,
oturup konuşan k'imsenin sırtına karşı kıldığı namazı
mekruh olmaz]
Bir kavle göre;. «mekruh olur.» Sahîh kavi,
bizim zikrettiğimizdir. Çünkü rivayet edilmiştir
ki: Resûlullah (S.A.V.), sahrada namaz kılmak istediği
zaman, İkrime' (R.A.) ye önüne oturmasını
emredip namazı kılardı.
Duvarda asılmış Mushaf'a ve
kılıca karşı kılınan namaz mekruh olmaz. Çünkü
onlara ibâdet edilmez. Kerahet ise, ibâdet
itibariyledir. Velev ki bazıları «mekruh» demiş
olsunlar.
Musallînin, lambaya karşı
kıldığı namaz da mekruh olmaz. Çünkü
Mecûsîler aleve ibâdet etmezler. Bilâkis
yanmış köze ibâdet ederler.
Resimleri olan yaygı üzerinde
kılman namaz, eğer o resimler mu-salimin oturduğu ve ayak
bastığı yerde olup üzerlerine secde edilmezse mekruh
olmaz. Çünkü onun üzerinde namazı kılmak,
surete ihanet ve tahkirdir. Ta'zîm değildir. Şüphesiz,
o resimler üzerine secde etmek puta tapanlara benzemektir.
Keza (yine) buradaki «keza» lafzı, Kenz'in ibaresinde
olan «fasl» gibidir. İki sözün arasında
faslın sebebi şudur : Şüphesiz ikinci söz namazla
ilgili değildir. Ancak kerahet münâsebeti iledir.
Mescidin üzerinde; cima*
etmek, küçük ve büyük abdest yapmak
mekruhtur. Çünkü bu işler mescide saygıya
aykırıdır. Zira mescidin üstü (sathı) mescid
hükmündedir. Hattâ eğer bir kimse imâma
uyarak mescidin sathı üzerinde dursa, onun iktidâsı
sahih olur.
Mu'tekif, mescidin sathı
üzerine çıksa, i'tikâfı bozulma;,.
Hayızlı ve cünubun,
mescidin sathı üzerinde durmaları helâl olmaz.
Hayızh ve cünubun, içinde
mescid olan evin üzerinde durmaları caizdir. Bununla murâd,
namaz için ayrılmış ve mihrabı olduğu için
mescid denen yerdir. Fakat o aslında mescid değildir. Hattâ
satılması caizdir. Onun için mescid hürmeti -yoktur.
Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Mescidin kapısını kapamak
mekruhtur. Çünkü mescid Müslümanların
namaz yeridir. Onlardan menetmek doğru olmaz. Fukahâ
demişlerdir ki: Bu mesele Selef / (Ashâb (R.A.) ve
tabiîn (R.A.) / zamanındı idi. Bizim zamanımızda
mescidin kapısını, vakitlerin dışında kapamanın
mahzuru yoktur. Çünkü mescidin eşyası için
emniyet yoktur.
Mescidi kireç veya sâc
ile tezyin etmek mekruh değildir. Sâc kıymetli bir
ağaçtır. Hindistan'dan getirilir.
Mescidi yaptıran kimsenin,
kendi malından altın ile mescidi süs iemesi mekruh olmaz.
Yâni mescidi bina eden kimsenin malıyla mekruh olmaz.
Fakat mütevelli, vakf malından mescidi altın ile
süs-lerse, süslediği şeyin kıymetini öder.
Musallî, Fâtiha'dan
sonra sûrenin ortasından okusa, mekruh olmaz. Bir kavle
göre; «Mekruh olur.» Bir sûrenin sonunu iki
rek'atta okumak mekrûhdur. Yine böylece bir sûrenin
sonunu bir rek'atta veya iki sûrenin sonunu iki
rek'atta okusa mekruh olur. «İkisinde de mekruh olmaz»
diyenler de vardır. Bir rek'atta bir kaç sûreyi
birden okumak mekruh değildir. Mamafih «mekruhtur»
diyenler de vardır. Bir sûreyi iki rek'atta tekrar
etmek mekruhtur. Ancak nafile namazda mekruh olmaz. Uygun olan iki
rek'atın arasını, bir sûre ile veya iki sûre ile
ayırmamaktır. Ancak bir kaç sûre ile ayırılır.
El-Kunye'de böyle zikredilmiştir.
Birinci
rek'atta Musallî Muavvizeteyn'i okumuş olsa, bazı âlimlere
göre; îkirici rek'atta
Fatiha ile Bakara sûresinden bir kaç âyet okur.
Bazı âlimlere göre de; İkinci rek'atta (Kul eûzü
bi rabbinnasî) okur. Hâniye'de böyle
zikredilmiştir. Birinci rek'atta (Kul eûzü bi
rabbinnasi) okunsa, ikincide yine onun okunması gerekir.
Sûrenin bir kısmım her
rek'atta okusa, bir kavle göre; «Mekruh olur»,
diğer bir kavle göre de; «Mekruh olmaz.» Sahih
kavi budur.
Bir sûre okuyup ikinci
rek'atta o sûrenin üstündeki sûreyi okusa,
mekruh olur. Âyet dahî sure gibidir.
Mecma'ul-Fetâvâ'da böyle zikredilmiştir.
Musallînin namazda
başından sarığı düşse, bir eliyle sarığını
kaldırıp giymesi namazı baş açık kılmasından
efdaldir. Fakat sarık, sarıldığı gibi düğümlü
olduğu halde olup, yalnız bir eliyle kaldırıp giyilmesi mümkün
ise, başım Örtmesi evlâdır. Eğer sarığın bağı
çözülüp sarmaya muhtâc olursa, namazı
baş açık kılması sarığı bağlamasından ve namazı
kesmesinden evlâdır. Tatarhâniyye'de böyle
zikredilmiştir.
Eğer musallî, namazı,
yenleri dirseklerine kadar sıvanmış olduğu halde kılarsa,
namazı mekruh olur. Eğer namazı don ve gömlek ile kılsa,
İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre yine mekruh olur.
Eğer
namaz kılan kimse, uzun bir kumaş parçası veya cübbe
giyip ellerini yenlerine sokmadan namazı kılsa, müteahhirûn
âlimler bu hususun kerahetinde ihtilâf etmişlerdir.
Muhtar olan, mekruh olmamasıdır. Hulâsa'da böyle
zikredilmiştir.
Namazın
içinde sağa sola bakmak,
Elbise veya vücut ile oynamak, (Vücuda yapışan elbiseyi küçük bir hareketle silkelemekte bir beis yoktur.) Özürsüz, parmağını çıtlatmak, Secde yerindeki taşları temizlemek, Elini böğrüne koymak, Bir yerini bir veya iki defa kaşımak, (Namazda burun akıntısını silmek yere akıtmaktan evlâdır.) Özürsüz bağdaş kurmak, İnsan yüzüne karşı kılmak, Kor halindeki ateşe karşı namaza durmak, Bir kimsenin önünde, başı üzerinde, sağında, solunda arkasında veya elbisesinde bakan kimsenin kolayca görebileceği kadar belirgin resim varken namaz kılmak, Gerinmek, Esnemek, Tehıyyatta ayak parmaklarını dikip, ökçelerin üzerine oturmak, Kaynaklarını yere koyup dizlerini göğse çekerek veya elleri yere koyarak oturmak, Yenisi ve güzeli varken eski ve kötü elbise ile kılmak. (Müstehap olan her zaman âdet olanı giymektir. Gecelikler, giyilmesi âdet olan elbiselerden olduğu için onunla namaz kılmakta kerâhet yoktur. N. İslâm.) Başı açık kılmak, (Alçak gönüllülük maksadıyla olursa mekruh olmaz.) Secdede veya secde dışında elinin veya ayağının parmaklarını kıbleden çevirmek, Cemâatle namaza duracağında önünde yer varken safa girmeyip arkada durmak, Kabre karşı namaz kılmak, Necâsete karşı perdesiz namaz kılmak, Kadınla, perdesiz bir hizada durup ayrı ayrı namaz kılmak, Tuvalete gitme ihtiyacı varken sıkışık olarak namaz kılmak, Secdeden kalkarken dizlerini ellerinden evvel kaldırmak, Secdede bir ayağını kaldırmak, İmamdan evvel rükû'a gitmek, İmamdan evvel rükû'dan kalkmak, İmamdan evvel secdeye gitmek, İmamdan evvel secdeden kalkmak, Secdeye giderken özürsüz olarak ellerini dizlerinden evvel yere koymak, Özürsüz, yere veya duvara dayanarak kalkmak, Namazda alnından toprak silmek, Bir önceki rek'atte okuduğu zammı sûre ile, bir sonraki rek'atte okuduğu zammı sûre arasında sadece bir sûre bırakmak, İkinci rek'atta evvelki rek'atta okuduğunun yukarısından sûre veya âyet okumak, Farz namazlarda bir sûreyi bir rek'atta iki defa okumak, veya bir sûreyi her iki rek'atte okumak. Farzın ikinci rek'atinde, birinci rek'atte okuduğundan üç âyet fazla okumak, İmama uyanın imamla birlikte Kur'an okuması, Özürsüz, alnındaki sarığın üzerine secde etmek, Kıyamda iken özürsüz olarak duvara dayanmak, Kıyamda sağa veya sola eğik vaziyette durmak, Özürsüz, tek ayak üstünde durmak, Namaz içinde âyet ve tesbihleri parmakla saymak, Cemaatle namaz kılınırken yalnız namaz kılmak, İmamın mihraptan başka yere durması, İmamın bir zirâ (50 cm.) alçak yerde durup, cemâatin imamdan yüksekte durması, İmamın bir zirâ (50 cm.)den yüksek yere durması; (Eğer imamın yanında bir kişi bulunursa mekruh olmaz.) "Besmele" ve "âmin"i açıktan okumak, Kırâatı rükû'a inerken tamamlamak, Tekbirleri yerlerinde almamak, her zikir ve kırâati (okumayı) yerinde yapmamak, Rükû ve secde tesbihlerini başını kaldırdıktan sonra söylemek, Omuzu açık ve kolları sıvalı olarak namaz kılmak, Önünde bir canlının geçmesi ihtimâli olan yerde önüne sütre (herhangi bir cisim) dikmeyi terk etmek, Bir şeyi koklamak, İşitilmeyecek derecede üflemek, (işitilecek derecede üflenirse namaz bozulur.) Başa mendil ve benzeri bir şeyi sarıp tepesini açık bırakmak, Ağzını ve burnunu örterek namaz kılmak, İkinci defa toplanan cemâate imam olacak şahsın mihraba durması.
-Namazı
bozan şeyler nelerdir?
Namaz içinde, kasden
selâm vermek namazı bozar. Musannifin kas-den (amden)
kaydına sebeb şudur: Zira yanlışlıkla selâm vermek
bozucu değildir. Çünkü o ezkârdandır.
(yâni namazın rükünlerinden değildir.) Şu
halde (selâm) kasdî olandan başkasında zikr, ve
kasdî olanda da (kelâm) konuşmak sayılır.
Selâma karşılık vermek
de namazı bozar. Musannifin bunu kasd ile kayd etmemesine sebeb
şudur : Çünkü selâma karşılık vermek
rükünlerden değildir. Bilâkis karşılık
vermek konuşmak ve hitâblaşmaktır.
Mutlaka konuşmak (kelâm)
namazı bozar. Gerek bu kasden olsun ve gerek sehven olsun, gerek
az^veya çok olsun müsavidir.
Namaz
içinde, bizim sözümüze benzeyen dua da
namazı bozar. Mesela: (AHahümme elbisnî sevbe keza)
«Ey Allah'ım bana şöyle bir elbise giydir.»
demek gibi. Yine meselâ: (Allahümme zevvicnî
fülâneten) «Ey
Allah'ım beni falan kadın ile evlendir.» demek gibi. t mâ
m Şafiî' (Rh.A.) ye göre, bunlar bozmaz.
Namaz içinde ızdırapla
inlemek «âh - vâh etmek» namazı bozar.
Kâfî'de, Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan naklen
zikredilmiştir ki: «âh» demek namazı bozmaz.
Gerek hastalıkdan olsun ve gerek Cennet ve Cehennemi
düşünmekten olsun eşittir.
Yine, «oh» demek
ağrıdan veya Cennet ve Cehennemi hatırlamaktan olursa,
Kâfi'ye göre, ikisinde de namazı bozar.
Tatarhâniyye'de
zikredilmiştir ki : Muhammed bin Seleme' (Rh.A.) ye bundan
sorulmuş, ve o, namazı bozmaz, demiştir.
Gıyâsıyye'de
zikredildiğine göre : Fukahâ demişler ki; meseleyi
buna göre almak, fetva için daha güzeldir.
Çünkü bu «oh», hastanın hastalığı
şiddetli olduğunda mübtelâ olduğu şeydendir.
«Üf» demek de
namazı bozar. Namaz içinde, hastahkdan dolayı veya
musibetten dolayı ses ile ağlamak da namazı bozar. Namazda,
Cennet ve Cehennemi hatırlamaktan dolayı ağlamak ise
namazı bozmaz. Çünkü «âh ve enîn»
ve bunun benzeri şey, şayet Cennet ve Cehennemi hatırlamaktan
olursa, adetâ o :
(Allahümrne innî
es'elükej cennete ve eûzü bike minennâri)
«Ey Allah'ım! Ben Sen'den Cenriet'i isterim ve
Cehennem'den Sana sığınırım.»
demiş gibi
olur. Böyle demiş olsa namazı bozmaz. Eğer ağrıdan ve
musibetten olursa bir nevi o: (Ene
musâbün feazzûnî) «Ben musibete
mübtelâ oldum, bana teselli ver.» demek olur.
Eğer bu şekilde söylerse, namazı bozar. Kâfî'de
böyle zikredilmiştir.
Yine namaz içinde,
Özürsüz 'öksürmek, medfûan ileyh
olmayarak yâni mecbur kalmayarak, hattâ sesi
güzelleştirmek için, namazı bozar. Eğer öksürmekle
(ağızdan) harf çıkarsa, meselâ elifin fethiyle
«eh» gibi veya ötresiyle «ün»
gibi, İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed'
(Rh.A.) e göre, namazı bozar. Eğer musallînin
boğazına tükürük ve balgam toplandığı
için mecbur kalırsa, aksırmak gibi, namazı bozmaz. Her
ne kadar konuşmak meydana gelirse de, aksırmak namazı kesmez.
Çünkü, tab'an mecburî olarak meydana gelir.
Geğirtiye gelince; eğer
bununla harfler meydana gelirse - ki bu mecburen değildir -
İmâmeyn'c göre, namazı keser. Eğer mecburen olursa
kesmez. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Namaz içinde, aksıran
kimseye teşmît eylemek de namazı bozar. Teşmît: Sin
ile ve şin ile okunur. Esah olan şin iledir. Teşmît ;
(Yerhamükellâh)
«Allah sana rahmet eylesin» demektir. Namazı
bozmasının sebebi şudur : Çünkü bu insan
sö-zündendir. Zira, bununla insanlar arasında
hitaplaşmak meydana gelir. Eğer bu aksıran kimse veya
işiten kimse
(Elhamdülillah)
«Allah'a hamd olsun» dese, namazı bozmaz. Çünkü
örfe göre cevâb değildir. Eğer
aksıran kimse, kendisi için (Yerhamükellâh)
«Allah sana rahmet eylesin» dese, namazı bozmaz.
Çünkü (Yerhamunillâh) «Allah
bana rahmet eylesin» menzilesi ndendir. Bu bakımdan
namazı bozmaz. Zahfriyye'de böyle zikredilmiştir.Namaz
içinde, kötü habere cevâb olarak : (İnnâ
lillâhi ve innâ ileyhi
râcifm) «Şüphesiz biz
Allah'a aidiz ve şüphesiz biz O'na dönücüleriz.»
demekle namaz bozulur.
Yine
musallînin, sevindirici habere : Elhamdülillah)
«Allah'a hamd olsun» demekle cevâb vermesi de
namazı bozar.
Tuhaf habere şaşarak (Sübhânellâh)
«Allahı tesbîh ederim»
demekle cevap vermek de namazı bozar.
Musallînin;: (Lâ
ilahe illallah) «Allah'dan başka ilâh yoktur.»
demekle cevâb vermesi de namazı bozar.
Musannif, burada «cevâb»
kelimesini zikretmiştir. Çünkü musallî,
eğer tahmîd ve benzeri ile cevâb murâd etmeyip
kendisinin namazda olduğunu bildirmeyi murâd etse,
ittifakla namazı caiz olur.
Cevâbı da tahmîd
ve benzeri ile kayd etmiştir; zira, sena olmayan şeyle cevâb,
ittifakla bozucudur.
Musallînin namaz içinde
Mushaf-i Şerîfden okuması da namazı bozar. Çünkü
Mushaf-ı şerîfden okuyan öğrenmek murâd eder.
Şu halde bu başkasından Öğrenmeye benzer.
'
Namazı kılan kimsenin,
imamından başkasına namazda feth eylemcsi de namazı bozar.
Çünkü başkasına feth (telkin), öğretme ve
öğrenmedir. Şu halde bu, insanların sözündendir.
Musannifin, «imânımdan başkasına» sözü,
muktedînin muktedî için fethine şâmil
olur. Yine musallîden başkasına, yalnız musallîye
ve imâmın yahut münferidin, hangi şahıs üzerine
olursa olsun, fethine şâmil olur. Bunların hepsi
bozucudur. Ancak, eğer musallî bununla feth kasd etmeyip,
tilâvet kasd ederse, namazı bozucu olmaz.
Bunun benzeri misâl şudur
: Şayet musallîye «malın nedir?»
denildiğinde, «atlar, katırlar ve eşekler»
dese, eğer bununla cevâb murâd ederse namazı
bozulur. Cevâb murâd etmezse bozulmaz. Eğer musallî
kendi imamına feth ederse, istihsânen namaz bozulmaz. Bu
hususta : »Eğer namaz caiz olacak kadar okumakla feth
ederse bozar» da denmiştir. Çünkü bu
kadar okumaya zaruret yoktur. Bir kavle göre : «İmâm
diğer âyete geçtiği zaman feth ederse, feth
edenin namazı bozulur.» Keza imâm, feth edenin sözünü
alırsa, imâmın namazı da bozulur. Çünkü
bu; na hacet yoktur.
Kırâatta telkin eden
(muktedî) e yaraşan, telkin (feth) etmekte acele
etmemektir. Çünkü bazan âyet imâmın
hatırına gelir. Bu durumda ihtiyâçsız telkin
yapılmış olur. İmâma yaraşan feth edenin telkinini
kabul etmeyip, farz miktarı okuduğunda, rükû
etmektir. Eğer farz miktarı okumaz ise, diğer âyete
geçmektir.
Namaz kılan kimsenin, namaz
içinde yemesi ve içmesi namazı bozar. Çünkü
yemek- ve içmek namaza aykırıdır. Zira kasd ile unutmak
arasında fark yoktur. Namaz durumu, bir müzekkire
(hatırlatıcı) dir.
Bu zikredilen yeme, musalHnin
dişlerinin aralığında yenilir şey olmadiği surettedir.
Fakat, eğer dişlerinin aralığında kalmış yenilir şey olur
da namaz içinde onu yerse, namazı bozmaz. Nitekim yakında
açıklaması gelecektir.
Namaz kılanın pislik üzerine
secde etmesi namazı bozar. İmâm Ebû Yûsuf
(Rh.A.) dan rivayet edildiğine göre; bu, secdeyi bozar,
namazı bozmaz. Hattâ o secdeyi temiz bir yerde tekrar yapsa
sahîholur. Çünkü o secdeyi pislik üzerine
yapması, yok yerindedir. İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm
Muhammed' (Rh.A.) in bu hususta delili şudur : Şüphesiz
namaz, bölünme kabul etmez. Eğer bazısı fâsid
olursa, tamâmı fâsid olur.
Elleri ve dizleri pislik
üzerine koymak secde gibi değildir. Zira bununla namaz
caiz olur. Çünkü elleri ve dizleri pislik üzerine
koymak, aslen koyulmasını terk etmek gibidir, bunları yere
koymamak ancak namazın cevazını menetmez. Musallînin yüzü
bunun aksinedir. Çünkü yüzü yere
koymayı terk etmek namazın cevazını meneder.
Musallînin avret yerinin
açılması veya pislikle beraber bir rükn edâ
etmesi veyahut bir rüknün edası mümkün olacak
kadar oyalanması da namazı bozar. Eğer musallînin namazda
avret yeri açılmış olsa, musallî o açılan
avreti, beklemeksizin örter ise, icmâen namazı caiz
olur. Çünkü az bir zamanda çok
açılma, çok zamanda az açılma gibidir. Bu,
namaza mâni değildir. Bu da onun gibidir. Eğer
açılmayla bir rüknü edâ etse veya rüknü
edâ mümkün olacak kadar oyalansa namazı bozulur.
.
Yine eğer musallî, pis
yer üzerinde ayakta dursa veya dirhemden fazla bir necaset
elbisesine isabet etse ya da izdihamdan dolayı kadınlar safında
bulunsa ve bir rüknü edâ^etse veya bir rüknü
edâ edecek kadar oyalansa, İmâm Ebû Yûsuf
(Rh.A.) a göre, namazı bozulur. İmâm Muhammed'
(Rh.A.) e göre, bozulmaz! Yâni avretin açılması
ve pisliğin bulaşması, rüknü edâ etmedikçe,
namazı oyalanmakla bozmaz. Yâni rüknü edanın
miktarına itibâr edilmez. Bilâkis edasının
hakikatine itibâr edilir.
İmâmın, mescidin
dışındaki bir muktedîyi yerine geçirmesi namazı
bozar. Yâni şayet mescid cemâat ile dolup, saflar
mescidin dışına tassa, imâma hades vâki olduğunda
mescidden çıkıp mescidin dışından imâma uymuş
olan bir adamı yerine geçirse, hepsinin namazı bozulur.
Yukarıda geçen sebebden dolayı, imâmın yerinin
imâmdan boş kalması namazı ifsâd eder. Lâkin,
imâm mescidde oldukça o, yerini boş bırakmamış
gibidir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, namaz
bozulmaz. Çünkü safların yerleri için
mescid hükmü vardır. Nitekim sahrada olduğu gibi.
Yine imâmın ardında
kadınlar varsa, kadını yerine geçirmekle namazı
bozulur. Yâni imâmın ardında erkekler ve kadınlar
olsa, imâma hades vâki olup yerine bir kadını
geçirmekle imâmın ve cemâatin namazı
bozulur. Çünkü imâm kendisine halîfe
(vekil) olması uygun olmayan kimseyi yerine geçirmiştir.
İmâmın namazının bozulması sebebiyle cemâatin
de namazı bozulur.
Amel-i kesîrin hepsi de
namazı bozar. Amel-i kesîrin izahında ihtilâf
edilmiştir. Ekseri Ulemâya göre, amel-i kesir : Birisi
baktığında şüphesiz bu işi yapanı musallî
değildir, sanır. Bir kavle göre; amel-i kesir : «Musallînin
çok addettiği (veya çok gördüğü)
ameldir.» İmâm Serahsî (Rh.A.) demiştir ki :
Bu son görüş İmâm A'zam' (Rh.A.) in mezhebine
daha yakındır. Çünkü onun görüşü,
mübtelânın kendi görüşüne bırakmaktır.
Diğer bir kavle göre; «Amel-i kesir; iki ele muh-tâc
olan ameldir.»
Musailîniıı, yazılmış
şeye bakması ve onu anlaması amel-ı kesîr değildir.
Gerek o yazılı şey, Kur'ân olsun ve gerekse Kur'ân'dan
başka şey olsun, namaz kılan kimsenin ona bakması ve onun
mânâsını anlaması, namazı bozmaz.
Namaz kılan kimsenin,
dişlerinin aralığında kalan şeyi yemesi de namazı bozmaz.
Çünkü o dişin aralığında olan yemek, tükürüğe
tâbi olduğu için, oruç dahî onun
yenmesi ile bozulmaz. Bir kavle göre; «Diş aralığında
olan şey, eğer nohuddan, az bir şey olursa bozmaz, fazla
olursa bozar.» Nihâyc'dc böyle
zikredilmiştir.
Sahrada namaz kılan timsalimin
secde yerinden bir kimsenin gelip geçmesi de mu şali inin
namazını bozmaz. Fııkahâ bu mevzuda söz edip
demişlerdir ki:
Oradan geçmek mekruh
olur. Esah kavle göre muteber olan; mu-salimin sahrada
namazının yeridir. Namas yeri, ayağından secde yerine
varıncaya kadardır. Şu halde, oradan bir kimse geçse,
her ne kadar geçen kimse günahkâr olursa
da, musallinin namazı bozulmaz.
Eğer birinin geçeceğini
zannederse, mu sal 1 i sahrada önüne bir süt-re
diker. Şayet sütre bulunmazsa, geçen kimseyi işaretle
veya «Süb-hânallah» demekle defeder. «Eğer
sütre bulunmazsa» sözü, «defeder»
sözüne bağlıdır. Fakat amel-i- kesirden sakınarak,
işaret ve teşbihin ikisiyle defetmez. Veya sütre ile
musallinin arasından geçse de, rmısaiîînin
namazını bozmaz.
Cemâat
için imâmın sütrcsî (diktiği) yeter.
Küçük mescidde geçip giden kimse ile,
önünden geçtiği musallî arasında sütre
yoksa, o geçen kimse mutlaka günahkâr olur.
Geçip giden kimse ile musallînin arası iki saf
miktarı olsun veya dalia fazla olsun müsavidir. Büyük
mes-cid, bir kavle göre; «Küçük mescid
gibidir.» diğer bir kavle göre de; «Sahra
gibidir.»
Konuşmak
ve kendi işiteceği kadar gülmek. (Eğer yanındaki işitecek
kadar gülerse hem namazı ve hem de abdesti bozulur.)
"Ah!" diye inlemek, Ağlamak, (Eğer ağlamak Allâh korkusundan olursa namaza zarar vermez), İsteği ile ve özürsüz öksürüp boğazını ayıklamak, Sakız çiğnemek, Bir rükünde üç kere kıl koparmak, Bir rükünde, herhangi bir yerini elini kaldırmak sûretiyle üç kere kaşımak, Bir rek'atta iki saf miktarı yürümek, Saç veya sakalını taramak, Aralarında bir adam sığacak kadar açık yer bulunmaksızın bir kadınla beraber durarak, aynı imamla, aynı namazı bir hizada kılmak, Özürsüz, yüzünü ve göğsünü kıbleden çevirmek, Namaz içinde imamından başkasının yanlışını söylemek, Kur'ân'ı mânâ bozulacak kadar yanlış okumak, Kasten selâm verip selâm almak, (Namazın sonu zannederek selâm verse namaz bozulmaz. Secde-i sehiv lâzım gelir.) Avret mahallinin dörtte birinin üç tesbih okuyacak kadar açık bulunması, (Avret mahallini isteği ile açarsa o anda namazı bozulur.) Secdede iken iki ayağı ile tepinmek, (Bir ayakla üç defa tepinirse namazı yine bozulur.) Secdede iki ayağını birden yerden kaldırmak.
-Namaz
nasıl kılınır?
Namaz
kılacak kimse, önce üzerinde ve namaz kılacağı
yerde, namazın sahih olmasına engel olacak pislik cinsinden bir
şeyin bulunmamasına dikkat eder. Abdest alır, Kıbleye döner.
Kendini dünya düşüncelerinden mümkün
mertebe çeker. Allâh'ın mânevî huzurunda
olduğunu hatırından çıkarmaz. Kılacağı namaza kalbi
ile niyet eder.
Meselâ kılacağı sabah namazının sünneti ise: "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya" diye kalben niyet eder. Şâyet farzını kılacaksa: "Niyet ettim Allâh rızâsı için bu günün sabah namazının farzını kılmaya" diye kalben niyet eder. Eğer nâfile namaz kılacaksa, "Niyet ettim Allâh rızâsı için namaz kılmaya" diye kalben niyet eder. Sonra iki elinin parmaklarını açık tutarak ve kıble tarafına döndürerek baş parmaklarını kulaklarının yumuşağına değecek kadar kaldırıp iftitah tekbirini alır. Yâni "Allâhü ekber" der "Allâhü ekber" lafzını kulakta bitirir.Göbekte bitirmez. (Resim 13). Kadınlar ise, ellerinin parmak uçları omuzları hizasına gelecek şekilde kaldırırlar (Resim 14) Sonra erkekler sağ elinin içi sol elinin üzerine, (serçe parmak ile baş parmak sol elin bileğinde halka yapacak şekilde) koyarak ellerini göbek altına bağlar (Resim 15). Kadınlarsa, sağ el sol elin şeküzerinde göğüslerinin üzerine koyarlar. Gözler secde yerine bakar (Resim 16). Eller bağlandıktan sonra "Sübhâneke" okunur. Sonra Eûzü ve Besmele çekilir ve Fâtiha-i Şerîfe okunur. Sonunda "Âmin" denir. Sonra bir sûre veya kısa bir sûre uzunluğunda en az bir âyet okunur. Eller yanlara salınıp "Allâhü Ekber" diyerek rükû'a gidilir. Rükû'da erkekler parmakları açık olarak elleri ile dizlerini kavrar, baş ve arkayı aynı hizada tutarlar. (Resim 17). Kadınlar erkekler kadar eğilmezler (Resim 18). rükû'da en az üç defa "Sübhane rabbiye'l-azıym" denir. rükû'da ayak parmaklarına bakılır. Fakat baş eğilmez, düz tutulur. Rükûdan sonra "Semiallâhü limen hamideh" ve "Rabbenâ lekel hamd" diyerek doğrulunur. Tam doğrulduktan sonra "Allâhü Ekber" diyerek secdeye gidilir. Secdeye inerken evvelâ dizler, sonra eller, daha sonra baş yere konulur. (Secdede alın ve burnun yerin sertliğini hissetmesi şarttır.) El ve ayak parmakları kıbleye doğru çevrilir. Secdede erkekler dirseklerini yanlara açıp karınlarını oyluklarından uzaklaştırırlar veayak parmaklarının uçları kıbleye doğru olur (Resim 19). Kadınlar ise bunun aksine dirseklerini yanlarına, karınlarını da uylukları üzerine getirirler ve ayak parmaklarını erkekler gibi kıbleye getirmezler. Ayaklarını yatırarak (resimde görüldüğü gibi) üstünü yere getirirler (Resim 20). Secdede üç defa "Sübhâne rabbiye'l-âlâ" denilir. Sonra "Allâhü Ekber" diyerek secdeden kalkılır, dizler üzerinde oturuş vaziyetine gelinir. Bir kere "Sübhânellâh" diyecek kadar bekledikten sonra "Allâhü Ekber" deyip ikinci secdeye varılır. Bu secdede yine üç kere "Sübhâne rabbiye'l-alâ" denilir. "Allâhü Ekber" deyip ikinci rek'ata kalkılır. Eller evvelki gibi bağlanır. Yalnız Besmele-i Şerîfe ile Fâtiha-i Şerîfe ve bir sûre veya bir uzun âyet okunur. Sonra aynen birinci rek'atte yapıldığı gibi rükû' ve secde yapılır. İkinci rek'atin ikinci secdesinden sonra sol ayağı yere döşeyip sağ ayağı dikerek ve parmakları kıbleye getirmek sûretiyle oturulur (Resim 21). Kadınlar iki ayağını sağ taraftan çıkartarak uylukları üzerine otururlar (Resim 22). "Ettehıyyâtü, Allâhümme salli ve Allâhümme bârik..." okunur. Sonra "Rabbenâ âtinâ" gibi dualar okunur. Yüz sağ omuz tarafına döndürülerek "Es-selâmü aleyküm ve rahmetüllâh" denir (Resim 23, Resim 24). Bundan sonra da yüz sol tarafa döndürülerek yine "Es-selâmü aleyküm ve rahmetüllâh" denilir. Böylece namazdan çıkılmış olur. (Resim 25, Resim 26). Sabah namazının farzı da aynen (sünneti gibi) böyle kılınır. Erkekler farzdan önce kaamet okurlar. Kılınan herhangi bir namazdan, selâm verip çıktıktan sonra "Allâhümme ente's-selâmü ve minke's-selâm. Tebârekte yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm" denilip arkasından şu tesbih okunur:
سُبْحَانَ
ٱللهِ وَٱلْحَمْدُ ِللهِ وَلاَ اِلٰهَ
اِلاَّ ٱللهُ وَٱللهُ اَكْبَرُ وَلاَ
حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِٱللهِ
ٱلْعَلِىِّ ٱلْعَظِيمِ
"Sübhaanellâhi ve'l hamdülillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-alliyyi'l-azıym." Mânâsı: "Allâh'ı tesbih ve tenzih ederim. Hamd ona mahsustur. Allâh'tan başka ilah (Hak ma'bud) yoktur. (İsyandan) dönmek ve (itâate yönelmekde) güçlü bulunmak ancak pek yüce ve büyük (olan) Allâh'ın yardımıyla olur." Bundan sonra 1 Âyetü'l-Kürsî (Allâhü lâilâhe illâ hü...) okunarak 33 kere "Sübhânallâh", 33 kere "Elhamdülillâh", 33 kere de "Allâhü Ekber" denilir. Arkasından şu tekbir, tehlil ve tahmid okunur:
ٱَللهُ
اَكْبَرُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ
وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ
ٱلْمُلْكُ وَلَهُ ٱلْحَمْدُ يُحْيِى
وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ
بِيَدِهِ ٱلْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ
شَىْءٍ قَدِيرٌ
"Allâhü Ekber. Lâ ilâhe İllallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül mülkü velehül hamdü yuhyî ve yümît. Vehüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayrü ve hüve âlâ külli şey'in kadîr." Mânâsı: "Hz. Allâh her şeyden büyük ve ondan başka ilâh (Hak ma'bûd) yoktur, o birdir. Onun ortağı yoktur, Mülk onundur, hamd ona mahsusdur. Diriltir ve öldürür, O diridir, ölmez. Hayır onun elindedir. Ve o her şeye kaadirdir." Bu tekbir, tehlil ve tahmidden sonra eller kaldırılır ve duâ edilir (Resim 27, Resim 28). Bütün namazların kılınış şekli böyledir. Ancak, 3 ve 4 rek'atli farzlar ile 4 rek'atli sünnet-i müekkedelerin ve vitir namazının birinci oturuşunda sadece "Ettehıyyâtü" okunur. "Allâhümme salli ve Allâhümme bârik" okunmaz. Fakat İkindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk dört rek'at sünneti gibi, sünnet-i gayri müekkedelerin birinci oturuşlarında "Ettehıyyâtü" den sonra, "Allâhümme salli" ve "Allâhümme bârik" de okunur. Üçüncü rek'atin başında diğer dört rek'atli namazların aksine "Sübhâneke" okunur. Sonra "Euzü ve Besmele" çekilerek "Fâtiha"ya başlanır. Öğle namazının sünnetinde, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü öğle namazının sünnetine" diye kalben niyet edilir. Farzında ise, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü öğle namazının farzına" diye kalben niyet edilir. Son sünnetine, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü öğle namazının son sünnetine" diye kalben niyet edilir. İkindi namazının sünnetinde: "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü İkindi namazının sünnetine" farzında, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü İkindi namazının farzına" diye kalben niyet edilir. Akşam namazının farzında: "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü akşam namazının farzına", sünnetinde de, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü akşam namazının sünnetine" diye kalben niyet edilir. Yatsı namazının ilk sünnetinde, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü yatsı namazının ilk sünnetine", farzında da, "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü yatsı namazının farzına", diye kalben niyet edilir. Son Sünnetinde "Niyet ettim Allâh rızâsı için bugünkü yatsı namazının son sünnetine" diye kalben niyet edilir. Daha sonra kılınan üç rek'at vitir namazında ise: "Niyet ettim Allâh rızâsı için vitir namazını kılmaya" diye kalben niyet edilir.
-Namaz
vakitleri nasıl bilinir?
Musannif, namaz vakitlerinin
aslım açıklamayı bitirince, müste-hab vakitlerin
izahına başlayıjrşöyle demiştir: Sabah Namazını, iki
rek'atın her birinde yirmişer âyet okumakla, kırk âyetin
okunması mümkün olacak tekrarı icab ederse bir o kadar
âyet sığacak miktar ertelemek müstehabdır. Bu
abdestinde bozulma görülürse olur. Çünkü
ResûlüIIah (S.A.V.) :
«Siz Sabah Namazını,
sabahın beyazlığı vaktinde edâ edin. Çünkü
sevabı çok büyüktür.» buyurmuştur.
Yaz günlerinin Öğle
Namazını da, havanın serinlediği vakte ertelemek
müstehabdır. Çünkü Resûlüllah
(S.A.V.) :
«Sîz Öğle
Namazım serinliğe bırakın. Çünkü sıcağın
şiddeti Cehennemin kaynamasmdandır.» buyurmuştur.
Yatsı Namazım gecenin ilk
üçte birinin sonuna ertelemek nıüste-habdır.
Başlangıcı ilk üçtebirin sonundan önce ve
bitimi, üçtetairin sonunda olur. Velev ki tahminle
olsun. Bu sözle Kudûrî'nin «Gecenin üç
tehirinden önce» sözü ile, Kenz sahibinin
«gecenin üçtebîrine kadarı» sözünün
arası birleştirilmiş olur.
Vitr Namazını da, uykudan
uyanmaya güveni olan kimse için Sabah Namazının
vaktine* kadar ertelemek müstehabdır. Eğer uyanmaya güveni
yok ise Vitr Namazını, uyumadan önce kılar. Çünkü
Resûlüllah (S.A.V.) :
«Bir kimse gecenin
sonunda kalkamamaktan korkarsa, Vitri gecenin evvelinde
kılsın ve eğer gecenin sonunda kâim olmaya ümit
ederse, Vitri gecenin sonunda kılsın.» buyurmuştur.
Kış günlerinin Öğle
Namazını da hemen kılmak müstehabdır. Çünkü
Enes İbn Mâlik' (R.A.) dan şöyle dediği rivayet
edilmiştir:
«Resûlüllah
(S.A.V.), kış günlerinde Öğle Namazını hemen
kılarlardı. Biz, gündüzden geçen mi daha
çok, yoksa geri kalan mı daha çok olduğunu
anlayamıyorduk.» Bunu İmâm Ahmed (Rh.A.) rivayet
etmiştir.
Akşam Namazının hemen
kılınması da müstehabdır. Çünkü rivayet
edilmiştir ki: Resûlüllah (S.A.V.), güneş batıp
perdeye büründüğü zaman Akşam Namazını
kılardı.» Bu hadîsi Buhârî ve Müslim
rivayet etmişlerdir. .
Havada bulut olduğu günde,
İkindi ve Yatsı Namazı hemen kılınır. Çünkü
İkindi Namazının ertelenmesinde, mekruh vakitte kılınması
ihtimâli vardır. Yatsı' Namazının ertelenmesinde de
yağmur ve çamur sebebiyle cemaatin azalması ihtimâli
vardır.
İkindi
ve Yatsı Namazlarından başka; Sabah, Öğle ve Akşam
Namazları da ertelenir. Çünkü Sabah ile
Öğle Namazlarının ertelenmesinde kerahet yoktur ve
Akşam Namazının güneş batmadan önce kılınmasından
korkulur.
Mekruh Vakitler :
Güneşin doğma, zeval ve
batmasi_vakitlerinde; kâini! vakitte kılınması lâzım
gelen namaz, Tilâvet secdesi ve mezkûr vakitlerden
önce hâzır olan Cenaze Namazı sahih olmaz.
Ancak musallînin, o günün
İkindi Namazını güneşin batma vaktinde kılması
sahih olur. «Güneşin doğma vakti» sözü,
«sahîh olmaz» sözü için
zarfdır. «Ancak musallîniır, o günün
ikindi namazını...» sözü de «namaz sahîh
olmaz...» sözünden istisnadır. Zira İkindi
Namazının güneşin batma vaktinde edâ edilmesi mekruh
değildir. Çünkü musallî, o İkindi
Namazını vâcib olduğu gibi <dâ eylemiştir. Zira
vucûbun sebebi şudur: Eğer önce edâ
etmemiş ise", vaktin sonudur. İmdi, şayet vâcib
olduğu gibi edâ ederse, o vakitte o namazın fiili mekruh
olmaz. Ancak o vakte kadar ertelemesi mekruh olur. Nitekim
vaktin çıkmasından sonra kazanın fiili mekruh olmayıp
ancak fevt olması haram olduğu gibi.
Fukahâ demişlerdir ki:
Tilâvet secdesinden murâd, zikredilen vakitlerden
önce okunan âyetin secdesidir. Çünkü o
secde kâmil vakitte vâcibdir. Nakıs vakitte edâ
edilmez. Fakat, eğer nakıs vakitte okunursa, kerâhetsiz o
vakitte edası caizdir. Lâkin efdal olan müstehab
vakitte edâ edilmesi için ertelenmesidir.
Yine böylece, Cenaze
Namazı ile murâd, mezkûr vakitlerden önce hâzır
olan cenazedir. Eğer cenaze o vakitte hâzır olursa, onun
namazının edası kerâhetsiz, o vakitte caiz olur.
Zira o, vâcib olduğu gibi edâ edilmiştir. Çünkü
onun vücûbiyyeti hâzır olmasıyledir. O vakit
edası ef-daldir ve ertelenmesi mekruhtur. Bu zikredilen şeylerin
mezkûr vakitlerde çâiz olmadığı,
hadîs-i şerîfde vârid olan nehy sebebiyledir.
Çünkü güneşe tapanlar o mekruh
vakitlerde ibâdet ederler.
Güneşin batma vaktinde,
İkindi Namazı caiz olduğu gibi, yine böylece mezkûr
vakitlerde başlanmış bir Nafile Namazı kılmak veya nâfi-lenia
mezkûr vakitlerde edasına nezr etmek ve mezkûr
vakitlerde başladığı ve bozduğu nafileyi o vakitlerde
kaza etmek - bunların hepsi anlatılan şey sebebiyle -
caizdir. Şüphesiz ki, nâkısan vâcib olan,
nâkısan edâ edilir.
İlk iki meselede efdal olan,
yâni mekruh vakitlerde nafile olarak başlanılan ile edası
mezkûr vakitlerde nezr edilenden efdal olan, onu kesip
kâmil vakitte kaza etmektir. Bunu Zeylaî (Rh.A.)
zikretmiştir.
Fecrin tulûundan sonra ve
İkindi Namazını edadan sonra, Akşam Namazının edasına
kadar, nafile kılmak mekruhdur. Sabah Namazının sünneti
müstesnadır. Çünkü Sabah Namazının
sünnetini kılmak mekruh değildir.
Nezredilmiş namaz, iki rek'at
Tavaf Namazı ve musallînin nezr ile başlayıp bozduğu
namazın'iadesi mekruhdur. Zikredilen iki vakitte, fâite
yâni vakti kaçan namaz mekruh değildir. Ancak ufukda
olan kızıllık vaktinde fâite de mekruh olur. Çünkü
kızıllık vaktinde kaza mekruhtur.
Zikredilen iki vakitte Cenaze
Namazı ve Tilâvet secdesi mekruh değildir.
Vakti kaçan
namaz müstesna, imâmın hutbe için minbere
çıktığı vakitte, hattâ imâm namazı
bitirinceye kadar, kılınan namaz mekruhdur. Musannifin,
hutbeyi mutlak olarak zikrine sebeb, Cuma'nın, Bayramın ve
Hac hutbelerinin ve bunlardan başka hutbelerin hepsini içine
alması içindir. Zeylaî ve Hidâye sarihleri
böyle zikretmişlerdir. Bunun mekruh olması yalnız
hutbe için değildir. İnşaallâhu Teâlâ
tahkiki yakında
Cuma Namazı babında gelecektir. Mekruh olmasına sebeb hutbeyi
dinlemekten alıkoyduğu içindir. Sadr'uş-Şerîa
(Rh.A.) :
«Vakti geçen
namazlar, Cenaze Namazı ve Tilâvet secdesi, imâm
hutbeye çıktığı vakitte mekruh olur.» demiştir.
Nihâye sahibi, fâite (yâni vakti geçen
namaz) hutbe vaktinde kerâhetsiz caiz olur» demiştir.
Daha tercih edilir olduğu için, burada Nihâye'nin
sözü seçilmiştir.
Özür sebebiyle bir
vakitte iki farz namaz cemedilmez. İmâm Şafiî
(Rh.A.) bu görüşte değildir. Çünkü
İmâm Şafiî (Rh.A.), Öğle Namazı ile İkindinin
ve Akşam Namazı ile Yatsının bir arada kılınmasını,
yağmur, hastalık ve sefer özrüyle caiz görür.
Ancak, Hacda olursa bir arada
kılınır. Çünkü Hacceden kimse Öğle
Namazı ile İkindiyi Öğle vaktinde Arafe'de; Akşam Namazı
ile Yatsıyı Müzdelife'de birleştirir yâni
ikisini bir vakitte kılar.
Bir kadın, İkindi vaktinde
veya Yatsı vaktinde temizlense, ancak onları kaza eder. İmâm
Şafiî' (Rh.A,) ye göre; Öğle Namazı ile
İkindinin vakitlerinin bir vakit olması ve Akşam Namazı
ile Yatsının vakitlerinin bir vakit olması dolayısıyla,
İkindi Namazı ile Öğle Namazı, Yatsı Namazı ile Akşam
Namazı beraber kaza edilir. Bundan dolayı Özürle
birleştirilmelerini caiz görmüştür. Nitekim
yukarıda geçti.
Namaza vaktin sonunda ehil olan
kimse, o vakti kaza eder. O vaktin sonunda hâiz (hayız)
ve lohusa olan kadın kaza etmez.
Bize
göre, sebebiyyette muteber olan vaktin sonudur. İmâm
Şâfiî'-(Rh.A.) ye göre, muteber olan vaktin
evvelidir. Hattâ vaktin sonunda bir kâfir İslâmla
gelse veya bir çocuk baliğ olsa veya hayızlı kadın
temizlenmiş olsa, bize göre, bunlara vaktin farzını
edâ gerekir. Eğer kadın vaktin evvelinde hâiz
olsa, bize göre, o vakti kaza etmez. İmâm Şafiî
(Rh.A.), ayrı görüştedir. Bu-meselenin tahkiki
usûlde anlatılmıştır.
-Namaz
sureleri ve namaz duaları nelerdir?
Namazda
Okunan Bâzı Sûre ve Âyetler
Sûreler, latin harflerinden okunacağı zaman aşağıdaki işâretlere dikkat edilmesi zarûrîdir: âa: a harfi ince bir şekilde çekerek okunacak, aa: a harfi kalın ve çekerek okunacak, üü: ü çekerek okunacak. ii: i çekerek okunacak, altı çizgili h boğazdan hırıltılı olarak çıkarılacak, altı çizgili s ve z harfleri peltek okunacaktır. Fâtiha-i Şerîfe
اَعُوذُ
بِٱللهِ مِنَ ٱلشَّيْطَانِ ٱلرَّجِيمِ
﴿﴾ بِسْـمِ ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
﴿﴾ ٱَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ ٱلْعَالَمِينَ
﴿﴾ ٱَلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ ﴿﴾
مَالِكِ يَوْمِ ٱلدِّينِ ﴿﴾ اِيَّاكَ
نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿﴾
ٱِهْدِنَا ٱلصِّرَاطَ ٱلْمُسْتَقِيمَ
﴿﴾ صِرَاطَ ٱلَّذِينَ اَنْعَمْتَ
عَلَيْهِمْ غَيْرِ ٱلْمَغْضُوبِ
عَلَيْهِمْ وَلاَ ٱلضَّآلِّينَ ﴿﴾
اٰمِينَ
"Euuzü billâahi mineşşeytaanir raciym Bismillâahi'r- rahmâani'r - rahıym Elhamdü lillâahi rabbil aalemiyn Errahmâanir rahıym Mâaliki yevmiddiyn İyyâake na'büdü ve iyyâake nesteıyn İhdine's-sıraatal müstekıym Sıraatalleziyne en amte aleyhim Gayril meğduubi aleyhim veled daaaalliyn ..Aamiyn.." Meali: "Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla... Hamd, âlemlerin Rabbı, Rahmân, Rahîm ve dîn gününün sâhibi olan Allâh'a mahsustur. Yalnız sana ibâdet eder, yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna ilet, gadaba uğrayanlarınkine, sapıklarınkine değil." Âyetü'l-Kürsî
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱَللهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ٱلْحَىُّ ٱلْقَيُّومُ لاَ تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِى ٱلسَّمٰوَاتِ وَمَا فِى ٱْلاَرْضِ مَنْ ذَا ٱلَّذِى يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلاَّ بِاِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَىْءٍ مِنْ عِلْمِهِ اِلاَّ بِمَا شَآءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ ٱلسَّمٰوَاتِ وَٱْلاَرْضَ وَلاَ يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ ٱلْعَلِىُّ ٱلْعَظِيمُ ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym Allâahü lâaa ilâahe illâa hüvel hayyul kayyüum Lâa te'huzühüü sinetüv velâa nevm Le hüü mâa fissemâavâati ve mâa fil ard Men zellezii yeşfeu ındehüü illâa bi iznih Ya'lemü mâa beyne eydiyhim vemâa halfehüm Velâa yühıytuune bişey im min ılmihii illâa bi mâa şâaaae Vesia kürsiyyühüs semâavâati vel erda Velâa yeüüdühüü hıfzuhümâa Ve hüvel aliyyül azıym." Meali: "Allâh odur ki, kendiden başka ilah yoktur. O hay ve kayyumdur. Kendisini ne uyku yakalar ne de uyuklama... Semâvat ve arzda bulunanların hepsi onundur. Onun izni olmadan katında hiçbir kimse şefaat edemez. O kullarının yapmakta olduklarını ve önceden yaptıklarını bilir. Onun ilminden ancak dilediklerini kavrayabilirler. Onun kürsisi gökleri ve yeri kucaklayacak kadar vâsi'dir. Bunları muhafaza ona ağır da gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür." İnşirah Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ﴿﴾ وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ ﴿﴾ ٱَلَّذِى اَنْقَضَ ظَهْرَكَ ﴿﴾ وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ ﴿﴾ فَاِنَّ مَعَ ٱلْعُسْرِ يُسْرًا ﴿﴾ اِنَّ مَعَ ٱلْعُسْرِ يُسْرًا ﴿﴾ فَاِذَا فَرَغْتَ فَٱنْصَبْ ﴿﴾ وَاِلٰى رَبِّكَ فَٱرْغَبْ ﴿﴾ "Bismillâahi'r-rahmâani'r-rahıym. Elem neşrahleke sadrek Ve veda'nâa anke vizrek Ellezii enkada zahrek Ve rafa'nâa leke zikrek Fe inne meal usri yüsran inne meal usri yüsraa Fe izâ ferağte fensab Ve ilâa rabbike ferğab" Meali: "Şerh etmedik mi? (Açıp genişletmedik mi senin saadetin için) göğsünü. Ve sırtına ağır basan (seni üzüp zayıf düşüren) ağır yükü senden indirmedik mi? Ve yükseltmedik mi senin zikrini. Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık var. Evet o (bir) zorlukla beraber (iki) kolaylık var. Ohalde boşaldın mı, yine kalk yorul. Ve ancak rabbine rağbet et, hep ona yönel." Kadr Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فِى لَيْلَةِ ٱلْقَدْرِ ﴿﴾ وَمَا اَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ ٱلْقَدْرِ ﴿﴾ لَيْلَةُ ٱلْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ ﴿﴾ تَنَزَّلُ ٱلْمَلآَئِكَةُ وَٱلرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ اَمْرٍ ﴿﴾ سَلاَمٌ هِىَ حَتّٰى مَطْلَعِ ٱلْفَجْرِ ﴿﴾
"İnnaa
enzelnâhü fî leyletil kadr.
Ve maa edrâke mâ leyletül kadr. Leyletül kadri hayrün min elfi şehr. Tenezzelül melâiketü verrûhu fîhâ biizni rabbihim. Min külli emrin selâm. Hiye hattâ matla'ıl fecr." Meâli: "Hakikat, biz onu (Kur'anı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin (o büyük fazl u şerefini) sana bildiren nedir? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Onda melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle, herbir iş için iner de iner. O (gece) tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır." Fîl Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ ٱلْفِيلِ ﴿﴾ اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِى تَضْلِيلٍ ﴿﴾ وَاَرْسَلَ عَلَيهِم طَيْرًا اَباَبِيلَ ﴿﴾ تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجِّيلٍ ﴿﴾ فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَاْكُولٍ ﴿﴾ "Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahıym Elemtera keyfe feale rabbüke bi eshaabil fiyl Elem yec'al keydehüm fii tadliyl Ve ersele aley him tayran ebâabiyl Termiyhim bi hıcâaratim min sicciyl Fecealehüm Ke asfim me'küül" Meali: "(Habîbim) Rabbinin fil sahiplerine nasıl (muâmele) ettiğini görmedin mi? O, bunların plânlarını boşa çıkarmadı mı? O, bunların üzerine sürü sürü kuş(lar) gönderdi ki, bunlar onlara pişkin tuğladan (yapılmış) taş(lar) atıyor(lar)dı. Derken (Allâh) onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi." Kureyş Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ِلاِيلاَفِ قُرَيْشٍ ﴿﴾ اِيلاَفِهِمْ رِحْلَةَ ٱلشِّتَآءِ وَٱلصَّيْفِ ﴿﴾ فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هٰذَا ٱلْبَيْتِ ﴿﴾ ٱَلَّذِى اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَاٰمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym Li iylâafi kurayşin iylâafihim rihleteş şitâaaai vessayyf Fel ya'büdüü rabbehâazel beytillezii et 'amehüm min cuuıv ve âamene hüm min havvf" Meali: "(Bari) Kureyş emn ü selâmete, kış ve yaz kendilerini seyrü seferde esenliğe (ve garantiye) kavuşturduğundan dolayı, şu beytin (Kâbe'nin) Rabbine ibâdet etsinler onlar. (O Rab ki,) onları açlıktan (kurtarıp) doyuran, kendilerine korkudan eminlik verendir o." Mâûn Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اَرَاَيْتَ ٱلَّذِى يُكَزِّبُ بِٱلدِّينِ ﴿﴾ فَذٰلِكَ ٱلَّذِى يَدُعُّ ٱلْيَتِيمَ ﴿﴾ وَلاَ يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ ﴿﴾ فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ ﴿﴾ ٱَلَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ ﴿﴾ ٱَلَّذِينَ هُمْ يُرَآؤُنَ ﴿﴾ وَيَمْنَعُونَ ٱلْمَاعُونَ ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym Eraeytellezii yükezzibü biddiyn. Fezâalikellezii yedü'ul yetiym Velâa yehuddu alâa ta'aamil miskiyn Feveylül lil musalliyn Elleziyne hüm an salâatihim sâahüün Elleziyne hüm yüraaa üüne ve yemneuunel mâauun" Meali: "Dini yalan sayanı gördün mü? İşte yetimi unf ü şiddetle iten, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. Fakat veyl! Namaz kılanların vay hâline ki, onlar namazlarından gaafildirler, onlar riyakârların tâ kendileridir. Zekâtı da men'ederler onlar." Kevser Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ ٱلْكَوْثَرَ ﴿﴾ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَٱنْحَرْ ﴿﴾ اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ ٱْلاَبْتَرُ ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym İnnâa e'taynâakel kevser Fesalli li rabbike ven har İnne şâa nieke hüvel ebter" Meali: "(Habîbim) hakikat, biz sana, Kevseri verdik. O halde Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Sana buğz eden (yok mu? İşte asıl) zürriyetsiz olan şüphesiz ki odur." Kâfirûn Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ يَا اَيُّهَا ٱلْكَافِرُونَ ﴿﴾ لاَ اَعْبُدُ ماَ تَعْبُدُونَ ﴿﴾ وَلاَ اَنْتُمْ عَابِدُونَ ماَ اَعْبُدُ ﴿﴾ وَلاَ اَنَا عَابِدٌ ماَ عَبَدْتُمْ ﴿﴾ وَلاَ اَنْتُمْ عَابِدُونَ ماَ اَعْبُدُ ﴿﴾ لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِىَ دِينِ ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym Kul yâa eyyühel kâafiruun Lâa e'büdü mâa te'büdüün Velâa entüm aabidüüne mâa a'büd Velâa ene aabidüm mâa abedtüm Velâa entüm aabidüüne mâa e'büd Leküm diynüküm veliye diyn" Meali: "(Habîbim şöyle) de: Ey kâfirler, ben, sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Benim (kendisine) ibâdet (de devam) edeceğime de siz kulluk ediciler değilsiniz. Ben (zâten) sizin taptıklarınıza (hiçbir zaman) tapmış değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma (hiçbir vakit) kulluk ediciler değilsiniz. Sizin inandıklarınız size, benim dinim bana." Nasr Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
اِذَا جَآءَ نَسْرُ ٱللهِ وَٱلْفَتْحُ ﴿﴾ وَرَاَيْتَ ٱلنَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ ٱللهِ اَفْوَاجًا ﴿﴾ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَٱسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym İzâa câaaae nasrullaahi vel fethu Ve raeytennâase yedhu-lüüne fii diynillâahi efvâacâa Fesebbih bihamdi rabbike vesteğfirhü innehüü kâane tevvâabâa" Meali: "Allâhın nusreti ve fetih gelince, sen de insanların cemaat cemaat Allâh'ın dinine girdiklerini görünce hemen Rabbini hamd ile tesbih (ve tenzîh) et. Onun yarlığamasını iste. Şüphesiz ki o, tevbeleri çok kabul edendir." Leheb Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
تَبَّتْ يَدَا اَبِى لَهَبٍ وَتَبَّ ﴿﴾ ماَ اَغْنٰى عَنْهُ مَالُهُ وَماَ كَسَبَ ﴿﴾ سَيَصْلٰى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ ﴿﴾ وَٱمْرَاَتُهُ حَمَّالَةَ ٱلْحَطَبِ ﴿﴾ فِى جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym Tebbet yedâaa ebiylehebivve tebbe Mâa ağnâa anhü mâalü-hüü ve mâa keseb Se yaslâa nâaran zâate leheb Vemraetühüü hammâaletel hatab Fii ciydihâa hablüm mim mesed" Meali: "Ebû Leheb'in iki eli kurusun. Kendisi de kurudu (helâk oldu ya). Ona ne malı, ne kazandığı fayda verdi. Alevli bir ateşe girecek o. Karısı da (hem) odun hammalı olarak. (Karısının) boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde." İhlâs Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ هُوَ ٱللهُ اَحَدٌ ﴿﴾ ٱَللهُ ٱلصَّمَدُ ﴿﴾ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ﴿﴾ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym Kul hüvellâahü ehad Allâahüs samed Lem yelid ve lem yüüled Velem yeküllehüü küfüven ehad" Meali: "De ki: O Allâh, birdir. Allâh Samed'dir. O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey ona eş veya denk değildir." Felak Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ ٱلْفَلَقِ ﴿﴾ مِنْ شَرِّ ماَ خَلَقَ ﴿﴾ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ ﴿﴾ وَمِنْ شَرِّ ٱلنَّفَّاثَاتِ فِى ٱلْعُقَدِ ﴿﴾ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym Kul euuzü birabbil felak Min şerri mâa halak Ve min şerri ğaasikın izâa vekab Ve min şerrin neffâasâati fil 'ukad Ve min şerri haasidin izâa hased" Meali: "De ki: Sabahın Rabbine sığınırım, yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürenlerin şerrinden. Ve haset edenin, haset ettiği zaman şerrinden." Nâs Sûresi
بِسْـمِ
ٱللهِ ٱلرَّحْمٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ ٱلنَّاسِ ﴿﴾ مَلِكِ ٱلنَّاسِ ﴿﴾ اِلٰهِ ٱلنَّاسِ ﴿﴾ مِنْ شَرِّ ٱلْوَسْوَاسِ ٱلْخَنَّاسِ ﴿﴾ ٱَلَّذِى يُوَسْوِسُ فِى صُدُورِ ٱلنَّاسِ ﴿﴾ مِنَ ٱلْجِنَّةِ وَٱلنَّاسِ ﴿﴾ "Bismillâahi'r -rahmâani'r-rahıym Kul euuzü birabinnâas Melikinnâas İlâahinnâas Min şerril vesvâasil hannâas Ellezii yüvesvisü fii sudüürinâas Minel cinneti vennâas" Meali: "De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların (yegâne) mâlikine, insanların ma'bûduna, o sinsi şeytanın şerrinden, ki o, insanların göğüslerine daima vesvese verendir. (O şeytan) gerek cinden, gerek insandan (olsun)."
ٱَللهُ
اَكْبَرُ
سُبْحَانَكَ
ٱللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ وَتَبَارَكَ
ٱسْمُكَ وَتَعَالٰى جَدُّكَ (وَجَلَّ
ثَنَآئُكَ)
وَلاَ
اِلٰهَ غَيْرُكَ
Sübhaanekellaahümme ve bihamdik. Ve tebâarakesmük. Ve teaalâa ceddük. (Ve celle senâaük.*) Velâa ilâahe ğayrük." * "Ve Celle senâaük" ilavesi cenaze namazında yapılır. Mânâsı: Allâh'ım, seni tenzîh ve hamdinle tesbih ederim. Senin adın mübârektir. Senin azametin çok yücedir. (Senin şânın yücedir) ve senden gayri hiçbir ilâh yoktur." Tehıyyât
ٱَلتَّحِيَّاتُ
ِللهِ وَٱلصَّلَوَاتُ وَٱلطَّيِّبَاتُ
ٱَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا
ٱلنَّبِىُّ وَرَحْمَةُ ٱللهِ وَبَرَكَاتُهُ
ٱَلسَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ
ٱللهِ ٱلصَّالِحِينَ اَشْهَدُ اَنْ
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ وَاَشْهَدُ
اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
"Ettehıyyâatü lillâahi vessalevâatü vettayyibâatü esselâamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâahi ve berakâatühüü esselâamü aleynâa ve alâa ibâadillâahis salihiyn. Eşhedü ellâa ilâahe illallâah ve eşhedü enne Muhammeden abdühüü ve rasüülüh." Mânâsı: "Her türlü kavlî, bedenî ve mâlî ibâdetler Allâh'a mahsustur. Ey şânı yüce Peygamber, selâm ve Allâh'ın rahmetiyle bereketleri senin üzerine olsun ve selâm bizlere ve Allâh'ın sâlih kullarına olsun. Ben şehâdet ederim (yakînen bilirim) ki, Allâh'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ve şehâdet ederim ki Hazret-i Muhammed Allâh'ın kulu ve Resûlüdür." Salevât-ı Şerîfeler
ٱَللّٰهُمَّ
صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ
مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى
اِبْرَاهِيمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاهِيمَ
اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
"Allâahümme salli alâa Muhammediv ve alâa âali Muhammedin kemâa salleyte alâa ibraahiyme ve alâa âali ibraahiyme inneke hamiydüm meciyd. Mânâsı: "Allâh'ım, (Peygamber Efendimiz) Hz. Muhammed'e ve âline, Hz. İbrahim'e ve âline rahmet ettiğin gibi, rahmet eyle.
ٱَللّٰهُمَّ
بَارِكْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ
مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلٰى
اِبْرَاهِيمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاهِيمَ
اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
Allâahümme bârik alâa Muhammediv ve alâa âali Muhammedin kemâa bârekte alâa ibraahiyme ve alâa âali ibraahiyme inneke hamiydüm meciyd." Mânâsı: Allâh'ım, (Peygamber Efendimiz) Hz. Muhammed ve âlini, Hz. İbrahim ve âlini mübârek kıldığın gibi mübârek kıl." Salevât-ı Şerîfeden Sonra Okunacak Duâ
رَبَّنَا
اٰتِنَا فِى ٱلدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى
ٱْلاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ
ٱلنَّارِ
"Rabbenâa âatinâa fiddünyâa hasenetev ve fil âahırati hasenetev ve kınâa azâabennâar. Mânâsı: "Ey Rabbimiz, bize dünyada ve âhirette iyi hâl ver ve bizi o ateş azabından koru.
رَبَّنَا
ٱغْفِرْ لِى وَلِوَالِدَىَّ
وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ
ٱلْحِسَابُ
"Rabbenağfirlii ve livâa lideyye ve lil mü'miniyne yevme yekuumül hısâab" Mânâsı: Ey rabbimiz , hesab günü geldiği zaman bizi mağfiret et. Anne ve babamı ve müminleri de mağfiret et." "Rabbenâ âtinâ" duâsından sonra, selâmdan önce okunacak duâ:
ٱَللّٰهُمَّ
اِنِّى اَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ
جَهَنَّمَ وَاَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ
ٱلْقَبْرِ وَاَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ
ٱلْمَسِيحِ ٱلدَّجَّالِ وَاَعُوذُ
بِكَ مِنْ فِتْنَةِ ٱلْمَحْيَا
وَٱلْمَمَاتِ
"Allâahümme innii eûzü bike min azâabi cehennem ve eûzü bike min azâabi'l-kabri ve eûzü bike min fitneti'l-mesiyhı'd-deccâal ve eûzü bike min fitneti'l-mahyâa ve'l-memâat." Mânâsı: "Allâh'ım, Cehennem azâbından, kabir azâbından, deccâlin fitnesinden, hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınıyorum." Abdullahi'bni Abbas (r.a.), Peygamber Efendimizin bu duâyı Kur'ân-ı Kerîm'den bir sûreyi öğrettiği gibi tâlîme çalıştığını rivâyet buyurmuşlardır. Resûlüllah Efendimiz'den, tavsiye edilen başka duâlar da mevcuttur. Kunut Duâları
ٱَللّٰهُمَّ
اِنَّا نَسْتَعِينُكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ
وَنَسْتَهْدِيكَ وَنُؤْمِنُ بِكَ
وَنَتُوبُ اِلَيْكَ وَنَتَوَكَّلُ
عَلَيْكَ وَنُثْنِى عَلَيْكَ ٱلْخَيْرَ
كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَلاَ نَكْفُرُكَ
وَنَخْلَعُ وَنَتْرُكُ مَنْ
يَفْجُرُكَ
ٱَللّٰهُمَّ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَلَكَ نُسَلِّى وَنَسْجُدُ وَاِلَيْكَ نَسْعٰى وَنَحْفِدُ نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَنَخْشٰى عَذَابَكَ اِنَّ عَذَابَكَ بِٱلْكُفَّارِ مُلْحِقٌ "Allaahümme innâa nesteıynüke Ve nesteğfiruke ve nestehdiyk Ve nü'minübike ve netüübü ileyk Ve netevekkelü aleyk Ve nüsnii aleykelhayra küllehüü neşküruke velâa nekfürük Ve nahleu ve netrukü men yefcürük. Allâahümme iyyâake ne'büdü ve leke nüsallii ve nescüdü ve ileyke nes'aa ve nahfidü nercüü rahmeteke ve nahşâa azâabeke inne azâabeke bilküffâari mülhık." Mânâsı: "Allâh'ım, senden yardım, hidayet ve mağfiret dileriz. Sana iman eder, sana tevbe eder, sana güvenip dayanırız. Her hayırla zâtını senâ eder (nîmetlerine) şükrederiz. Asla seni (inkâr ile) küfretmeyiz. Sana isyan edenleri hal'ederiz ve terk ederiz. Allâh'ım, ancak sana ibâdet eder, sadece senin için namaz kılar ve secde ederiz. Ancak sana (kulluk) için çalışır ve koşarız. Rahmetini umar, âzabından da korkarız. Zira senin azabın kâfirlere ulaşıcıdır."
-Ezan
ve kâmet
Ezan, lügat yönünden
bildirmek (ilâm) demektir. Şer'an, vech-i mahsûs
(özel bir şekil) ile namazın vaktini bildirmektir. Ezanda
bulunan elfâz-ı mahsûsaya (muayyen lâfızlara)
ezan adı verilir.
Ezan,
farzlar için sünnet-i müekkededir, sünnet
kılınmıştır. O farzlar; beş vakit namaz (revâtib),
onların* kazası ve Cuma Namazıdır.
Namaz
için ezan okumak vâcip kuvvetinde bir sünnet-i
müekkededir. Bir namaz vaktinin girdiği ezanla ilân
edilir. Bir günde 5 vakit namaz vardır ve 5 defa ezan
okunur.
Ezan şudur:
ٱَللهُ
اَكْبَرُ ٱَللهُ اَكْبَرُ ٱَللهُ
اَكْبَرُ ٱَللهُ اَكْبَرُ اَشْهَدُ
اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ اَشْهَدُ
اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ اَشْهَدُ
اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ ٱللهِ اَشْهَدُ
اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ ٱللهِ حَىَّ
عَلَى ٱلصَّلاَةِ حَىَّ عَلَى ٱلصَّلاَةِ
حَىَّ عَلَى ٱلْفَلاَحِ حَىَّ عَلَى
ٱلْفَلاَحِ ٱَللهُ اَكْبَرُ ٱَللهُ
اَكْبَرُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ
"Allâhü ekber Allâhü ekber Allâhü ekber Allâhü ekber Eşhedü en lâ ilâhe illallâh. Eşhedü en lâ ilâhe illallâh. Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh. Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh. Hayye ale's-salâh Hayye ale's-salâh. Hayye ale'l-felâh Hayye ale'l-felâh. Allâhü ekber Allâhü ekber. Lâ ilâhe illallâh" Ezanın metni bundan ibârettir. Ancak sabah ezanlarında "Hayye alel'-felâh" dan sonra iki defa "Essalâtü hayrün minen nevm" denilir. Kaamet de ezan gibidir. Ancak kaamette "Hayye ale'l-felâh" dan sonra iki defa "Kad kaameti's-salâh" denilir. Evde veya kırda kılınacak namazlar için hem ezan hem de kaamet okumak efdaldir. Vakit girmeden ezan okunmaz. Ezan, vakitlerin sünneti değil namazların sünnetidir. Onun için kaza namazlarına da ezan ve kaamet okumak sünnettir. Câhillerin ve fâsıkların ezan okuması mekruhtur. İyiyi kötüyü, yanlışı doğruyu ayırabilen (mümeyyiz) sabinin ezan okuması caizdir. Kadınlar ezan ve kaamet okumazlar. Ezan ve kaamette cümlelerin son kelimeleri cezm ile okunur. Ezân okunurken tekbirler şehadetler tekrar edilerek ve hürmetle dinlenir, sonunda şu duâ okunur:
ٱَللّٰهُمَّ
رَبَّ هٰذِهِ ٱلدَّعْوَةِ ٱلتَّآمَّةِ
وَٱلصَّلاَةِ ٱلْقَآئِمَةِ اٰتِ
مُحَمَّدًا ٱلْوَسِيلَةَ وَٱلْفَضِيلَةَ
وَٱبْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا
ٱلَّذِى وَعَدْتَهُ اِنَّكَ لاَ تُخْلِفُ
ٱلْمِيعَادَ
"Allâhümme Rabbe hâzihi'd-da'veti't tâmmeti ves-salâtil-kaaimeti âti Muhammedeni'l-vesîlete vel-fazîlete veb'ashü mekaamen mahmûdenillezî veadtehû, inneke lâ tuhlifü'l-mîâd." Manası: "Allâh'ım! Ey bu dâvetin ve kılınmak üzere bulunan namazın Rabbi. Peygamberimiz Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) vesîleyi ve fazileti ver. Onu kendisine va'd buyurmuş olduğun "Makâm-ı Mahmûd"a eriştir. Şüphe yok ki Sen va'dinden dönmezsin."
Vitr Namazı, iki Bayram
Namazı, Küsûf Namazı, Husuf Namazı, Cenaze Namazı,
İstiskâ Namazı, sünnetler ve nafilelerde ezan sünnet
değildir.
Ezan beş farz namazın
vakitlerinde sünnettir. Yâni vaktinden önce
ve sonra caiz değildir. Ancak kaza için caizdir. Çünkü,
eğer edâ vakti geçmiş ise, kazanın' ezanı
kaza vakti içindir. Zira, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) :
«Ulusa ili. vakti geçen
namazı hatırladığı zaman kılsın.» buyurmuştur.
Çünkü vakti geçen namazın hatırlanması
onun kazasının vaktidir.
İmdi, eğer vakit-girmezden
önce ezan okunsa, o ezan iade edilir.
Ezanı, dört tekbir ile
okumak sünnettir. Ezana; «Allâhu ekber, A1-. lâhu
ekber, Allâhu ekber, Allâhu ekber» diyerek
başlanır.
Teğannîsiz yâni
değiştirmek ve bozmaksızın okunur. Tercî'de yapılmaz,
Tercî': Şehâdeteynde
sesi alçaltıp sonra geri dönerek yine şehâde-teynle
sesi yükseltmektir.
Müezzin iki parmağını
iki kulağına kor. İki elini koymak da caizdir. Nitekim
ResûlüIIah' (S.A.V.) in Hz. Bilâl' (R.A.) e şöyle
dediği rivayet edilmiştir:
«Yâ Bilâl,
sen iki parmağını iki kulağına koy. Çünkü
sesin çok yüksek çıkar.»
Eğer müezzin iki
parmağını kulağına koymayı terk ederse, bir mahzur
yoktur. Çünkü Sünnet-i Asliyye
değildirTeressül eder. Yâni müezzin, ezanı çabuk
değil, yavaş okur. Müezzin, eğer yerinde dururken
ezanı işittirmesi mümkün ise, «Hay'aleteyn»
de sağma ve soluna döner. Çünkü rivayet
edilmiştir ki: «Hz. Bilâl (R.A.), Hayya ala's-salâh
ve hayya ale'l-felâh'a geldiğinde, sağına ve soluna
yüzünü çevirirdi ve dolaş m azdı.»
Bu ezânm keyfiyyeti;
«Hayya ala's-salâh» in sağ taraf da ve «Hayya
ale'l-felâh» m sol tarafda denmesidir. Bazı Âlimler,
«Hayya ala's-salâh» sağda ve solda, «Hayya
ale'I-felâh» yine böylece sağda ve solda
söylenir, demişlerdir. Sahih olan söz,
birincisidir. Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.
Aksi takdirde müezzin
yerinde dolaşır. Yâni müezzin, iki ayağı üzerinde
sabit durup yüzünü çevirdiği zaman ezanı
duyurmak mümkün olmadığı takdirde şerefede dolaşır
ve sağ pencereden başını çıkarıp «Hayya
ala's-salâh», der. Sonra gider sol pencereden başını
çıkarır, «Hayya ale'l-felâh», der.
Sabah Namazının ezanının
felahından sonra iki kere «es-Salâtü hayrun
min-en 'nevin» der. Çünkü rivayet
edilmiştir ki: «Hz. Bilâl (R.A.), Resûlullah'
(S.A.V.) e gelip onu uyur bulduğunda, «es-salâtü
hayrun min-en-nevm», yâni namaz uykudan daha
hayırlıdır» demiştir. Bunun üzerine Resûl-i
Ekrem (S.A.V.); «Bu ne güzel sözdür, sen bu
sözü ezanında oku» buyurmuş ve- Sabah Namazına
tahsis eylemiştir. Çünkü Sabah Namazı vaktinde
insan, uyku ve gaflet halindedir. İmdi Sabah- Namazına uzun
okumayı tahsis ettiği gibi, Sabah Namazının vaktine de,
duyurup bildirme (ilâm) fazlalığını tahsis etmiştir.
İkâmet
de böyledir. Yâni kelimelerin sayısında, ikâmet
de ezan
gibidir. Lâkin ikisi arasında şu
farklar vardır: İkâmet iki parmakları kulaklara
koymaksızın olur. Ve çabukça okunur. Ezandaki
teressül (yavaş yavaş okuma) bunda yoktur. Yine ikâmet,
«hayya ale'l-felâh» dedikden sonra, iki kere«kâd
kâmet'is-salâh» ziyadesiyle okunur.
Musannifin, hay'aleleynde sağa
ve sola yüzünü çevirmemeyi söylememesinin
sebebi şudur : Çünkü, eğer böyle deseydi,
bunun asla caiz olmadığı anlaşılırdı.
İmâm Temurtâşî
(Rh.A), ikâmette orada namazı bekleyen insanlara doğru
dönülür» demiştir.
Ezan ve ikâmetin ikisinde
de kıbleye yönelinir ve ikisinin de aralarında
konuşmak caiz değildir.
Tesvîb olunur. Tesvîb
: İ'lâmdan sonra i'lâma (bildirme ve duyurmaya)
dönmektir. Her memleketin tesvîbi, o memleketin
halkının bildiği gibidir.
Ezan ile ikâmetin-arasında
oturulur. Ancak Akşam Namazının ezanından sonra tesvîb
ve oturmak olmaz. «Ancak Akşam Namazında» sözünde
«ancak - illâ» harfi, «tesvîb eder
ve ikisi arasında oturur» sözünden
müstesnadır.
Akşam Namazı vaktinde tesvîb
olmaz. Çünkü tesvîb, cemaate bildirmek
içindir. Cemaat ise Akşam Namazı vaktinde, vakit dar
olduğu için hâzırdırlar. Oturmak olmamasının
sebebi ise, Akşam Namazının te'-hîri mekruh olduğu'
içindir. Bu durumda, kerahetten sakınarak, ikisi arasını
bir miktar ayırmakla yetinilir.
Musallî,
bir kaza Namazı (fâite) için ezan ve ikâmet
getirir. Bir
çok Kaza Namazı sahibi olan
kimse de birinci Kaza Namazı için ezan ve ikâmet
getirir. Geri kalan^Kazâ Namazları için ezanda
muhayyer kılınmıştır. Bu sözde, ikâmette muhayyer
olmayıp geri kalan Kaza Namazlarının hepsinde ikâmeti
getirmeğe işaret vardır.
Abdestsiz kimsenin, erginliğe
yaklaşmış çocuğun (mürâhıkın), köle,
veled-i zina, a'mâ ve A'râhînin ezanı caizdir.
Cünubun, aklı gelişmemiş
çocuğun; kadın, deli, sarhoş ve fâsıkın ve
oturduğu halde ezan okuyan kimsenin ezanı mekrûhdur. Ancak
kendisi için olursa, ezanın, sünnet olmasına
riâyet ve i'lâma hacet olmadığı için,
otururken ezan mekruh olmaz.
Fâsık ile oturarak ezan
okuyandan başkasının ezanı iade edilir.
Zikredilen yedi çeşit
kimsenin ezanları mekruh olduğu gibi, ikâmetleri de
mekruhtur. Abdestsiz kimsenin ikâmeti de mekrûhdur.
Fakat, ikâmeti tekrar etmenin şeriyyeti mevcûd
olmadığı için ikâmetleri iade edilmez.
Yolcu, mescidde cemâatîe
namaz knaıı kimse ve şehirdeki evinde cemaatle namaz kılan
kimse, ezan ve ikâmeti okur. Yolcunun (müsâfirin),
ikâmeti terk etmesi mekrûhdur. Mescidde cemaatle namaz
kılan kimsenin, ikâmeti terk etmesi mekruh olduğu gibi,
ezanı terki de mekrûhdur. Musallînin, şehirdeki
evinde ezan ve ikâmetin ikisini de terketmesi mekruh
değildir.
Vikâye'de denmiştir ki:
Yolcu (müsâfir) olan kimse ve mescidde cemaatle namaz
kılan veya şehirdeki evinde cemaatle namaz kılan kimse,
ezan ve ikâmeti okur. İlk iki evvelkiler için,
ikisinin de terki mekrûhdur. Üçüncü
için mekruh değildir.
Malumdur ki, bundan anlaşılan;
yolcu ve mescidde cemaatle namaz kılan için, ezan ile
ikâmetten her birinin terkinin mekruh olmasıdır.
Fakat ikisinden birinin terki Vikâye'nin sözünden
anlaşılmamıştır. Bu sebebîe onun ibaresini ben
burada görüldüğü şekilde değiştirdim.
Kadınlar için, ezan ve
ikâmet mekruhtur. Çünkü ezan ve ikâmet,
cemaatin müstehab olan sünnetlerindendir.
Müezzinden başka bir
kimsenin, müezzinin yokluğunda ikâmet etmesi
mekruh değildir. Şayet, müezzinin huzurunda ikâmet
etse, eğer o kimsenin ikâmetinden müezzin hoşnut
olmazsa, mekruh olur.
Ezan ve ikâmeti dinleyen
kimse, müezzinin söylediği şeyleri söyler.
Sâdece, hay'aleteyn'i söylemez. Yâni sâdece
«hayya ala's-salâh» ile «hay-ya
ale'l-felâh» ı demez. Çünkü bunların
mânâsı: «Siz namaza kcşun» ve «onda
olan kurtuluşa koşun» demektir. Eğer dinleyen kimse
bunları söylese, onun bu tekrarlaması alaya benzer.
(Es salâtü
hayrun minen
nevm) sözü de zikredilen
gibidir. Yâni dinleyen tekrarlarsa alay etmiş gibi
olur.
Ancak bunları dinleyen kimse,
birincide :
(Lâ
havle velâ kuvvete illâ billâh) veya (Mâşâallâhü
kân) der.
İkincide: (Sadakte ve berirte)
der.
Müezzin,
kâmetis - salâtü)
dediğinde, (Ekâme'hellâhü
ve edâmchallâhü ilâ yevmil kıyameti) der.
Yine, bir adam mescidde
Kur'ân okurken ezanı işitse, okumayı bırakmaz.
Çünkü hâzır olmak, icabettir. Eğer evinde
Kur'ân okurken işitse, okumayı bırakıp icabet eder.
Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir.
Oruç
-Kaç
türlü oruç vardır?
«İslâm dini beş
şey üzerine kurulmuştur: Allah'dan başka ilâh
olmadığına ve Muhanimed'in Onun Resulü olduğuna şehâdet
etmek, Namaz kılmak, Zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak
ve Hac etmektir.» hadîs-i şerifine uyarak orucu
zekâtın peşisıra zikretmiştir.
Savın
: Lügat yönünden imsak (tutmak) dır. Şer'an :
Yemeyi, İçmeyi ve cinsî münâsebeti
(cimâı) sabahtan akşama kadar terk etmektir.
Musannif, burada bazı fukahâmn dediği gibi, gündüzün
(nehâran) dememiştir. Çünkü ( n e h â
r ), bazan güneşin doğmasından batmasına kadar olan
vakte denir. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) :
«Gündüzün
nama» sessizdir» buyurmuştur.
(Oruç)
Niyet sahibinin, oruca niyetle yemeyi, içmeyi ve cinsî
münâsebeti terk etmesidir. Çünkü
ameller niyetlere göredir. «Niyet sahibi»
kaydı, hayızlı, lohusa ve kâfiri bundan ayırdetmek
içindir.
Oruç,
ya farzdır ya da vâcibdir. Biri Ramazan orucunun edâ
ve kazası gibi muayyen farzdır. Bunun farzıyyeti Kitâb,
Sünnet ve Ümmetin icmâı ile sabittir.
Bir
çeşidi de; yemin keffâreti, zıhâr keffâreti,
kati keffâreti, ihramda av cezası ve eza fidyesi
misâli keffâret orucu gibi muayyen olmayandır,
tnşâallâhu Teâlâ yakında açıklaması
gelecektir.
Vâcib
olan : Muayyen nezr ve mutlak nezr gibi oruçlardır. Veya
oruç bu zikredilenlerden başkaları gibi nafiledir.
Hidâye'de
: «Şüphesiz Ramazan orucu farzdır. Çünkü
Yüce Allah (C.C.) :
«Oruç
size farz kılındı.» buyurdu, denmiştir.
Orucun
farziyyetine dâir İcmâ vardır. Bundan dolayı inkâr
eden kâfir olur. Terk eden de fâsik olur.
Nezredilmiş
oruç vâcibdir. Çünkü Yüce Allah
(C.C.) :
«Nezirlerini
yerine getirsinler» ve yine :
«And
verdiğiniz zaman, Allah'ın andını yerine getirin.»
buyurmuştur.
Eğer
Ramazan orucu gibi, nezredilmiş olan oruç da Kitâb
ile sabit olduğu için farzdır, denilirse, cevaben
şöyle denir: Kitâb, âmm1 (umûmî)
dır. Kendi cinsinden vâcib olmayan şey, ondan tahsîs
edilmiştir. (Yâni çıkarılmıştır.) Misâl
olarak, hastayı ziyaret etmek, her namaz vaktinde abdesti
yenilemek ve bunların benzerleri zikredilebilir.
Sadru'ş-Şerîa
(Rh.A.) buna itiraz edip : «Nezredilmiş olan şey; namaz,
oruç ve hac ve bunların benzerleri gibi, maksûd
ibâdetlerden olduğu zaman, onun lüzumu icmâ ile
sabittir. Bu durumda, her ne kadar icmânın senedi zannî
olsa da, sübûtu kat'î olur. O da, mahsûs
olan âmmdır. Öyleyse lâyık olan farz olmaktır,»
demiştir.
Ben
derim ki; onun cevâbı şudur : Burada farzdan maksad, inkâr
edeni kâfir olan itikadı farzdır. Nitekim Hidâye'nin
ibaresi buna delâlet eder. Bu mânâya göre
farzıyyet mutlak icmâ ile sabit olmaz. Bilâkis
tevatür ile nakledilmiş olan farzıyyet, Ramazan orucunda
olduğu gibi icmâ ile sabit olur.
Nezredilmişde
farzıyyeti ile ilgili icmânın nakli tevâtüren
sabit olmayınca, vücûb mertebesinde bakî
kalmıştır. Çünkü şöhret veya âhâd
yolu ile nakledilmiş olan icmâ, bu mânâ ile
usûl kitaplarında açıklanan hadîs-i şerîfde
olduğu gibi vücûb ifâde eder, farzıyyet ifâde
etmez.
-İftar
ve sahur duası nedir?
İftar yaklaşırken dua etmeliyiz.oruçlunun Allah'a en yakın olduğu zamanlardan biridir.İftara yaklaşırken " Allahümme yâ vasial mağfitatiğfirlî veli vâlideyye velil mü'minine yevmi yekumül hıseb" denilir. Manası : Ey Allahım beni ,anne ve babamı ve bütün müslümanları hesap gününde mağfiret et. İftar anında orucu açarken: Allahümme leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rizgıke eftartü ve savme ğadin neveytü. Manası:Allahım senin için oruç tuttum,sana inandım sana güvendim (tevekkül ettim) ve senin rızkınla orucumu açtım ve yarınki oruca niyet ettim.
-Orucu
bozan ve kaza gerektiren şeyler nelerdir? Bu bâb, yemek,
içmek ve bunların benzeri gibi orucu bozan sebeb-leri
açıklar. Yine bu bâb, ahkâma dâir olan,
kaza, keffâret veya yalnız kaza gibi, ifsadın
neticesinde ortaya çıkan durumu açıklar. Bil ki;
bu bâb ile ilgili olan şeyde oruçludan meydana gelen
tüller üç kısımdır.
Birincisi
: Müfsid (bozucu) olmadığı halde nıüfsid sanılan
şeydir.
İkincisi
: Orucu bozup keffâret gerektirmeyendir.
Üçüncüsü
: Orucu bozup keffâret gerektirendir.
Musannif,
bu üç kısmı sırayla açıklayıp birincisini
şu sözlerle zikretmiştir : «Eğer oruçlu
unutup bir şey yese veya içse veya cimâda bulunsa.»
Buradaki «unutmak» lafzı zikredilen üç
şeyin hepsine şâmildir.
Ya da
ihtilâm olsa veya bakmak ile inzal olsa veya yağlansa veya
sürme çekinse veya hacâmet ettirse veya bir
kimsenin gıybetini etse veya boğazına toz veya duman veya sinek
girse - gerekse o oruçlu kimse orucunu hatırlar olsun
- veya oruçlu cünup olduğu halde sabahlasa veya
zekerinin deliğine yağ veya su dökse - bunu Zeylaî
zikretmiştir -veya kulağına su girse - su kaydı yağdan
ayırdetmek içindir. Çünkü kulağına yağ
dökse orucu bozar. Bunu Zeylaî «Hızânetül-ekmel»
den nakletmiştir - veya kasden de olsa burnuna inen sümüğü
içine çekip de boğazına götürse -
Hulâsa'da böyle zikredilmiştir. - bunlar ile o
kimsenin orucu bozulmaz, «...orucu bozulmaz.»)
cümlesi «...yese veya içse...» cümlesinin
cezası (cevâbı) olur.
Musannif
ikincisini şu sözleriyle zikretmiştir : Şayet hatâen
iftar etse - yâni, oruçlu kimse orucu hatırlar
olduğu halde kasıtsız, hatâen iftar etse - Nitekim
oruçlunun mazmaza ettiği zaman boğazına su ka-çıvermesi
böyledir - Veya zorlanarak iftar etse ya da oruçlu
orucunu unutup yediğinde, unutarak yemiek orucu bozar sanıp
kasden yese veya oruçlu ihtıkân yaptırsa veya
burnuna ilâç döküp ilâç
burnunun kemiğine ulaşsa veya kulağına yağ damlatsa veya içe
ulaşmış yaraya ilâç sürse veya beyne kadar
varan haşin yarığına ilaç sürüp de ilâç
oruçlunun içine veya beynine ulaşsa; veya çakıl
taşı yutsa, veya bütün Bamazan'da, ne oruçlu
olmaya ve ne de iftar etmeye niyet etmese veya oruç için
niyet etmeden sabahlayıp yese; veya boğazına yağmur suyu ya da
kar girse, veya ölü bir kadınla cinsî temâsda
bulunsa veya dört ayaklı bir hayvan ile fiilî temasta
bulunsa veya uyluğuna meni akıtsa, veya oruçlu kimse
öpmek ya da okşamak İle inzal olsa - Burada Musannif
«...veya ölü bir kadınla cinsî temâsda
bulunsa...» sözleriyle zikredilen bu suretlerde inzal
olmadığı takdirde kaza lâzıni gelmeyeceğini
kayıdlamıştır - Veya Ramazan orucunun edasından başka orucu
ifsâd etse - Ramazanın kaza orucunu veya Ramazandan başka
eda orucunu bozsa, keffâret gerekmez. Zira keffâret
Ramazan'ın hürmetini terk hususunda gelmiştir. Çünkü
Ramazanı oruçtan hâli kılmak caiz değildir.
Ramazan'dan başka zaman, Ramazanın hılâfınadır. - Veya
deli bir kadına cima olunsa (yâni gece oruca niyet edip de
gündüz oruçlu olduğu halde deliren bir kadına
bir erkek cima etse), burada ma'nâ böyle1 olması
lâzımdır. Yoksa; ibareye böyle bir ma'nâ
verilmemiş olsa delirmiş bir kadının oruçlu olması
nasıl mümkün olur? Veya uyurken bir kadına cima
yapılsa veya gündüzü gece sanıp sahur yemeği
yese veya gündüzün sonunda iftar etse, yâni
vakti gece sanıp bu iki işi işlese, ve birincide fecr tulü'
etmiş, ikincide de güneş batmamış olsa, yukarıda
sayılanlar için yalnız kaza eder. Bu ifâde (yâni
kaza eder, sözü), hatâen iftar etse sözünün
cezası (cevâbı) dır.
Son
ikisi, yâni gece sanıp sahur ve iftar eden kimseler,
günlerinin geri kalanım oruçlu geçirirler,
yâni imsak ederler. Nitekim, Ramazanı Şerîfde
ikâmete, niyet eden müsâfir; (yolcu, seferi)
temizlenen hayizlı ve lohusa; ifâkat bulan deli ve sıhhat
bulan hasta; baliğ olan çocuk ve Müslüman olan
kâfir de geri kalan günlerini oruçlu geçirirler.
Zikredilen
kimselerin hepsi, o geçen günleri kaza ederler. Ancak
baliğ olan çocuk ve Müslüman olan kâfir
kaza etmez.
Asıl
şudur ki, gündüzün sonundaki durumda olan kimse,
gündüzün evvelinde olsa, vaktin hakkı için,
kaza yönünden oruçlu olanlara benzeyerek ona
imsak lâzım gelir. Nitekim günün bazısında
hilâli gördüklerine şâhidler şehâdet
ettiklerinde imsak lâzım geldiği gibi. Gâ-yet'ul-Beyânda
böyle zikredilmiştir.
İki
sonuncular ki, onlar baliğ olan çocuk ve Müslüman
olan kâfirdir, iftar da etseler kaza lâzım
gelmeyeceğine sebeb; orucda sebebin günden ilk cüz
olmasıdır. Fakat, o ilk cüz sırasında onların
ehliyetleri yoktur. Namaz bunun tersinedir. Çünkü
namazda sebeb, edaya mukârin olan cüzdür. Veya bir
cüzdür ki o cüzden sonra taharet ve tahrîme
caiz olur.
Musannif,
üçüncü kısmı, «şayet Ramazan
orucunu edâ ederken cima etse» sözü ile
zikretmiştir. «Edâ» kaydı, Ramazanın
kazasından ayırdetmek içindir. Ya da iki yoldan birine
cima edilse veya oruçlu, bir şey yese ya da bir ilâç
içse - yiyecek ve ilâç kaydı, toprak ve
taşdan ayırdetmek içindir - bunları oruçlu kasden
yapsa, veya hacâmet ettirip orucu bozuldu zannı ile
iftar etse, kaza ve keffâret eder.
(Boynuz
yapıştırarak) kan aldırma (ihticâm) suretinde
keffâre-tin .vâcib olmasına sebeb; Orucun
bozulmasının oruçlunun içine bir şeyin
ulaşmasıyla olmasındandır. Çünkü
Resûlüllah (S.A.V.) : «Fıtr yâni
orucun bozulması, giren şeyden olur.» buyurmuştur. Bu
meselede giren bir şey de mevcûd değildir., Ancak, eğer
bir müfti onun orucunun bozulduğuna dâir fetva
verirse, bu takdirde onun üzerine keffâret lâzım
gelmez. Çünkü, avamdan olan kimseye gerekli olan
müftînin fetvası ile amel etmesidir. Bu durumda
her ne kadar şüphe, bizatihi hatâ ise de, onun
hakkında fetva şüphe olur. Eğer hadîs-i şerifi
işitmiş ise ki o da Kesûlüllah' (S.A.V.) in : «Hacim
ve mahcûm iftar etmiştir.» kavlidir. Ve o onun
zahirine itimâd ettiyse de İmâm Muhammed (Rh.A.)
«Keffâret vâcib olmaz» demiştir. Çünkü
Resûlüllah' (S.A.V.) in sözü müftînin
sözünden daha aşağı derecede olmaz. Şayet müftînin
sözü bir özre uygun olursa, Resûlüllah'
(S.A.V.) in sözü evlâdır.
Fakat
bazıları hadîs-i şerifi şu şekilde te'vîl edip :
Resûlüllah (S.A.V.), hacim ile mahcûm'a (yâni
kan alan ile kan aldıran kimselere) uğradı. Hacim ile mahcûm
bir başka kimseyi gıybet ediyorlardı. Bunun üzerine
Resûlüllah (S.A.V.) : «Hacim ile mahcûm
iftar etmiştir.» buyurmuştur. Yâni «Bunların
ikisinin de oruçlarının sevabının gıybet ile
gitmiş olduğunu buyurmuşlardır.» demişlerdir.
Bazıları; «Hadîs gıybet hakkındadır. Nitekim buna
Resûlüllah' (S.A.V.) in, hacim ile mahcûmu eşit
tutması delildir. Zira kan almakla hâcimin, yâni kan
alanın orucu bozulmadığmda hüâf yoktur.»
demişlerdir.
Mezkûr
keffâret sahibine misâl : Zıhâr keffâreti
lâzım gelen kimse gibi. Zıhârın keffâreti,
köle azâd etmektir. Eğer kadir değil ise, iki ay
peşipeşine yâni araya fâşıla girmeksizin oruç
tutmaktır. Eğer ondan da âciz ise altmış fakiri
doyurmaktır. [Çünkü Yüce Allah (C.C.)
Kur'-ârw Kerîm'de;
«Kanlanın
annelerinin yerine koyup haram sayarak onları boşamak
isteyip, sonra söylerinden dönenlerin, ailesiyle temas
etmeden bir köle azâd etmeleri gerekir... Azâd
edecek köle bulamayanın, ailesiyle temâsdan önce
iki ay birbiri peşinden oruç tutması gerekir. Buna gücü
yetipeyen, altmış düşkünü doyurur.»
buyurmuştur.]
Eğer
oruçluya yemek, su, veya safra kusmak galebe ederek
kusarsa, o yemek, < su veya safra oruçlunun ağzının
dolusu olsun, olmasın, önce orucu bozucu değildir. Çünkü
Resûlüllah (S.A.V.) :
«Kime
kusmak galebe ederse, ona kaza yoktur. Her kim de kasden kusarsa,
kaza etsin.» buyurmuştur.
Bu
hususta, ağız dolusu olup olmamak müsavidir.
Eğer
ağzı dolup, orucu hatırında iken kusmuğu geri giderse, sahih
kavle göre, o kusmak orucu bozmaz. Bu, İmâm Muhammed'
(Rh.A.) in sözüdür. Nihâye'de böyle
zikredilmiştir. Çünkü burada iftarın ki o
yutmaktır, sureti yoktur. Ma'nâsı da yoktur. Çünkü
âdet olarak, o kusmuk ile gıdalanılmaz.
.
Ya da
oruçlu kimse, ağzı dolusu olan kusmuğu kendi geri
çevirse yâni yutsa, çıktıkdan sonra içeri
sokmak bulunduğu için bil'icmâ İftar etmiş olur.
Bu durumda, iftar etme şekli gerçekleşmiş olur.
Eğer o
kusmuk oruçlunun ağzını doldurmazsa, bizim rivayet
ettiğimiz hadîsden dolayı, iftar etmiş olmaz. Her ne
kadar oruçlunun kendi geri yutsa da, sahîh kavilde
orucu bozulmaz. Çünkü o oruçlu kimse, eğer
az bir kusmuğu geri çevirmiş ise - İmâm Muhammed'
(Rh.A.) e göre - kendi fiili bulunduğu için, orucu
bozulmuştur. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a
göre, dışarı çıkma bulunmadığı için oruç
bozulmamış tır. Sahîh kavi de budur. Zeylaî (Rh.A.)
böyle zikretmiştir.
Eğer
oruçlu kendi fiili ile ağız dolusu kussa, bizim rivayet
ettiğimiz hadîs-î şerîfden dolayı,
bü'icmâ iftar etmiş olur. Çünkü
ResûlülIah (S.A.V.) : «Her kim kusarsa kaza
etsin.» buyurmuştur. Onda dönme ve geri döndürme
(çevirme) hükmü tasavvur olunmaz. Çünkü
oruçlu kusmuk ile iftar etmiş, yâni orucunu
bozmuştur.
Eğer
ağız dolusundan az kussa, İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre,
bizim rivayet ettiğimiz hadîs mutlak olduğu için,
iftar etmiş olur. Zikredilen dönme ve döndürme
hükmü İmâm Muhammed' (Rh.A.) in kavline göre
meydana gelmez. Sahîh kavle göre, iftar etmiş olmaz.
Bu söz, İrrfâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un
sözüdür. Dışarı çıkma (hurûc).
bulunmadığı için oruç bozulmaz. ^Ebû
Yûsuf (Rh.A.) un kavline göre dönme ve
döndürme hükmü meydana gelir. Bundan dolayı
musannif, «eğer kusmuk kendiliğinden geri gider
(döner) se» demiştir. Bizim zikrettiğimiz şeyden
dolayı iftar etmiş nlmaz. Yâni orucu bozulmaz. Eğer
oruçlunun kendi geri çevirirse, onda iki rivayet
vardır ; Bir rivayette, dışarı çıkma <hurûc)
bulunmadığı için, iftar etmiş olmaz. Diğer rivayette,
kendisinin fiili çok olmasından dolayı, iftar etmiş
olur. (Bu zikredilen yemek, su veya safra olduğu zamandır.)
Fakat kusmuk balgam olursa, İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm
Muhammed' (Rh.A.) e göre, iftar etmiş olmaz. İmâm Ebû
Yûsuf (Rh.A.) a göre, eğer ağzı dolu olursa,
temizliğin bozulmasındaki ihtilâfa binâen,
iftar etmiş olur.
Eğer oruçlu, dişleri
aralığında kalan nohut mikdârı eti yese, o orucu
kaza eder. Keffâret lâzım gelmez. Nohut miktarından
daha azmi yese, o orucu kaza etmez. Keffâret de lâzım
gelmez. Ancak eğer o nohud miktarından daha az olan eti ağzından
çıkarıp yese, kaza lâzım gelir. Susam ve susamın
benzeri bir dâneyi yese, iftar etmiş olur. Ancak eğer
o susam veya dâneyi çiğnerse, çiğnemekle onu
yok ettiğinden iftar etmiş olmaz.
Özürsüz, bir şey
tatmak ve çiğnemek mekruhtur. Tatmanın keraheti ise
orucun bozulmasına yol açtığı içindir. Fukahâdan
bazısı demiştir ki : Kadının kocası kötü
huylu ise o kadının yemeği dili ile tatmasında mahzur
yoktur. Fukahâ demişlerdir ki : Bu, farz olan oruçtadır.
Nafile olan oruçta ise mekruh olmaz. Çiğnemenin
keraheti ise tatmanın keraheti gibi, kendisinde orucu bozmaya
mâruz bırakmak olduğu içindir. Eğer kadının,
çocuğuna yiyeceği, çiğneyip verecek oruçlu
olmayan kimsesi yoksa; pişmiş aşı ve sağılmış sütü
bulunmamakla da özürlü ise, çocuğuna
yiyeceği çiğnemesinde mahzur yoktur.
Eğer oruçlunun
çiğnediği sakız olursa yine mekruhtur. Çünkü
onda - yemeyi tatmakda olduğu gibi - orucu bozmaya mâruz
bırakmak vardır. Bir de sakız, çiğneyen kimse oruç
tutmuyor sanılacağı için mekruhtur. Çünkü
bir kimse onu uzakdan görse, bir şey yiyor sanır. Hu
hususta denmiştir ki: Bu zikredilen hüküm, çiğnenen
şeyden bir şey ayrılmadığı surettedir. Eğer çiğnenilen
şey ayrılırsa, orucu bozar. Çünkü çiğnenmeyen
parça dağılıp da oruçlunun karnına ondan bir şey
gidebilir.
Eğer
oruçlu nefsinden emîn değil ise, başkasını öpmesi
mekruhtur. Oruçlunun bıyığını yağlaması ve
misvak kullanması, misvakı zevalden sonra kullansa da,
mekruh değildir. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre,
zevalden sonra misvak kullanmak mekruhtur. Çünkü
misvak ağızda olan kokuyu giderir.
-Orucu
bozan sadece kaza gerektiren şeyler nelerdir?
Oruç
hatırında iken boğazına birşey kaçmak,
Ağzına aldığı veya burnuna çektiği su boğazına kaçmak, Niyetin vakti geçip öğleden sonra niyet etmek, Unutarak yedikten sonra, orucu bozulmadığı halde herhangi birşeyi kasden yemek, Ağzına giren kar veya yağmur suyunu yutmak, İğne vurdurmak, Burnuna ilâç çekmek, Kulağına yağ akıtmak, Fecr-i sâdık doğmadığı zannı ile sahur yemek, Güneş battığı zannı ile iftar etmek, Kusmuğunu ağzından çıkarmayıp yutmak, Arkadaşının veya zevcesinden başkasının tükrüğünü yutmak, Kendi tükrüğünü dışarı çıkarıp sonra yutmak, Su veya yağ ile ıslanmış parmağını ayıp yerlerine sokmak, Dişi kanayıp kanı, tükrüğünden fazla veya tükrüğü ile müsâvi olduğu halde yutmak, Buhur yakıp, dumanını boğazına kaçırmak.
-Orucu
bozan ve keffaret gerektiren şeyler nelerdir?
Bilerek yemek-içmek Bilerek cinsî münâsebette bulunmak, Bilerek sigara içmek, Ermeni kili denilen toprağı veya çamurunu yahut yemeyi adet edindiği bir çamuru yemek, Gıybet ettikten sonra (orucu bozuldu diye) bilerek orucu bozmak, Hanımının veya sevdiği bir kimsenin tükrüğünü yutmak, Yukarıda sayılanlardan birini yapan kimse bozduğu orucu kazâ eder ve keffâret olarak da ara vermeden iki ay oruç tutar.
-Orucu
mekruh edenler nelerdir?
Zaruretsiz
bir şey tatmak,
Zaruretsiz bir şey çiğnemek, Önceden çiğnenmiş ve tadı kalmamış bir sakızı çiğnemek, Öpmek, Kişinin eşiyle sarılması ve kucaklaşması, Tükrüğünü ağzında biriktirip yutmak, Kan aldırmak.
-Orucu
bozmayan şeyler nelerdir?
Unutarak
yemek, içmek ve cinsî münasebette
bulunmak,
Dokunmak ve oynaşmak veya öpmek ile değil de sırf bakmak veya düşünmekle meni gelmesi, Uyurken ihtilam olmak, Meni gelmeksizin öpmek, Delirmiş olarak sabahlamak, Ağza gelen balgamı yutmak, Burnuna inen akıntıyı yutmak, Kulağına su kaçmak, Dişleri arasında kalan nohuttan küçük bir şeyi yemek, Elinde olmayarak çok dahi olsa kusmak. Sürme çekmek, Gıybet etmek, Göze ilaç damlatmak.
Zekat
-Hangi
malların zekatı verilir?
Zekat; zekâta mahsus malı, hususî şartlarıyla müstehak olana temlik ederek vermektir. Bu itibarla, zekât verecek kimse zekâta niyet ederek bir fakiri doyursa, temlik olmadığından zekâtını ödemiş sayılmaz. Zekâtın farz olmasının şartı: Bâliğ, (ergen) akıllı ve hür olan ve borcu bulunmayan müslümanın, aslî ihtiyacından fazla olarak üzerinden bir yıl geçen nisap miktarı mala mâlik olmasıdır. Nisap miktarı malda, ayrıca nemâ (üreme, çoğalma) da şarttır. Altın ve gümüş, çoğalmasa da, nisap miktarı olunca zekâtları verilir. Nisap: Zekâtın vâcip olması için dinin koyduğu bir ölçüdür ki, bu da kişinin borcundan hariç 20 miskâl (80.18 gram) altın veya bunun değerinde para ve ticaret malıdır. Paranın her 40 liradan bir lirası zekât olarak verilecektir. Canlı hayvanların zekâtı nev'ine göre değişir. Koyunda; kırkta bir, devede; beş devede bir koyun, sığırda; otuzda bir danadır. Madenler de zekâta tâbidir. Öşür, arâzi mahsüllerinin zekâtıdır ve çıkan mahsûlden onda birini vermektir. Şâyet arâzi para ile sulanıyorsa yirmide biri verilir. Arazi mahsülleri, buğday, arpa, pirinç, darı, karpuz, hıyar, patlıcan, yonca, zeytin, susam, bal, kudret helvası şeker kamışı ve meyveler gibi mahsüllerdir. Türkiyede araziler tapulu ve sahipli olduğu için Türkiye arazisi öşür arazisidir. Ziraatle uğraşan müslümanların yediklerinin helal olabilmesi için bu öşür zekâtını mutlaka vermeleri lâzımdır.
-Zekat
kimlere verilir?
Nisaba sahip olmayan) Fakirler,
(Hiç birşeyi bulunmayan) Miskinler, Zekât toplama memurları, Müellefe-i kulûb, Kölelikten kurtulacak kimseler, (Borcunun karşılığı malı olmayan) Borçlular, (Fi sebîlillah) Allâh yolunda, (Harçlıksız) Yolda kalmışlar. Zekât bu sekiz yerden herhangi birine verilebilir. Ancak verilmesi en faziletli yer, hiçbir şeyi olmayan miskinler ve Allâh yoludur
Hac
-Haccın
farzları nelerdir?
Haccın
Farz Olmasının Şartları
Müslüman olmak, Ergenlik çağına ulaşmış olmak, Akıllı olmak, Hür olmak, Aslî ihtiyaçlarına ve evine dönünceye kadar âile ferdlerine yetecek, yol ve vasıta masraflarını karşılayacak kadar paraya sahip bulunmak. İslâm memleketi olmayan yerde müslüman olan kişi, haccın farz olduğunu bilmek. Haccın Edasının Farz Olma Şartları Vücudun sıhatte olması, Yol emniyetinin bulunması, Kadının, kocası veya mahreminin (oğlu, kardeşi, babası gibi, nikâhlanması câiz olmayan bir yakınının) yanında bulunması. Kocası ölen veya boşanmış olan kadının iddetinin bitmiş olması, Hapislik gibi bir engelin bulunmaması. Haccın Sıhhatinin Şartları İhram (Hac niyeti ile ihrama girmek) Zaman (Zilhicce ayı) Mekân (Kâbe ve Arafat) İslâm. (Yani müslüman olmak)
Kurban
-Kurban
nedir?
Kurban,
Allâhü Teâlâ'ya yakınlık için,
ibâdet niyetiyle kurban bayramı günlerinde, kurbana
müsait bir hayvanı kesmektir.
Kendisine fıtır sadakası vâcip olan kimselere kurban da vâciptir. Yâni nisaba mâlik olan hür, mukîm, her müslümana vâciptir. Kurban, kesenin kendi nefsine bedel olarak kesilir. Allâh rızâsı için hâlisâne bir niyetle kesilen kurbanın akan ilk kanı ile birlikte kurban kesen mü'minin günahlarının bağışlanacağı beyân olunmuştur. Kurbanın Kesilme Vakti, Şekli ve Niyet Kurbanın kesilecek vakti, Kurban Bayramı'nın birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. Ancak, günlerin tesbitindeki hesap hataları göz önünde bulundurulmalı ve imkân nisbetinde üçüncü güne bırakmamaya gayret etmelidir. Zaten efdal olan da birinci günü kesmektir. Kurbanı Kesme Şekli Kurbanlık hayvan incitilmeden kıbleye karşı yatırılır. Ayakta iken duâsı okunur. Üç defa "Allâhü ekber, Allâhü ekber lâ ilâhe illellâhü vallâhü ekber, Allâhü ekber ve lillâhilhamd" diye tekbir alınır ve şöyle niyet edilir: - "Yâ Rabbi! Şu vücûdum sana karşı o kadar hata, o kadar isyân etti ki, affedilebilmem için bu vücûdu sana kurban etmem icabediyor. Fakat sen şerîatınla insan kurban etmeyi haram kıldığından vücûduma bedel olarak bu hayvanı kesiyorum, kabul eyle Yâ Rabbi, Bismillâhi Allâhü ekber." deyip kurban kesilir. Evlâ olan, kişinin kurbanını kendisi kesmesidir. Ancak, kesmek elinden gelmeyenin, müslüman birini vekil edip yanında durması efdaldir. Kurbanın eti üçe taksim edilir. Bir parçası kendi ailesine nafaka, ikinci parçası dost ve ahbaba ziyafet, üçüncü parçası da fakirlere sadaka olarak verilir.
-Hangi
hayvanlar kurban olur?
-Kurban
nasıl kesilir?
-Kurban
kesemeyenler ne yapar?
-Kurban
namazı nasıl kılınır?
Kurban kesen veya kestiren kişi kurbanı kesildikten sonra Kurbanının kabulü ve Allah rızası için iki rekat namaz kılar. Birinci rekatta Kevser suresini okur. ( İnna atayne kel kevser....) İkinci rekatta İhlas suresini okur ( Kulhüvallahü ehad...)
ve dua eder.
Mezhepler
Mezheb, büyük din müctehidlerinin edille-i şer'iyye'den çıkardıkları mes'eleler ve hükümler topluluğudur. Mezheb iki kısımdır: İ'tikadda mezhep, Amelde mezhep. İ'tikadda hak mezheb İ'tikadda hak mezheb, Ehl-i sünnet ve Cemâat mezhebi'dir. Bu da Peygamber Efendimizin ve Ashâbının i'tikad (inanç) ve ameli üzere olanların mezhebidir. Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebinin i'tikatta imamları: İmam Ebû Mansûr Mâtüridî İmam Ebü'l Hasen Eş'ârî. Biz Müslüman Türkler'in umûmiyetle İ'tikatta imamı, İmam Ebû Mansûr Mâturidî hazretleridir. İmam Ebû Mansûr Muhammed Mâturidî, hicrî 280 (M.894) tarihinde Türkistan'da, Semerkant şehrinin Mâturid köyünde doğmuş ve 333 (M.945) tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir. İmam Eş'arî hazretleri H. 260 (M.873) tarihinde Basra'da doğmuş, 324 (M.936) da Bağdat'ta vefat etmiştir. Amelde Hak Mezhebler Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in amelde mezhebi dörttür: Hanefî Mezhebi: İmamı, İmâm-ı Â'zam Ebû Hanife'dir. Adı Nu'man, babasının adı Sâbit'tir. Hicrî 80 (M.699) tarihinde Kûfe'de doğmuş, 150 (M.767) tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Mâlikî Mezhebi: İmamı, İmam Malikü'bnü Enes'dir. Hicrî 93 (M.711) tarihinde Medîne-i Münevvere'de doğmuş ve 179 (M.795) tarihinde yine Medîne-i Münevvere'de vefat etmiştir. Şâfiî Mezhebi: İmamı, İmam Muhammedü'bnü İdrîs-i Şâfiî'dir. Hicri 150 (M.767) tarihinde Gazze'de doğmuş, hicri 204 (M.819) tarihinde Mısır'da vefat etmiştir. Hanbelî Mezhebi: İmamı, İmam Ahmedü'bnü Hanbel'dir. Hicri 164 tarihinde Bağdat'ta doğmuş, hicri 240 (M.780-855) tarihinde yine Bağdat'ta vefat etmiştir.* Amelde birer hak mezhep olan yukarıda zikrettiğimiz bu mübârek imamların mezhepleri, Kitap, Sünnet, İcmâ-i ümmet ve Kıyas-ı Fukahâ üzerine kurulmuştur.
Mezheplerin arasındaki fark, esasta
değil, fer'i hükümlerdedir. Namaz, her mezhepte
farzdır. Fakat namazın farz ve vaciblerinin sayısında
mezhepler arasında fark bulunabilir. Hanefi, Maliki, Hanbeli ve
Şafii gibi mezhebe uyanlar , diğer hak bir mezhepteki imama
uyabilirler. Yeter ki imam olan şahıs kendisine uyacak diğer
mezhepteki şahsın mezhebindeki abdesti bozan şeylerden sakınmış
olsun.
* Peygamberimiz hayatta iken müslümanlar her türlü meselelerini Efendimizden, ondan sonra ise Sahâbe-i Kirâmın büyüklerinden sorup öğreniyorlardı. Mezheb İmamları diye bilinen bu mübârek zatlar dînî meseleleriSahâbe-i Kirâmdan öğrenmişler ve bunları bir araya toplamışlardır. Âyet, hadis ve sahâbede bulunmayan hususlarda da kendi görüşlerini yani ictihadlarını bildirmişler, böylece mezhebler meydana gelmiştir.
-İtikadımız
nasıl olmalıdır?
Kadınlara
mahsus haller
Kadınlara mahsus üç hal vardır: Hayız, Nifas, İstihâza. Hayız: Kadınlık çağına ulaşmış birinin rahminden, muayyen müddetler içinde gelen kandır. En erken 9 yaşında başlar, en geç 55 yaşında biter. Bu sûrette gelen kana "hayız kanı", bu hâle "hayız hâli" veya "aybaşı hâli"denir. Nifâs: Doğumdan hemen sonra kadının rahminden akan kandır. Lohusalık kanı da denir.
Süresi
40 gündür
İstihâza: Hayız görmekte olan bir kadından üç günden eksik, yahut on günden fazla gelen kana istihaza kanı denir. Lohusa kadından ise, 40 günden fazla gelen kan istihâza kanıdır. Bu kan, kadının namazına, orucuna ve diğer ibâdetlerine mâni olmadığı gibi, cinsî yakınlığa da engel teşkil etmez. İstihâza kanı gelen kadın, her vakit başında abdest alır, namazını kılar. Bu, kesilmeyen burun kanı gibidir. Hayız; en az üç gün üç gece, en çok on gün on gece devam eder. İki adet arasındaki temizlik haline "tuhur", denir. Bunun en az müddeti 15 gün olup, en çok müddeti için ise hudut yoktur. Nifâsın en az müddeti için konulmuş bir hudut yoktur. Hattâ bazı yerlerin kadınlarında çocuk doğduktan sonra kan gelmez, veya gelse bile hemen kesilir. Onların derhal yıkanarak namaz ve diğer ibâdetlerini yerine getirmeleri lâzımdır. Nifâsın en çok müddeti doğumdan başlayarak kırk gündür. İkiz doğuran bir kadının nifâs günleri evvelki çocuğun doğduğu vakitten hesaplanır. Kadının mûtad (kendisince alışılmış) hayız müddeti gerek az, gerek çok olsun, onun hayız müddetinin arasına giren tuhûr yâni kan gelmeyen zaman, hayızdan sayılır. Meselâ: en az hayız müddeti olan üç günün birinci ve üçüncü günlerinde kan gelip, arada geçen ikinci gününde kan gelmemiş olsa, bu ikinci gün de hayızlı sayılır. Hayızın bittiğinin anlaşılması için akıntının renginin tamamen beyaza dönmesi lâzımdır. Kan kırmızı renkte olmakla beraber, toprak rengi, bulanık, yeşil, sarı ve siyah olarak da gelebilir. Bazı kadınlarda âdet günleri sâbit değildir. Meselâ bir ay altı, diğer bir ay beş gün âdet görebilir. Bu durumda kesildiği gün olan beşinci gün yıkanır, namazını kılar, orucunu tutar fakat ihtiyâten kocası ile beraber olamaz. Mûtadı olan günü sayar. Bazı kadınların âdet günleri muayyendir. Meselâ, her ay altı veya yedi veya dokuz gün âdet görürler. Bir âdet bir defa ile kararlaşmış sayılır. Şöyle ki; ilk defa âdet görmeye başlayan bir kız 7 gün kan, bundan sonra temizlik görse, âdeti 7 gün olarak kararlaşmış olur. Kadınların muayyen âdet günleri bazı kere değişir. Bir âdetin değişmiş olması için ona zıt iki âdet hali görülmelidir. Her ay altı gün âdet gören bir kadın, üst üste iki ay Meselâ sekiz gün âdet görecek olsa artık âdeti altı gün değil, sekiz gün olur. Hayız ve Nifas Hallerinde Yapılması Haram Olan Şeyler Namaz kılmak. Hayız ve nifas hâlinde olan namaz kılınmaz. Bu halde kılınmayan namazlar sonradan kazâ da edilmez. Tilâvet ve şükür secdesi de yapılmaz. Ancak, arzu edilirse namaz vakitleri girdiğinde abdest alıp, seccadeye oturulup; "Estağfirullah, Sübhânallâh, Elhamdülillah" gibi tesbihlerle meşgul olunabilinir. Oruç tutmak. Hayız ve nifas halinde oruç tutulamaz. Ancak; ramazan orucu farz olduğu için kaç gün oruç tutulmadı ise o kadar gün olarak sonradan kaza edilir. Kur'an-ı Kerim okumak. Sadece zikir, senâ yahut duâ makamında olan âyetler bu maksatlarla okunabilir. Fakat, hüküm ve haber bildiren âyetler duâ, senâ ve zikir maksadiyle de olsa okunamaz. Kur'ana el sürmek (Bir âyet dahi olsa...). Kâğıt, bez ve duvar üzerinde bile olsa, âyete dokunamaz. Ancak, yapışık ve dikişli olmayan bir kılıf ile dokunabilir. Elbisenin yeni ile tutmak da tahrîmen mekruhtur. Mescide girmek.Namaz kılınan mekanlara girilemez cami ve mescit gibi (Tekke ve medreseye girebilir.) Kâbe'yi tavaf etmek. Hayız ve nifas hinde olan kişi Kâbeyi tavaf edemez. Kocası ile zevciyyet muâmelesinde bulunmak. Hayız ve nifas hinde olan kişi kocası ile zevciyyet muamelesinde bulunamaz.Kocası veya zina da olsa bir başkası ile, göbeği ile diz kapakları arasından çıplak olarak faydalanamaz. Kocası ile aynı yatakta yatmalarında bir mahzur yoktur. Pişirdiği yemekler ve içtiği suların artıkları da mekruh değildir.
Nikah
-Nikah
Nedir?
Nikah,
bir erkek ile bir kadının birlikte olabilmeleri için
dinin öngördüğü akittir.Nikah dinimize göre
yapılır. Nikah için belli şartlar vardır.Buraya
-Dini
nikah nedir?
Resmi
nikah dini nikah yerine geçmez.Zira islamî nikahı
sonlandıran bazı hususlar devlet nikahını
sonlandırmayabilmektedir.Aslolan dini nikah ile beraber resmi
akiti de yapmaktır.Hem resmi akit hem de islami nikahı
sonlandıracak hususlardan kaçınmak lazımdır.Buraya
-Nikah
nasıl yapılır ve nikah duası nedir?
|
Allâahümmec'al
hêeze'l-akde meymûnen mubâarakev vec'al beynehumâa
ülfeten ve mehabbetev ve karârâ; Ve lâ tec'al
beynehümâ nefratev ve fitnetev ve firârâ.Allâahümme
ellif beynehümâ kemâ ellefte beyne Âdeme ve
Havvae Ve kemâ ellefte beyne Muhammedin ve Hadiycete'l- Kübrâ.
Ve kemâ ellefte beyne Aliyyin ve Fahımete'z-Zehra.
Allâhümme
ağtiy lehümâ evlâden sâlihan ve rızkav
vâsi'av ve 'umran tavilâ.
Allâahümme
yessir emrahümâ ve kessir 'umrahümâ ver
zukhümâ rızkan yâ hayra'r-razikiyn. Ve kerrim
hulukahümâ ve hassin halkahümâ vahluf lehümâ
halefen yaa ahsene'l-hâlikıyn.
Allahummesturnâ
bisetrike'l-cemiyli bi'n-nikâhi ani's-sifâhı yâa
settâar. Ve lâ tekşif sirrahüma vağfir şerrahümâ
yâa ğafûru ya ğaffâar.
Allâahümme
kessir ümmete Muhammedin bihurmeti nebiyyike
Muhammedin sallallâhu aleyhi ve
sellem.
Rabbenâ
heb lenâ min ezvâcinâ ve zurriyyâtinâ
kurrate a'yunin vec'alna li'l-muttakiyne imâmâ.
Rabbenâ
âtinâ fi'd-dünyâ hasaneten ve fi'l-ahırati
haseneten ve kınâ 'azâbe'n-nâr."
Allah'ım!
Huzurunda nikahlarını kıydığımız şu iki genci ömürleri
boyunca mesud ve bahtiyar eyle; ömürlerine bereket,
vücutlarına sıhhat, rızıklarına genişlik ihsan eyle;
ahlakları nı güzelleştir, kendilerine yararlı çocuklar
lütfeyle. Kendileri ni doğru yoldan, İslam'ın yolundan
ayırma; kötü yollara sap maktan koru; sırlarını faş
eyleme; günahlarını bağışla ey bağışlaması bol
Rabbimiz! Allah'ım! Muhammed aleyhi's selam yüzü suyu
hürmetine dualarımı.zı kabul buyur. Peygambe rimize bizden
salat ve selam ulaşıir. Rabbimiz! Bizi cehennem azabından koru
Sübhane
rabbike rabbi'l-'ızzeti ammâ yasifûn, ve selâmün
ale'l-murselîyn, ve'l - hamdü lillâhi rabbi'I-
âlemîyne 'l-fâtiha.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder